Kötülüğün Kaynağı, İman-Amel ve Günah Bağlarına Dair Bir Tefekkür

 

Soru: Said Nursi’nin kötülük hakkında kaleme aldığı 13. Lem’a isimli Hikmetü’l-İstiaze Risalesinin 7. İşaretini izah edebilir misiniz?

Cevap: Bu bölümde 2 soru ve sorun var:

  1. a) “ Şerrin yaratılması… ” Yani şerrin varlığı, ebedî cehenneme, dünyevi ve uhrevi zararlara yol açtığından böyle çirkin ve zararlı bir şeyi ‘ Her yarattığı sanatlı ve dolayısıyla güzel olan, hem rahmeti Kur’anda açıkça belirtildiği üzere her bir şeyi kaplayan Allah’ın yaratması ’ meselesi… Mutezile imamları, kullarının hayrını isteyen Allah’ın böyle çirkin bir şeyi yaratmayacağı noktasında tıkanıp kalmışlar… O yüzden şerri, Allah’a layık görmediklerinden, “ Sübhanallah ” lafzının manası olarak “ Hayırlar Allah’tan; şerler ise yarattıklarındandır ” diye bir anlayışa kapılmışlar. Makul de göründüğü için saplanıp kalmışlar…
  2. b) “ İman-takva ilişkisi… ” Mutezile imamları “ Takvasız iman olamaz. Madem dünyevi küçük bir âmirinin bir tehdidiyle bir insan ufak bir yanlışı terk ediyor. O halde Ekber olan Allah’ın, ebedî Cehennem gibi dehşetli hapishanesi olduğunu imanıyla bilen bir adam, Cehennemden takva ile çekinmeyip büyük günahlara girse; Ekrem olan Allah’ın 1000 ayetinde vaadi anlatılan Cenneti kazanmak için amel etmese, bu onun kalbinde iman olmadığı anlamına gelir ” diye bir fetva vermişler. Bu yüzden büyük günah işleyene Mu’tezile grubu “ ne mümin ne de kâfir ” diye bakarlar.

Bir konuda Kur’anda cevap varsa, ilk söz onundur. Eğer Kur’anda bir hüküm yoksa hadislere; onlarda da yoksa bu sahada söz sahibi olan sahabe, tâbiîn ve mezhep imamlarının sözlerine ve eserlerine bakılır. Kur’anı incelediğimizde bu konulara dair âyetler olduğunu görebiliyoruz:

  1. Şerrin yaratılması… ” Bu konuda Nisa suresi der ki:

4/NİSÂ-77: Daha önce kendilerine, “ (savaşmaktan) ellerinizi çekin, namazı kılın, zekâtı verin ” denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca, hemen içlerinden bir kısmı; insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve “ Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar erteleseydin ya! ” derler. De ki: “ Dünya geçimliği azdır. Ahiret, Allah’a karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.

4/NİSÂ-78: Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. Onlara bir iyilik ve güzellik gelirse, “ Bu, Allah’tandır ” derler. Onlara bir kötülük ve çirkinlik gelirse, “ Bu, senin yüzündendir ” derler. (Ey Muhammed!) De ki: “ Hepsi Allah’tandır. ” Bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!

4/NİSÂ-79: Sana ne iyilik ve güzellik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük ve çirkinlik gelirse kendindendir. (Ey Muhammed!) Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.

Bu âyetler sorunun ilk şıkkının cevabını veriyor. 78. Âyet, yaratma noktasında, iyilik ve kötülük ne varsa, her şeyin Allah’ın kudretine bağlı olduğunu ve Ondan olduğunu ifade eder. 79. Âyet ise, iyilik ve kötülüğün mes’uliyet kaynaklarını bildirme noktasında bir ayrıma gider. Bu ayrım “ Allah kulları için küfürden râzı değildir[1] gibi âyetlere dayanan bir sınıflandırmadır. Aksi takdirde aynı konuda art arda 2 âyet çelişmiş olurdu.

