Konuşan Yalnız Hakikattır

Peygamber efendimizin(s.a.v) bizlere miras bıraktığı asırları aşan şu parlak altun ve elmas kıymetindeki sözleri ki; “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” rehberimizdir.

Ahirzamanın zulüm ve zulümatını Kur’anın nuruyla yaran, ehl-i İslâma nurlu ve beşaretli ufuklar gösteren, insanlığı fıtratına münasib yüksek ve ebedî saadete davet eden büyük mücahid Bediüzzaman hazretlerinin İnsanlığa, bahusus bu vatan evlâdlarına yaptığı büyük hizmetlerine layık olmaya çalışıp şükrünü eda etmek hedefimiz ve gayemizdir.

Madem bu müdhiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalaletler içerisinde bizler gayet az ve zaîf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’aniye omuzumuza ihsan-ı İlahî tarafından konulmuştur.

Elbette herkesten ziyade bütün kuvvetimizle evvela kendi imanımızı kurtarmak ve bununla birlikte başkalarının imanına kuvvet vermeye çalışmaya mecbur ve mükellefiz ve Allah’ın rızasından başka hiçbir şeyi gaye ve amaç edinmemek demek olan ihlasın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa şiddetli mes’ul oluruz.

Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevkeden esbab çoktur. Başta nefis ve hevası ve ihtiyaç ve havassı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var.

Hâlbuki bâki olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır. Eğer biz de zerre mikdar bu bîçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğumuz yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdad etmek lâzım gelir. Yoksa Allah’a çağıran o az yardımcıları susturup, çoklara yardım etsek maazallah şeytana arkadaş oluruz.

Bizler gayet az, aciz ve zayıf olmakla birlikte; dünyanın maddi ve manevi buhranlar geçirdiği şu karanlık günlerde; Kur’anın ilâçlarından ve onun bu asırdaki imanî ve kudsî hakikatlarından olan Risale-i Nur’dan dertlerimize tam derman olarak bulduğumuz zaman, bu millete ve bu vatan evlâdlarına dahi tam bir ilâç olacağına kanaat getirdiğimiz için o kıymetdar hakikatları kaleme alıp yeniden terkip ve tanzim etmekle birlikte; konuşarak sohbet ve muhabbet etmek suretiyle müsait olan tüm sosyal ortamlarda neşretmeyi niyet ettik.

Gecelerimiz çok karardı.

Yeryüzünün mazlum, hususan müslüman her bir coğrafyası kan gölüne döndüğü ve bunun neticesi olarak asr-ı hazırın mukimleri olarak herkesin derecesine göre maddi/manevi buhranlar geçirdiği sancılı bir devrin fırtınaları içinde, hakikatbin bir nazar ile iman ve küfür mücadelesinin her şekildeki çeşitlerine me’yusane şahitlik etmekteyiz.

Şüphesiz insanoğlunun maddi ve manevi her alanda mücahade ve imtihan halinde olduğu bu ahirzaman fırtınalarında; cenab-ı hak bizlere küfür cereyanlarına karşı, iman cephesinde mücahade etmeyi nasib etmiştir.

Yüce rabbimiz(c.c) bize nur ve nuranî vazife vermiş; onlara da, zulümlü ve zulümatlı oyunları vermiş.

Üstadımızın bu nurlu açıklamalarına nazar ettiğimizde; Âdem(a.s) zamanından beri başlayan ve kıyamete dek berdevam olacak iman ve küfür mücadelesinde, asr-ı hazırın ahir zaman mukimleri olarak bizlere düşen bir vazife ve ihsan-ı ilahi olarak omuzlarımıza konulan bu nurlu vazifeyi icra etmekte dikkat edilmesi gereken hususları aşikâre bizlere ders vermekte olduğunu görüyoruz.

Demek bizler; sahil-i selâmet olan Dâr-üs Selâm’a ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) çıkaran bir sefine-i Rabbaniyede çalışan hademeleriz.

Mezkûr mukaddimeye binaen, nur talebeleri olarak günümüz hadiselerine risale-i nurun gözüyle bir nazar etmeyi kendimize bir borç ve vazife telakki ediyoruz.

Zira yaptığımız veyahut yapacaklarımızın ziyade ehemmiyet kesbettiği bir sürecin sakinleri olarak; her zamankinden çok bir nefis muhasebesine ihtiyacımız olmuştur.

Ahlâksızlık çirkefinin bir tufan halinde her istikamete taşıp uzanarak her fazileti boğmaya koyulduğu bu kara günlerde gecelerimiz çok karardı.

Dehşetli küfr-ü mutlak yangınının mahallemizi sardığı ve kızıl kıvılcımlarının saçaklarımıza sıçramak üzere olduğu bir hengâmda; Asr-ı hazırın şer ve nifak şebekeleri, doğu ve batı arasındaki mesafeyi korumak adına çukurlar kazdığı bu kara günlere müteessifane şahitlik yapmaktayız.

