Kaybedilen Duygular Çocukla Yeniden Kazanılabilir

Günümüz insanının en çok düştüğü ruh hâlidir “duyarsızlık.” Birçok insan, duyarsızlaştırdıkları kalpleri ile çevresindeki insanlara acı verir de farkında değildir. Kimi zaman eşine, kimi zaman çocuğuna, iş yerindeki arkadaşına, sokaktaki komşusuna…

Çoğu güler yüzlü, hoş sohbet insanlar olsa da, tebessümleri kalplerinin değil, akıllarının kontrolündedir duyarsızların, içlerinden geldiği için değil, yeri geldiği için güler ve ağlarlar. Çünkü duyarsızların dışları var, içleri yoktur.

Duyarsız bir erkek, evlenip bir hanımefendinin kocası olsa, erkek olmayı “adam olmak” için yeterli zanneder. Eş olmanın keyfini, eşine eşlik etmekte değil, eşini kendisine hizmet ettirmekte arar. Bir insanı ezmek, aşağılamak, onu tersleyip bir çocuk gibi azarlamak utandırmaz duyarsız bir kocayı. Yüzü kızarmaz örneğin eşinin karşısında, mahcubiyet hissetmez, mahcup olunacak bir yerde…

Veya duyarsız bir kız, evlenip anne olduğunda “anne olmaktan kaynaklanan” itibar zannı ile zehir eder aile yaşamını. Çocuğu kendi sözünü dinlemese sinirlenir, çıldırır. Eşi çocuğuna azıcık destek çıksa “Beni onun yanında küçük düşürüyorsun” diye eşini de, kendi itibarını da ayaklar altına almaktan çekinmez. Küser örneğin duyarsızlar. Kendi sevgisinin yokluğunun acısı ile terbiye etmeyi öğrenmiştir kendisini terbiye edenler zira…

Yahut duyarsız birisi öğretmen olursa, kendisine emanet edilen çocukların canını yakar. Kimi zaman “onları daha iyi eğiteceğim” diye, kimi zaman “sizden adam olmaz” diye minicik kalpleri de kendi kalbi gibi duyarsızlaştırır. Ve duyarsızlaşan çocukların elde ettikleri “mekanik başarılar” ile kendisine teselli arar…

Zira kalp duymayı bırakınca, aklın gücü artar. Ancak aklın gücü kalp olmadan arttıkça “feraset” kaybolur, kişi geleceği öngöremez… Feraset, ancak duyabilen insana has değerdir. Duyamayan, göremez!

Duyarsızların yeniden duyması zordur… Zira duymak, acı verir duyarsızlara…

Zor durumda kalan bir kişinin gözyaşı, ona göre zavallılıktır, acizliktir. Acizliğini hissetmemek için, acizleri sevemez duyarsızlar.

Bir çocuğun ağlaması, çıldırtır örneğin duyarsız bir kalbi… O yüzden ağlamayan çocuklar ister duyarsızlar. Söz dinlemeyen, koşan, neşe içinde coşan çocuklara sinir olurlar.

Göz göze gelmekten korkarlar… Sanki gözlerinden içleri görünecekmişçesine hep kaçırır gözlerini sevdiklerinden…

“Anı yaşamak” yerine, hep bir sonraki anın planını yaparak tüketirler sevdikleri ile geçen bütün anları.

Çocukları olur, çocuklarının çocukluk dönemlerini göremezler… Yetişir gider çocukları, onların duygularına eşlik edecek vakit bulamazlar, yapacakları önemli(!) işlerden… Ve onların duygusal ihtiyaçlarını hep öteler dururlar, daha ötesi olmayacak bir zamana doğru…

Bir gün, ihmal ettikleri sevdiklerinin duyarsızlıkları ile karşılaştıklarında vefasızlıktan bahsederler… Hâlbuki duyarsızlık duyarsızlarla oluşan bir ruh halidir…

Duyarlılığa erişmek de duyarlı insanlarla olur…

Ve çocuklar duyarlıdır… Kabuk bağlamamış duyguları, içten gelen tebessümü, pazarlıksız düşünceleri ile duyarlılığını kaybetmiş insanların güçlü bir ilacıdır aslında çocuklar…

Yetişkinler, duyarsızca bir heybet içinde dik duruşları ile çocuklarını da kendileri gibi duyarsızlaştırmak yerine, çocuk ile çocuk olup, kendi duyarsızlıklarını onlarla tedavi etmeyi kendi kurtuluşları için bir şans kabul etmelidir.

Yaşamın insan ruhunda bozduğu ayarlar, çocukla çocuk olabilen bir yetişkinde yeniden düzene girer. Bir zamandan beri kaybettiği utanma duygusu da, mahcubiyet hissi de…

Çocuk bir şanstır… Allah’ın bir lütfu…

Yetişkin, çocuğun üzerinde kurduğu baskı ve zorlamalar ile onu da duyarsızlaştırmak yerine, ondaki coşku dolu duyarlı kalbi, kendi kalbine takviye yaparak ölü kalbini yeniden canlandırmayı becerebilmelidir…

Uzman Pedagog Dr. Adem Güneş

Sende yorum yazabilirsin