İyiliği isteyen ve talep eden, Allah’tır. Fakat kötülüğü isteyen ve hak eden kuldur. Bir şeyin şer oluşu, kula temas eden ve kulu ilgilendiren kısım itibariyledir. Bu yüzden kişisel ve cüz’îdir. Bütün herkes için geçerli olsaydı, küllî olurdu. Said Nursi bu meseleyi izah için ateşi misal veriyor. Bir hakikat olarak diyebiliriz ki bir şeyin varlığının şer olması için, ya ondan çıkacak büyün şeyler şer olmalı veyahut ondan çıkan şeylerin çoğunluğu şer olmalı… Oysa ateşin zararı onunla bulaşan haylazlara, dikkatsizlere, ihmalkârlaradır. Bunun haricinde ateşin zararı insana yoktur. Çünkü ateş, hür iradeli bir canlı değildir. İnsan, akıl ve tedbiriyle ateşten korunduğu gibi, ilim ve hikmetiyle ondan faydalanır ve her işinde onu kullanır. Sanayiden tutalım, yemek yapmaya ve ısınmaya kadar… Bir ateş kaynağı olan güneşin dünyayı ısıtması ve hayatın kaynağı ve koruyucusu olmasına kadar… Bu cihetten Bediüzzaman diyor:

Bir adam ateşi kendine bela etse, ateş de onu yaksa ‘Ateş, ona zararlı ve şerli olur. Fakat külliyen şer olamaz. ’ Bir insanın bir nesne ile teması sonucu ortaya çıkan iyi ve kötü sonuca yol açmasına itikad âlimleri, “ kesb ” ( kazanma ) demişler. Allah’ın bir şeyi varlık âlemine çıkarmasına ise “ halk ” ( yaratma ) demişler. İlâhî ve abdî fiilleri ayırmışlar. Kur’an Âmene’r-Resulü’de bu noktayı şöyle anlatır: “ Lehâ mâ kesebet ve aleyha mektesebet[2]          ( Kişinin kazandığı hayırlar, lehinedir. Kendi iradesin net gözüktüğü ve bir kazanç olan kötülükleri ise, onun aleyhinedir. ) Bu noktada Said Nursi can alıcı noktaya geliyor:

Ateşten yaratılan, yıkıcı mahiyette olan şeytanların varlığı şer midir, değil midir? Allah kullarının Cehenneme girmelerini mi istiyor ki, şeytanları var etmiş ve var olmalarını istemiş? ” Said Nursi bunun izahını diğer bölümlerde yapmakla birlikte ateşteki aynı durumun şeytanlar bahsinde de geçerli olduğuna işaret ediyor:

“ Yani şeytan denilen şuurlu ateşe bulaşırsan, ona tabi olursan şeytanın varlığı şerdir. Ondan uzak durursan onun varlığı bilakis hayırlıdır. Çünkü onunla mücadele ile ebediyeti hak edersin. Daha dünyada iken ebedî zevkleri ve lezzetleri tadabilirsin. İnsanların şeytana mağlup olmaları şeytanı ve dolayısıyla Cehennemi onlar hakkında şer yapar. Yoksa sonuç itibariyle ve diğer neticeleri noktasından bakılırsa şeytan da, Cehennem de hayırlıdır,  hayırdır. ”

Hapishaneleri misal verirsek, hapishaneler hem mahkûmlar için hayırlıdır. Çünkü onları kötülükten engelleyip onlara ıslah olma imkânı veriyor. Zaten sonra çıkıyorlar. Ayrıca mağdurlar ve mazlumlar için nimettir. Çünkü zararlı insanların şerrinden, baskısı ve zulmünden kurtulup nefes alıyorlar. Gönül ister ki, kimse hapse düşmesin. Fakat insanların hür iradesi, onlara dünyayı zindana çeviriyor. Kendine hâkim olmayı öğrenmesi için “ Bir musibet, bin nasihatten iyidir ” manasını acısını çekerek yaşayınca anlıyoruz. İnsan olarak böyle garip bir canlıyız.

Eğer Mutezile imamlarının dediği gibi olursa bir Hayır İlahı, bir de Şer İlahı algısı ortaya çıkar. Bu algı ise, Mecûsiler’de olan bir yanılgıdır. Onlar da böyle bir yola girmişler. Derin ve sırlı olan bu meseleleri çözemedikleri için, akılları boğulmuş. Farkında olmadan şirke girmişler ve ısrarla şirki savunmuşlar. Allah’ı tenzih ve takdis edeceğim derken, Allah’a ortak koşma yoluna girmişler. Bu, şeytanın sağdan yakınlaşmasına bir misaldir. Bir de ilim yolunda olanlarda görülen enâniyet de olunca, bozuk fikirlerini güzel görüp beğendikleri için yollarından dönememişler. Bu yüzden Nisa suresi, şerrin ve kötülüğün mes’ul ve isteklisi olarak insanın nefis ve benliğini gösteriyor. Dikkat edilirse Nisa 78. Âyet, bu tarz Müslüman kisvesindeki kişilerin kendi nefis ve hayatlarını her şeyden üstte sevdikleri, onlara zarar getirecek şeyleri Allah derecesinde tehlikeli görüp hissettikleri için başlarına gelen savaş ve ölüm kötülüğünün kaynağını Peygamber Efendimiz (ASM) görüp onu suçladıklarını bize bildiriyor. Psikolojideki yansıtma dersi… Kendini aklayan kişi, etrafında güneş gibi aydınlık birini de görse, onu karalamaya çalışır.

