İslam Medeniyeti ve Avrupa Medeniyeti
İslam medeniyetinin o “şefkat ve adalet” dolu ruhunu anlamak, bugün her zamankinden daha kıymetli oldu. Bu iki medeniyeti kıyaslarken, meseleye sadece coğrafi veya siyasi bir fark olarak değil; temel felsefe, kaynak ve meyveler üzerinden bakmak gerekir.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Avrupa medeniyeti “tek vucut” değildir; bir tarafta Kur’an’dan ve hakiki İsevilikten ilham alan “Birinci Avrupa”, diğer tarafta ise sefahet ve dalalete düşmüş “İkinci Avrupa” yani Roma felsefesi vardır. Diyor.
İşte Risale-i Nur perspektifiyle iki medeniyetin temel farkları:
Avrupa Medeniyeti: Dayanak noktası kuvvettir. Kuvvetli olanın haklı olduğu bir dünya görüşü hakimdir. Bu da zulme, istibdada ve sömürüye kapı açar. İslam Medeniyeti: Dayanak noktası haktır. Haklı olan kuvvetlidir. Bu anlayış, adaleti ve zayıfın korunmasını esas alır.
Avrupa Medeniyeti: Hedefi menfaattir. Herkes kendi çıkarını kovaladığı için bu durum çatışmayı doğurur. İslam Medeniyeti: Hedefi fazilet ve rıza-yı İlahidir. Bu gaye, insanlar arasında yardımlaşmayı ve dayanışmayı netice verir.
Avrupa Medeniyeti: Hayatı bir cidal mücadele/kavga olarak görür. Darwinist bir bakış açısıyla “altta kalanın canı çıksın” mantığı işler. İslam Medeniyeti: Hayatı bir teavün yardımlaşma olarak görür. Kainattaki her şeyin birbirine yardım ettiği gerçeğinden yola çıkarak toplumsal dayanışmayı esas alır.
Avrupa Medeniyeti: Toplulukları birbirine bağlamak için “menfi milliyetçiliği” ırkçılığı kullanır. Bu ise başkasını yutmakla beslenen bir canavara dönüşebilir. İslam Medeniyeti: Kitleleri “din, sınıf ve vatan” bağıyla birleştirir. Irk ayrımı yapmaksızın “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir” düsturuyla iç barışı sağlar.
Avrupa Medeniyeti: İnsanın nefsi arzularını kamçılayarak onu “sefahet ve eğlenceye” sevk eder. Bu durum geçici bir keyif verse de ruhu aç bırakır. İslam Medeniyeti: İnsanı hidayete yönlendirerek hem dünyada hem ahirette “hakiki saadeti” hedefler.
Üstad, Avrupa’nın fen ve sanatını, adalete hizmet eden yönlerini İslam’ın “malı” olarak görür ve bunları takdir eder. Onun eleştirdiği kısım; insanı canavarlaştıran, ahlakı bozan ve yaratıcıyı unutturan ateist felsefeden beslenen taraftır. Risale-i Nur perspektifiyle İslam medeniyetinin ruhu, sadece soyut kurallardan ibaret değildir; bu medeniyetin hakikati, yetiştirdiği “insan-ı kâmil” modellerinde tecessüm eder. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, Kur’an’ın terbiyesiyle yetişen bir şahsiyet ile felsefenin menfi Avrupa’nın yetiştirdiği şahsiyet arasında mahiyet farkı vardır.
İslam medeniyetinin eğitim, adalet ve ahlak güzelliğine, bu medeniyetin yetiştirdiği şahsiyetler üzerinden bakalım. Avrupa medeniyetinin eğitimi felsefe esaslı hareket ederek, aklı sadece maddeye ve menfaate yönlendirirken; İslam medeniyeti “Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir, aklın nuru fünun-u medeniyedir” ilkesiyle hareket eder.
