Kazanırken kaybetmek

Bir akşamüstü Altınyol’dan Kemeraltı’na giderken, sahil tarafındaki bir çift, gayr-ı ihtiyari dikkatimi çekti.

Beraberce yürüyorlardı. Muhtemelen ikisi de işlerinden dönmüş, eve gelip spor kıyafetlerini giymiş, deniz kenarında yürüyorlardı. Muhabbet dolu gezintilerini yapan bu gençlerin beraberliklerinden aldığı zevklerini, akşama kadar koşuşturmam yetmiyormuş gibi, şu geç vakitte de “Aman! Toptancı kapanmadan yetişeyim, yapılan bağlantıyı kaçırmayayım.” telâşıyla kıyaslama yapıyorum. Kendime diyorum ki bunların aldığı maaş ile senin bir aylık kazancın kıyaslanamaz iken onların mutluluğu da seninki ile kıyaslanamaz, bunun farkında mısın?

Dedim ya, daha fazla kazanma arzusunun zirve yaptığı zamanlarda evden erken çıkıyor ve geç geliyordum. Giderken uyuyan evlatlarım, geldiğimde de uyuyorlardı. Hafta sonlarının bazısında toplantılar veya şehir dışı geziler dolduruyordu. Kala kala istisna kalbilinden arada bir Pazar sabahı kahvaltıları ve nihayetinde ailecek piknik gezileri. İşte bu yoğun iş hayatı sırasında oğlum beni çok özlediğinden olsa gerek ki “Hiç affetmeyeceğim o yılları, babam hayatta iken, öksüz büyüttü beni.” Hatırladıkça kendimi affedemediğim bu anı, unutamayacağım dersimin bir ifadesidir.

Evet, bir yerde değil çok yerde hata yapıyoruz! Risale-i Nur dershanelerini açarken evdeki dershanenin ihyasında o kadar başarılı olamadık. Buna bir çare bulmalıyız. Hatanın yapıldığı yerden tamire başlamak gerekir. Tebliğde en yakından başlamak doğru olanıdır. Başkalarına gösterdiğimiz hoşgörüden daha fazlasını ailemize göstermek gerekir. Böyle dedim de yine acıtan hatıram debreşti. İş yerimde para kazanmak için müşterinin o kadar kahrını çekerken eve geldiğimde eş ve evlâdıma patlıyordum. Umarım sizler daha sabırlı ve olgun davranıyorsunuzdur. Ailemin rızkını temin edeceğim vehmi, bu hataları mı yaptırdı diyorum, şimdilerde. Yaş ilerleyince, hareket durağanlaşınca muhakeme ve muhasebeye vakit ve fırsat oluşuverdi, her nasılsa. Öncesi hareketlerimle akıbetimi bağlıyor, neslimi ağlatıyormuşum meğer!

Bilmeliydim rızkın, Rezzak’ın taahhüdü altında olduğunu. O’nun rahmet hazinesinin kapısının ancak meşrû ve makul şekilde çalınarak açılacağını unutmamalıydım. Hayatı veren ile rızkı verenin Allah olduğunu bilmeme ve iman etmeme rağmen gaflete dalmışım. Bu da yetmiyormuş gibi azim ve gayret kılıfındaki hırs her yanımı sarmış. Hâlbuki hırs mahrumiyete ve hasara sebep, tevekkül ve kanaat ise rahmete vesile imiş. Hem meşrû rızk, iktidar ve gayretimin derecesine göre değil de acz ve ihtiyacıma binaen Rabbimin ihsanı ve ikramı imiş.

İktisatlı olmakla beraber rızka kanaat etmenin berekete vesile olduğunu artık anlamaya çalışırken esasen rızk temini için değil, kulluk için yaratıldığımı şimdi daha iyi hissediyor ve yaşıyorum. Artık,  rızkı temin bahanesiyle kulluğumu ertelemenin doğru olmadığını bilmekle beraber rızkın ihsan edilmesine vesile olmak için çalışırken kulluğumu daha şuurlu idrak edebiliyorum.  Hayat, nihayetinde ihsan edilen ve görünen bir netice iken; rızık ise henüz elde edilmeyendir ve temini de yavaş yavaştır ve işte bunu düşünerek kılınan namazın ardından rızkı aramak bir güzel ibadettir. Demek beni bağlayan rızık temini duygu ve düşüncesi bu esaslara oturtulduğunda Rezzak burcunda tecellileri tezahür eden Rahman’a ulaşılır gam ve keder şükre ve kanaate dönüşür.

Mehmet Çetin

Sende yorum yazabilirsin