  1. b) “ İman-amel ilişkisi… ” İkinci şıkkın cevabı olarak diyebiliriz ki, Said Nursi günahların işlenmesinde etkili unsur olarak his, heves ve vehim duygularını ve insan nefsini gösteriyor. Buraya dikkat edilirse asıl sıkıntının kaynağı bu tarz sorulara takılan kişiler, insanın mahiyetini bilmiyorlar. Bilmeden konuşup ahkâm kesiyorlar. Bu yüzden de fikirleri dengesiz oluyor. Oysaki insan çok yönlü bir canlı… Maddi yönü var, manevi yönü var. Korkusu var, sevgisi var. Hem sosyal, hem bencildir. Bütün yönlerinden çıkan farklı tavırları var. Bütün yönleriyle insanı bilmeyen, anlamayan bir kişi istediği kadar onun hakkında konuşsun… Sonuç dengesiz, ölçüsüz ve ayarsız fikirler olur. Bu yüzden Bediüzzaman, önce günahın kaynağı olan yönlere vurgu yapıyor: “ His, heves ve vehim ” duygusu… Sonra duyguların “ hazır duruma veya çok yakın bir geleceğe tavrı ” ile “ uzun zaman sonra gelebilecek ve gelecek şeylere karşı tavrının aynı olmadığını ” bize vurguluyor.

Yalan söyleyebilen bir profesör çıkıp dese ki, “ Çok yoğun belirtiler var. Hazırlanın. 7 güne kalmaz, İstanbul’da çok şiddetli deprem olacak. ” Sonra 6-7 profesör aynı şeyi söyleseler. Yüzlerinde endişe izleri ve telaş görünse, artık insanlar onlara itibar eder, tedbir almaya başlarlar. Hatta bazı tez canlılar, telaşa kapılabilirler. Oysa biraz sonra o profesörler bu yaptıklarının bir tatbikat olduğunu, bir tiyatro tarzında etkileyici bir tavra girdiklerini anlatsalar o korku biter.

Fakat Hz. Peygamber (ASM) gibi 124.000 nebi çeşitli asırlarda, çeşitli toplumlarda, bazen beraber olarak gelmişler. Büyük bir endişe ve korku ile ölüm ve kıyamet meselesini; berzah ve Cehennem’in sıkıntılarını anlatmışlar. Fiilî yaşantılarındaki hassas takva ile bu endişeleri bizzat yaşadıkları, ömür boyu bu hal üzere devam ettikleri ve bu hal üzere ölüp öldürüldükleri halde insan neden onlara tabi olmaz? İmansızlık mı? Hayır…

Çünkü insanın hisleri, gözle görünenden korkar. Görünmeyenden ya hiç korkmaz, ya da o derece korkamaz. O yüzden dünyadaki hapishaneler, Cehennem hapishanesinden daha korkunç gelir.

Heves ise, hazır lezzeti —haram dahi olsa- Cennet’in ebedi lezzetlerine tercih eder. Çünkü heves de, maddi ve gözle görünür olanı ister. “ Ona, var ” der.

Vehim de, daima olumsuzlukları algılar. Kul gözle göründüğü için, kullardan Allah’tan daha fazla korkar. Bir tefeci veya mafya babasının tehdidi, yüreğini ağzına getirip uykularını kaçırırken, Allah’ın Cehennem ve azap tehdidinden o kadar korkmaz. Çünkü Allah görünmüyor… Vehme göre, görünmeyenden ne gelir veya gelebilir ki!

Bu noktada diyebiliriz ki, bu anlayış ve algı tam bir kâfir anlayışı… Evet insan olarak duygularımız, ilk anda kâfircedir. Asıl iş onlara, tevhid ve teslimiyet ile, lezzet ve acılar içinde her şeyin Allah’tan olduğunu hissettirmek, yaşattırmak, bildirmek… Bu şekilde onları da iman dairesine sokmaktır.

