“Mevlid, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğumu”

 

Mevlid, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğumuna, doğum yeri ve zamanına, Peygamber Efendimiz’in doğumu münasebetiyle yapılan mera­simlere verilen isimdir. Aynı şekilde yine Peygamber Efendimiz’in doğumunu anlatan manzum veya nesir eserlere de mevlid denir. Bu bağlamda Peygamber Efendimiz’in doğumuna ve bununla ilgili yapılan faaliyetlere “mevlid”, doğ­duğu aya “mevlid ayı” doğduğu geceye de “mevlid gecesi” denmiştir. Aslı “mevlid” olan bu kelime dilimizde “mevlüd” şeklinde de kullanılmıştır.

 

“Mevlid gecesi”ne, yani Peygamber Efendimiz’in dünyaya geldiği geceye, “Kadir gecesi, Mirâc gecesi, arefe gecesi, cuma gecesi” gibi mübarek gün ve geceler içerisinde ayrı bir önem atfedilmiştir. Hattâ Kadir gecesinden dahi üstün bir gece olarak kabul edenler vardır.

 

Peygamber Efendimiz’in doğum günü konusu, her şeyden önce Peygamber Efendimiz’in kendisinin bazı ifadelerinde, yani hadîs­lerde de yer almaktadır. Meselâ, kendisine pazartesi günü oruç tu­tulması konusu sorulunca “Ben o günde doğdum ve Kur’ân bana o günde indirildi.” şeklinde cevap vermiştir. Benzer soruyu Hazreti Ömer sorunca, ona da aynı cevabı vermiştir. Aynı şekilde İbn Abbas’tan, “Peygamber Efendimiz’in pazartesi günü doğduğu, peygamberliğin pazartesi günü geldiği, Mekke’den pazartesi günü hicret ettiği, Medine’ye pazartesi günü girdiği, vefâtına işaret sayılan âyetin pazartesi günü indiği ve pa­zartesi günü vefât ettiği” şeklinde bir hadîs de rivâyet edilmektedir.[1]

 

Peygamber Efendimiz’in doğum tarihi, tarihçilerin ve hadîsçilerin ortak görüşü olarak, “Fil Vakası” diye bilinen Ebrehe’nin Kâbe’yi yık­maya teşebbüs ettiği yılda, Ebrehe’nin Mekke’ye gelişinden elli gün önce; Kisrâ’nın saltanatının kırkıncı yılında; İran Kıralı Enûşirvân’ın saltanatının 42. yılında; Rebiülevvel ayının 12’si, Pazartesi günüdür. Bunun için daha ilk dönemlerden itibaren, “12 Rebiülevvel Pazartesi günü” her yıl düzenli olarak Peygamber Efendimiz’in doğum yıl dönümü olarak kutlana gelmiştir.

 

İlk önce şunu belirtmek gerekir ki, Peygamber Efendimiz döneminde, aynı şekilde Hulefâ-i Râşidîn ve Emevîler döneminde Peygamber Efendimiz’in doğumuyla ilgili olarak me­râsim niteliğinde herhangi bir faaliyet söz konusu değildir. Fakat Peygamber Efendimiz’in “doğum gününün” daha sahabî döneminde dillerde dolaştığı, buna dayalı olarak birtakım işlerin yapılmak istendiği düşüncesine rastlanmaktadır. Meselâ, takvim belirleme için yapılan müzakerelerde belirlenecek takvi­min Peygamber Efendimiz’in “doğum günü” ile başlatılmak istenmesi, “doğum günü” kavramının toplumun hafızasında nasıl yer ettiğini gösteren ve bunun bir önemi olduğunu ispatlayan ehemmiyetli bir husustur. Bunun için Mevlidin izleri Hazreti Ömer dönemine kadar dayandırılmaktadır.

 

Yine Hazreti Ömer dönemine ait olarak nakledilen şu bilgi oldukça önemlidir: Hızla artan Müslüman nüfu­sun ve özellikle çocukların eğitimi için okullar yapılmış, resmî öğret­menler atanmış ve Suriye’nin fethiyle birlikte haftanın her günü eğitim yapılmaya başlanmıştı. Şam’dan Medine’ye dönen Hazreti Ömer, aralarında eğitim gören çocukların da bulunduğu bir topluluk tarafından karşılanmıştı. Bu gün çarşambaydı. Hazreti Ömer, kendisini karşılayanlar arasında çocukları da görünce, karşılama günü olan o günü, yani çarşamba günü ile birlikte perşembe ve cuma gününü de tatil ilân etmişti. Ayrıca çocuklar için her yıl, Kurban Bayramında dört gün ve “mevlid gecesi” dolayısıyla da bir hafta tatil günü belirlemiş ve bunu devam ettirenlere hayır duada, kaldıranlara da bedduada bulunmuştur. Bu gelenek son asırlara kadar devam etmiştir.[2] Bu hususu destekleyecek, başka bilgiler de bulunmaktadır. Meselâ: Ebû Abdillâh Muhammed el-Lahmî es-Sebtî (öl.633/1236) adında Endülüslü bir tarihçi mevlidle ilgili bilgi verirken bahsi geçen tatil konusuna da değinmektedir. Mevlid faaliyetlerine karşı çıkan hocasına şöyle cevap vermektedir: “…Bu büyük günde, mevlid gününde, çocukların cami ve mekteplerdeki eğitimlerinin tatil edilmesini inkâr etmekte ve başka yerlerde insanların bu tatili yapmadıklarını sanmaktadır…”[3] Ebu Abdillah Muhammed es-Sebtî bu sözleriyle, Endülüs’te yapılan bu faaliyetlerin, Hicaz bölgesini kastederek Endülüs dışındaki ülkelerde de yapıldığını ve bu münasebetle mekteplerin tatil edildiğini hocasına hatırlatmak istemiştir. Ayrıca Hacca gidenlerin ve güvenilir seyyâhların Mekke’deki kutlamaları nakletmelerini de kendi görüşleri için delil göstermektedir. Zira Hazreti Ömer’e dayandırılan ve bu dönemlerde Endülüs’te uygulanan mekteplerin tatil edilmesi konusunun Mekke ve Medine’de uy­gulandığını belirten başka kaynaklar da bulunmaktadır.

