Kız Çocuklarının Miras Payı
Kur’an-ı Kerim’in miras hukukundaki “Erkeğe, kadının iki katı hisse verilmesi” (2:1 oranı) hükmünün hikmetlerini ve bu hükmün aslında nasıl bir adalet ve merhamet içerdiğini açıklamaktadır.
Bediüzzaman hazretleri, bu hükmü modern hukukun eleştirilerine karşı iki temel esasta savunur: Adalet ve Şefkat.
Adalet Boyutu, İktisadi Denge, mirastaki sayısal fark, tarafların hayattaki mali sorumluluklarıyla dengelenir: Erkek Evlendiğinde eşinin nafakasını geçimini sağlamak, mehir vermek ve ailenin tüm giderlerini karşılamakla yükümlüdür. Yani miras aldığı malı başkalarına harcamak zorundadır. Kadın, evlendiğinde nafakası kocasına aittir. Kendi malını harcama zorunluluğu yoktur. Mirastan aldığı miktar az görünse de, geçim yükü üzerinde olmadığı için o miktar tamamen kendisine kalır. Böylece erkek aldığı fazla payı sosyal sorumluluklarına harcarken, kadın aldığı payı korur. Bu durum neticede ekonomik bir denge müsavat-ı hakikiye sağlar.
Merhamet ve Sosyal Psikoloji Boyut olarak da, Üstad, meselenin sadece para olmadığını, aile içi bağların korunmasının daha önemli olduğunu vurgular. Miras taksimi Kur’an’ın dediği gibi olduğunda Baba, kızına “malımın yarısını yabancı bir adama (damada) götürecek bir rakip” olarak değil, korunmaya muhtaç nazlı bir evlat olarak bakar. Şefkati saf kalır. Erkek kardeş, kız kardeşine “servetimizi bölecek bir ortak” gözüyle bakıp haset etmez. Aksine, onu himaye edilmesi gereken bir emanet olarak görür. Eğer kadına erkekle tam eşit pay verilseydi; bencil duyguların hükmettiği bu zamanda, erkek kardeşler ve babalar kız çocuklarına karşı bir nevi soğukluk veya “mal kaçırma” eğilimi gösterebilirdi. Kur’an, kadının maddi payını bir miktar düşük tutarak, onun aile içindeki “tükenmez serveti” olan şefkat ve hürmeti koruma altına almıştır.
“Rahmetten Fazla Merhamet, Zulümdür” İnsan, Allah’ın koyduğu ölçüden rahmet-i İlahiyye daha fazla merhametli olmaya çalışmamalıdır. Kadına “daha fazla hak vereceğim” diyerek fıtri dengeyi bozmak, aslında onu aile içindeki o manevi korumadan mahrum bırakmak ve akrabalık bağlarını zayıflatmak demektir.
Üstad, bu durumu Cahiliye döneminde kız çocuklarını diri diri gömen zihniyetin modern ve farklı bir tezahürü manevi bir yıkım olabileceği konusunda uyarır.
Ekonomik olarak erkeğin nafaka hükümlülüğü ile denge kurulur, psikolojik olarak Kız evlat nazenin bir emanettir Aile içinde kıskançlık yerine şefkat tesis edilir. Sosyal Akrabalık bağları korunur.
Kur’an hükümlerinin sadece bir “kanun” değil, aynı zamanda insan fıtratına tam uyumlu bir nizam nizamdır. Modern medeniyetin sadece rakamlara ve dış görünüşe odaklanan “eşitlik” anlayışının neden bazen “zulüm” haline geldiğini üç maddede daha derinlemesine açıklayabiliriz:
Şeklî Eşitlik — Hakiki Adalet
Modern hukuk, kadın ve erkeğe mirasta tam eşitlik vererek “adalet” yaptığını iddia eder. Ancak Kur’an, hayattaki görev dağılımına bakar. Eğer bir tarafa erkeğe geçim sağlama, ev kurma ve koruma gibi ağır bir mali yük yüklenmişse; diğer tarafa kadına ise hiçbir mali sorumluluk verilmemişse, onlara mirasta tıpatıp aynı parayı vermek, aslında yükü ağır olan erkeğe karşı bir adaletsizlik oluşturur. Kur’an, parayı sorumlulukla orantılı dağıtır. Bu, “şeklî bir eşitlik” değil, “hakiki bir adalet”tir.
Kadının Aile İçindeki Manevi Konumu
“Pederinden endişesiz bir şefkat” ve “kardeşinden rekabetsiz bir merhamet” ifadeleri çok kritiktir. İnsan doğası gereği, kendi payından bir başkasının yabancının faydalanacağını hissettiğinde bir savunma mekanizması geliştirir. Eğer kız çocuk, babasından erkek kardeşle tam eşit pay alırsa; o malın yarısı evlilik yoluyla başka bir aileye gider. Bu durum, zamanla baba ve erkek kardeşlerin bilinçaltında kız çocuğuna karşı -farkında olmasalar bile- bir “mal kaçırma” veya “soğukluk” hissi doğurabilir.
Kur’an, kadının maddi hakkını bir miktar az tutarak, onun babası ve kardeşi üzerindeki “manevi hakkını” sonsuz şefkat ve koruma zirveye taşır. Kadın için en büyük servet para değil, ihtiyaç duyduğunda arkasında dağ gibi duracak bir baba ve kardeş şefkatidir.
Cahiliye devrinde insanlar, “rızık korkusu” ve “namus gayreti” gibi sebeplerle kız çocuklarını diri diri gömerlerdi. Şimdiki medeniyetin “eşitlik” adı altında kadını aile bağlarından koparıp, onu sadece ekonomik bir figür haline getirmesi ve aile içindeki şefkat bağlarını zayıflatması; kadını o sıcak yuvadan mahrum bırakıp hayatın ağır şartları altına tek başına atmasıdır. Bu da bir nevi “manevi bir diri diri gömme” veya merhametsiz bir gaddarlıktır.
Kur’an-ı Hakîm, kadını hayatın sert fırtınalarına karşı parasal güçle değil, “akrabalık ve şefkat kalesiyle” korur. O kalenin kapılarını açan anahtar ise bu hassas miras taksimidir. Bu bakış açısı, miras meselesine sadece “para” olarak değil, “huzurlu bir toplum ve aile yapısı” olarak bakmamızı sağlar.
Çetin Kılıç
Kaynak RNK 11 mektup