Onların bu halleri kişiyi imansız eder mi? ” Etmez. Çünkü imanın mahalli, “ kalb ” dir. Kişinin vehmi, hayali, nefsi tevhidi kabul etmese de kişi akıl ve kalb ile tevhidi biliyor, kabul ediyor ve hissediyorsa, o mümindir. Buradaki ince nokta:

“ Kişinin his, heves, vehim ve nefis gibi yönlerine bir an aldanarak günaha girdikten sonra aklı başına gelip kalbi kendini ifade etmeye başladığında pişmanlık hissinin oluşup oluşmamasıdır. ” Kişi eğer kendini kınıyorsa bu onda imanın var olduğuna alâmettir. Bu noktada bir hadisiyle Hz. Peygamber (ASM) meseleyi fikir ve his boyutuyla güneş gibi aydınlatır: “ İyilik güzel ahlâktan ibarettir. Günah ise kalbini tırmalayıp durduğu halde insanların bilmesini istemediğin şeydir.[3]

Ayrıca imanın sonsuz mertebeleri bulunuyor. Allah’a imanda bu böyle olduğu gibi, Âhiret’e imanda da durum aynıdır. Bir peygamber ile bizim imanımız aynı seviyede midir? Hayır. Evet özünde aynı hakikate iman ediyoruz ama bize bir yıldız gibi uzak iken bir peygambere dolunay gibi aklen nettir; hatta bazılarına güneş gibi yakın ve ayandır. Öyle ki, Âhiretin sıcaklığını hisseder, içinde uyuyan duygular uyanır ve yeşerirler. Cennetin ebedî baharını iç dünyasında yaşamaya başlar.

Bir çekirdeğin içinde de zeytin ve incir ağacı var; gözümüz önündeki bahçede de zeytin ve incir ağaçları var. İkisi de ağaç… Fakat biri proje, ilim ve his halinde; diğeri ise bilfiil göz önünde ve yaşanılıyor. İmanın mertebeleri de aynen böyledir. Bilfiil hal, güçlü haldir. Fiilî hal, imanın verdiği zevk ve lezzeti hissettiren seviyedir. Bir kişi bir meseleyi tattığı ve yaşadığında o konuda çok güçlenir. Güçlülük, bir fiili yapmayı çok kolaylaştırır. Bu noktada diyebiliriz ki kişinin takvası ve ameli, iman kuvvetinin derecesine göredir. İman kuvvetlendikçe, amel ve takva çok kolaylaşır. Sahabelerin takva hassasiyeti ve amele muvaffakıyetlerinin arka planında imanlarının ağaç şeklinde yaşanılır halleri bulunuyor. Bizim günahlarımızın, güçsüz irademizin arkasında zayıf imanımız bulunuyor.

Mutezile imamları iman dairesine yeni girmiş bir kişinin imanı ile, bir nebinin imanını aynı gördüklerinden böyle bir hükme kaymışlar. Oysa Fetih suresinin başında der: “ O Allah ki, müminlerin kalplerinin içine sekine indirdi. Ki, müminlerin imanı artsın… [4] Ahzab suresi 22. Âyet aynı konuda şöyle der: “ Müminler, onlara toplu halde saldırıya geçen grupları görünce ‘ Bu, Allah ve Resulü’nün bize vaad ettikleri şeydi ’ dediler. Allah ve Resulünü tasdik ettiler. Bu, onların iman ve teslimiyetlerinden başka bir şeyin artmasına yol açmadı. ”  Demek ki, iman ve teslimiyet artan ve azalan meselelerdir.

İnsan binlerce yön sahibi olduğu, her bir yön itibariyle kötülüğe ve harama açık olduğu için, insanı tanıyan Rabbi insanı Kur’anda defalarca ikaz eder, tenbihler. İnsanın bu yönünü iyi anlamayan kişiye Kur’andaki bu tarz ifadeler abartı veya fazla veya ağır gelebilir. Said Nursi bu meseleyi şöyle izah ediyor: “ Bu tarz ifadeler insanın kıymetini düşürtmüyor; bilakis şeytanın yol açabileceği şerri büyük gösteriyor. ” İnsanın 1000 yönü olduğu ve her yönün, aşırılık ve gerilik şeklinde 2 yanlış ve dengelilik şeklinde 1 doğru tarafı olduğundan     “ İnsanı 2000 şer kuşatmış ” denilse yeridir.