Bu acib ve dehşetli ve hiç misli görülmemiş devirde, hususan ehl-i imanın çok sarsıntılar geçirdiği ve çok dehşetli düşmanlar karşısında bulunduğu ve küfr-ü mutlak ateşinin mahallemizi sardığı bu zamanda; asr-ı hazırın zındıka komiteleri, iki ezeli kardeş olan kürt ve türkün ittifakına engel olmak adına aralarına hendekler kazdığı bu kara günlerde, en kara bir halet hissetmekteyiz.

Kızıl Rusya’dan çıkarak, kızıl ateşler ve kızıl kıvılcımlar saçan ve birer birer dünya şehrinin mahallelerini saran ve oraları yakıp kavuran, bazı yerlerde de nifak ve şikak ateşleri saçarak, kardeşine “Kardeşini öldür” diye bağıran ve en nihayette âlem-i hristiyaniyeti yakıp, kavurup, harman gibi savurduktan sonra âlem-i İslâm mahallesini saran ve evimizin saçaklarına kıvılcımları sıçrayan ve çok büyük ve çok dehşetli bir bela olan komünizm ateşinin söndürülmesinde bizler manen vazifedar sayılırız.

Evet, biz nur talebeleri bu azîm yangında itfaiye vazifesini üzerine alan Risale-i Nur’a çoklukla ve doğrudan doğruya müracaat etmeye ve en büyük tahassüngâh ve en büyük melce olan risale-i nurun şahs-ı manevîsine dâhil olmaya her zamankinden ziyade ihtiyaç hâsıl olmuştur.

Bediüzzaman hazretlerinin müjdesi ile gelecek yakın bir zamanda, bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükûmet, âlem-i İslâm’a ve dünyaya karşı gayet şiddetle Risale-i Nur gibi eserlere muhtaç olacak; mevcudiyetini, haysiyetini, şerefini, mefahir-i tarihiyesini onun ibrazıyla gösterecektir.

Üstadımızın bu müjdesinin tahakkuk etmeye başladığı karanlık gece dalgalarını andıran korkunç küfür ve ilhad kâbusunun Müslüman dünyasını ve dolayısıyla memleketimizi kaplamak üzere olduğu bu tehlikeli günlerde; yatağından fırlayan bir arslan gibi, yanardağları andıran bir kükreyişle manevi cihad meydanlarına atılmanın zaman ve zemini gelmedi mi daha yahut ne zaman bu gaflet uykusundan uyanacağız?

Maddi manevi bütün rahat ve huzurumuzu borçlu olduğumuz bu mukaddes dava uğruna; bir parça rahatımızı terk edip feda etmekle hizmetlerimizin başına geçmenin zamanı geldi de geçiyor.

Madem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır.

Kat’iyyen size beyan ediyorum ki benim maksadım, bu mübarek milleti ve vatanı manevî ve maddî anarşilikten muhafaza etmek ve asayiş ve inzibata manevî yardım etmek ve anarşiliği uyandıran haricî bir cereyanın istilâsına manevî sed çekmek ve âlem-i İslâm’ın bize karşı itiraz ve ittihamını izaleye ve eski muhabbet ve uhuvvetini celbetmeye çalışmaktır.

Aslâ ve kellâ, kat’â ve aslâ susmayacağız ve hem susturamıyacaklardır.

Durmayacağız ve hem durduramıyacaklardır.

Bu can bu kafesten çıkıncaya kadar, bu ruh bu cesedden ayrılıncaya kadar, bu nefes, bu bedenden gidinceye kadar; Risale-i Nur’u okuyacağız, neşredeceğiz.

Kâinat kitabındaki yaşadığımız hadiseleri, “bana göre böyle” “sana göre öyle” gibi kişisel yorumları bir tarafa bırakıp; kâinat sahibinin kader programına göre okumak ve anlamak için satır satır kitabi olup son nefesimize kadar okuyacağız…

Konuşan yalnız hakikattır ve bizlere de hakikati konuşmak boynumuzun borcu olsun..

Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez.

Zira hakkın hatırı âlîdir. Hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir.

İşte bütün bu mezkûr tefekkürat, izahat ve hikmetlere mebnidir ki; “bu vatan ve memleketin her bir ferdi olarak neler yapabiliriz?” sualine cevap olmak kaydıyla; bundan sonra söylenecek her bir sözümüz bir dilim lâv, her bir fikrimiz bir ateş parçası olmakta; düştüğü gönülleri yakmakla gaflet-alud hisleri ve fikirleri alevlendirmeye ve gaflet uykusunda olanları uyandırmaya vesile olmasını

Rabb-ı Rahimden niyaz ediyoruz.

Sende yorum yazabilirsin