Örnek Şahsiyet: İmam-ı Gazali ve İbn-i Sina
Bu şahsiyetler, hem pozitif bilimlerde (tıp, mantık, matematik) zirveye çıkmış hem de kalbi marifetle donanmışlardır. İslam medeniyetinde eğitim, insanı sadece “bilgi küpü” yapmaz; onu “edep” sahibi kılar. Gazali’nin İhya’sı, bilginin nasıl ahlaka ve adalete dönüşeceğinin bir eğitim manifestosudur.
Bediüzzaman hazretleri, Avrupa’nın “çoğunluğun menfaati için azınlık feda edilebilir” yani İzafi Adalet anlayışına şiddetle karşı çıkar. İslam medeniyetinin adalet-i mahzâsı yani tam adalet ise “Bir masumun hakkı, bütün halk için de olsa feda edilemez” (Maide Suresi, 32. Ayet tefsiri) prensibine dayanır.
Örnek Şahsiyet: Hz. Ömer (r.a.) ve Selahaddin Eyyubi
Hz. Ömer’in adaleti, devlet başkanıyken sıradan bir vatandaşla mahkeme huzuruna çıkacak kadar “şahısüstü” bir adalettir. Selahaddin Eyyubi ise Kudüs’ü fethettiğinde, kendisine zulmeden Hristiyan tebaaya merhamet ve adaletle muamele ederek, Avrupa’nın Haçlı seferlerinde sergilediği vahşete karşı “İslam’ın adalet güzelliğini” dünyaya ilan etmiştir.
Avrupa medeniyeti insanı “tüketen bir makine” ve “mülk sahibi” olarak görür. İslam medeniyeti ise insanı “emanetçi” olarak tanımlar.
Örnek Şahsiyet: Abdurrahman bin Avf ve Osmanlı Vakıf Medeniyeti
Zenginliğini başkalarının hizmetine sunan, “kazandıkça dağıtan” bir tüccar profili… İslam medeniyetinde adalet, sadece mahkemede değil, zekat ve vakıf müessesesiyle sosyal hayatta da tecelli eder. Bir kuşun yuvasından, yoldaki yolcuya kadar her şeyi düşünen “Vakıf İnsan”, İslam’ın estetik ve adalet anlayışının en somut meyvesidir.
Risale-i Nur’a göre, felsefenin yetiştirdiği talebe, menfaati için her şeyi feda eden “hodgâm” bencil biridir. Kur’an’ın talebesi ise;
Mütevazıdır: Gücü yettiği halde haksızlık yapmaz.
Şefkatlidir: Sadece insanlara değil, karıncaya bile basmayacak bir şefkatle donanmıştır.
Örnek Şahsiyet: Bediüzzaman Said Nursi hazretleri,
Kendi ifadesiyle; “Seksen küsur senelik hayatında dünya zevki namına bir şey bilmeyen”, hapishanelerde bile kendisine zulmedenlerin imanının kurtulması için dua eden bir şahsiyet… İşte bu, İslam medeniyetinin en zor şartlarda bile “kin ve intikam” yerine “adalet ve şefkat” üreten eğitim sisteminin bir sonucudur.
İslam medeniyetinin yetiştirdiği bu şahsiyetler;
Eğitimde: Bilgiyi kibir vasıtası değil, secde vasıtası yapmışlardır.
Adalette: Gücü hakka feda etmiş, zayıfı güçlüye ezdirmemişlerdir.
Güzellikte: Ahlakın en güzelini hayatlarına rehber etmişlerdir.
Kısacası; Avrupa medeniyeti “eşyayı” güzelleştirmeye çalışırken; İslam medeniyeti, eşyanın gerçek sahibi olan Sanatkar-ı Zülcelal adına “insanı” güzelleştirmeyi esas almıştır. Bu yüzden İslam’ın meyveleri olan evliyalar, asfiyalar ve adil yöneticiler; insanlık tarihinin en parlak yıldızları olarak kalmaya devam etmektedir.
Çetin Kılıç
Kaynak: RNK Lemaat, Sözler ve Münazarat