Bu manada insanı 1000 hayra sevki ve teşvikine; 2000 şerden tehdidine dair 6000 âyet gelse yeridir ve kararındadır, denilir. Ki ömür boyu süren bu ifrat-vasat-tefrit imtihanında kişinin denge üzere kalabilmesi için sürekli bir duaya ihtiyacı vardır. 5 vakit namaz ve içindeki Fatiha suresi bu istikamet duası ve talebidir. Bir insana verilecek en büyük hediye bu istikamete gelmek, en büyük keramet de bu istikamet üzere yaşayarak fâni âlemden bâki âleme irtihal etmektir. Bütün ehl-i tasavvufun ittifakıyla…

Said Nursî’nin ilgili Risalesindeki 7. İşaret’in tam metni aşağıya aktarıyorum. Tâ ki okuyucu yazarla birebir muhatap olsun, benim atladığım ve önem vermediğim fakat kendisince ve yazarca önemli noktaları yakalasın.

YEDİNCİ İŞÂRET: SUAL: Mu’tezile imamları, şerrin îcadını şer telâkki ettikleri için, küfür ve dalâletin hilkatini Allah’a vermiyorlar. Güya onunla Allah’ı takdis ediyorlar. “Beşer kendi ef’âlinin hâlikıdır” diye dalâlete gidiyorlar. Hem derler: “Bir günah-ı kebireyi işleyen bir mü’minin îmanı gider. Çünkü: Cenâb-ı Hakk’a i’tikâd ve Cehennemi tasdik etmek, öyle günahı işlemekle kabil-i tevfik ( bağdaşıyor ) olamaz. Çünkü: Dünyada gâyet cüz’î bir hapis korkusuyla kendini hilâf-ı kanun ( kanuna zıt ) herşeyden muhafaza eden adam, ebedî bir azab-ı Cehennemi ve Hâlıkın gadabını nazar-ı ehemmiyete almayacak derecede büyük günahları işlerse, elbette îmansızlığa delâlet eder.”

ELCEVAB: Birinci şıkkın cevabı şudur ki: Kader Risâlesinde îzah edildiği gibi: Halk-ı şer, şer değil; belki kesb-i şer ( şerri işlemek ), şerdir. Çünkü: Halk ve îcad; umum neticelere bakar. Bir şerrin vücûdu, çok hayırlı neticelere mukaddeme olduğu için, o şerrin îcadı, neticeler i’tibâriyle hayır olur, hayır hükmüne geçer. Meselâ: Ateşin yüz hayırlı neticeleri var. Fakat ba’zı insanlar sû-i ihtiyariyle ( kötü tercihiyle ) ateşi kendilerine şer yapmakla “Ateşin îcadı şerdir” diyemezler. Öyle de: Şeytanların îcadı, terakkiyat-ı insaniye ( insanın kalkınması ) gibi çok hikmetli neticeleri olmakla beraber, sû-i ihtiyariyle ve yanlış kesbiyle şeytanlara mağlûp olmakla, “şeytanın hilkati şerdir” diyemez. Belki o, kendi kesbiyle kendine şer yaptı. Evet kesb ise, mübaşeret-i cüz’iyye ( kişisel temas ) olduğu için, husûsi bir netice-i şerriyenin mazharı olur; o kesb-i şer, şer olur. Fakat îcad, umum neticelere baktığı için; îcad-ı şer, şer değil, belki hayırdır.

İşte Mu’tezile bu sırrı anlamadıkları için, “Halk-ı şer şerdir ve çirkinin îcadı çirkindir” diye Cenâb-ı Hakk’ı takdis için şerrin îcadını ona vermemişler, dalâlete düşmüşler.  olan bir rükn-ü îmanîyi ( iman bölümünü ) te’vil etmişler.

İkinci şık ki: “Günah-ı kebireyi ( büyük günahı ) işleyen, nasıl mü’min kalabilir?” diye suallerine cevab ise; evvelâ sâbık işâretlerde onların hatası kat’i bir sûrette anlaşılmıştır ki, tekrara hâcet kalmamıştır. Sâniyen: Nefs-i insaniyye, muaccel ( peşin ) ve hâzır bir dirhem lezzeti; müeccel ( ertelenmiş ), gâib ( görünmeyen ) bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hâzır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azabdan daha ziyâde çekinir. Hem insanda hissiyat galib olsa, aklın muhakemesini dinlemez.

Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hâzırayı, ileride gâyet büyük bir mükâfata tercih eder. Ve az bir hâzır sıkıntıdan, ileride büyük bir azâb-ı müecceleden ziyâde çekinir. Çünkü: Tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor belki inkâr ediyorlar. Nefs dahi yardım etse, mahall-i îman olan kalb ve akıl susarlar, mağlûb oluyorlar.

Şu halde kebâiri ( büyük günahları ) işlemek, îmansızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlûbiyetinden ileri gelir.

Hem sâbık işâretlerde anlaşıldığı gibi: Fenalık ve hevesat yolu, tahribat olduğu için gâyet kolaydır. Şeytan-ı ins ve cinnî çabuk insanları o yola sevkediyor. Gâyet cây-ı hayret bir haldir ki: Âlem-i bekanın nass-ı hadîsle ( hadisin sabit hükmüyle ) Sinek kanadı kadar bir nuru, ebedî olduğu için, bir insanın müddet-i ömründe dünyadan aldığı lezzet ve ni’mete mukabil geldiği halde; ba’zı biçâre insanlar, bir sinek kanadı kadar bu fâni dünyanın lezzetini, o bâki âlemin, bu fâni dünyasına değer lezzetlerine tercih edip, şeytanın arkasında gider.

İşte bu sırlar içindir ki: Kur’ân-ı Hakîm, mü’minleri pek çok tekrar ve ısrar ile, tehdid ve teşvik ile günahtan zecr ve hayra sevkediyor.

Bir zaman Kur’ân-ı Hakîmin bu tekrar ile şiddetli irşâdâtı bana bu fikri verdi ki; bu kadar mütemâdi ihtarlar ve îkazlar, mü’min insanları sebatsız ve hakîkatsız gösteriyorlar. İnsanın şerefine yakışmayacak bir vaziyet veriyorlar. Çünkü: Bir me’mur, âmirinden aldığı bir tek emri itâatine kâfi iken, aynı emri on def’a söylese, o me’mur cidden gücenecek. Beni ittiham ediyorsun, ben hâin değilim, der. Halbuki en hâlis mü’minlere Kur’ân-ı Hakîm musırrane        ( ırar ederek ) mükerrer emrediyor. Bu fikir benim zihnimi kurcaladığı bir zamanda iki üç sâdık arkadaşlarım vardı. Onları şeytan-ı insînin desîselerine (oyunlarına) kapılmamak için pek çok def’a ihtar ve îkaz ediyordum. “Bizi ittiham ediyorsun” diye gücenmiyorlardı. Fakat ben kalben diyordum ki: “Bu mütemadiyen ihtarlarımla bunları gücendiriyorum, sadakatsızlıkla ve sebatsızlıkla ittiham ediyorum.” Sonra birden sâbık işâretlerde îzah ve isbat edilen hakîkat inkişaf etti. O vakit o hakîkatla hem Kur’ân-ı Hakîmin tam mutabık-ı muktezâ-yı hal ( mevcud hale uygun ) ve yerinde ve israfsız ve hikmetli ve ittihamsız bir sûrette israr ve tekraratı yaptığını ve ayn-ı hikmet ve mahz-ı belâğat ( pür belagat ) olduğunu bildim. Ve o sâdık arkadaşlarımın gücenmediklerinin sırrını anladım. O hakîkatın hülâsası şudur ki: Şeytanlar tahribat cihetinde sevkettikleri için, az bir amel ile çok şerleri yaparlar. Onun için tarîk-ı hakta ve hidâyette gidenler, pek çok ihtiyat ve şiddetli sakınmaya ve mükerrer ihtârâta ve kesretli muavenete muhtac olduklarındandır ki, Cenâb-ı Hak o tekrârât cihetinde bin bir ismi ile ehl-i îmana muavenetini takdim ediyor ve binler merhamet ellerini imdadına uzatıyor.

Şerefini kırmıyor, belki vikaye ediyor ( koruyor ). İnsanın kıymetini küçük düşürtmüyor, belki şeytanın şerrini büyük gösteriyor.

İşte ey ehl-i hak ve ehl-i hidâyet! Şeytan-ı ins ve cinnînin mezkûr desîselerinden kurtulmak çâresi: Ehl-i Sünnet ve Cemâat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın muhkemat kal’asına ( sabit hükümler kalesine ) gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap, selâmeti bul!

[1] Zümer suresi, 7.

[2] Bakara suresi, 286.

[3] Müslim, Birr, 14, 15; Tirmizî, Zühd, 52.

[4] Fetih suresi, 4.

Sende yorum yazabilirsin