 

Mevlid gününün sevinç günü olduğu gerekçesiyle II./VIII. asırda özellikle Bağdat yöresinde bazı tasavvuf erbabının Ramazan ve Kurban Bayramında olduğu gibi mevlid gü­nünde de oruç tutmadıkları nakledilir. Yani mevlid günü bir bayram olarak kabul edilmiştir.

 

Bunların dışında, günümüzdeki anlamda mevlid merâsimlerini ilk başlatanın kim olduğu, ne zaman, nerede ve nasıl başla­dığı konusunda fazla bilgi bulunmamaktadır. Ancak, III./IX. yüz yıldan itibaren İslâm dünyasına yayıldığı, resmî kutlamalar hâlinde her yıl düzenli olarak yapılan bu merasimlerin, Irak, Hicaz bölgesi, Yemen, Horasan (İran), Hindistan, Mısır, Mağrib (Fas, Tunus, Cezayir) ve Endülüs gibi Müslümanların yaşadığı hemen hemen her bölgeyi kapsayacak kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığı anlaşılmaktadır.

 

Bu kutlamalar içerisinde Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere’nin ayrı bir yeri olmuştur. Zira Peygamber Efendimiz’in doğduğu ev (mevlidü’n-nebî) yapılan merâsimlerin başlangıç noktası ve merkezi hâlinde idi. Mekke’de “Mevlid Sokağı” olarak bilinen sokakta bulunan ve Haccâc ibn-i Yûsuf tarafından el-Beyzâ diye isimlendirilmiş olan bu ev, daha sonra Hârun-i Reşîd’in annesi el-Hayzurân tarafından mescide dönüştürülmüştür. Bu mescit mevlid günü ziyarete açılır, mevlid geceleri burada vaaz ve nasihat verilirdi. Ünlü ilim adamlarından Alî el-Kârî Mekke’deki bu törenlere bizzat katıldı­ğını ve mevlid mahallini ziyaret ettiğini belirtir.[4] Medine-i Münevvere’de Peygamber Efendimiz’in Ravzasının önünde, mevlidlerin okunduğu da aktarılan rivâyetler arasında yer almaktadır.

 

Mevlid kutlamalarının en meşhuru Erbil kutlamalarıdır. Bu kutlamalar mevlid kutlamalarını düzenleyen ilk sultan, “Arap ve acemin mevlid ziyafetini yapan ilk sultan” olarak meşhur olan Erbil atabeyi Muzafferüddîn Gökbörü (öl.630/1232) tarafından ilk defa resmî hâle getirilmiştir. Önce başşehir Erbil, daha sonraları Musul’da da yapılmış olan bu kutlamalar ol­dukça görkemli bir şekilde düzenlenirdi. Bu kutlamalara uzak yakın her bölgeden fakihler, sûfiler, vâizler, kırâat âlimleri, edip ve şâirler katılırdı. Halk ve devlet adamlarının da katıldığı bu topluluğa ziyafet verilir ve özellikle yoksul halka büyük yar­dımlarda bulunulurdu. Bu arada vaizler veya hatipler konuşma yapar, askerler de gösteriler düzenlerlerdi. 12 gün süren bu faaliyetlerle halkın gönlünü kazanan Muzafferüddîn Gökbörü, aynı zamanda pek çok ilim adamının, yazar ve şairin teveccühünü kazanmıştır.

 

Endülüs’te Sebte ve Gırnata’da; Cezayir’de Tilimsan’da Zeytûniyye Câmii’nde düzenlenen mevlid merâsimleri pek meşhurdur. Özellikle Endülüs’teki kutlamalar aynı zamanda bir edebî yarışa dönüşmüştür. Mevlid için söylenen şiir veya kasideler ertesi yıl bir daha söylenmez ve birinci seçilen şiir veya kasidelere büyük ödüller verilirdi.

 

Mevlid kutlamalarının en fazla yaygınlaştığı bölgelerden biri de Mısır’dır. Burada Şia Mezhebi’ni benimsemiş olan Fâtımîlerin hâkimiyet sürmesi ve bu kutlamalar arasına Şîa Mezhebi’nin oldukça önem verdiği Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma ve Hazreti Hüseyin’in adına da mevlid törenlerinin ihdas edilmesinin büyük etkisi vardır. Ama mevlid kutlamalarının tamamen Fatımî geleneklerinden doğmuş olduğunu ileri sürmek doğru değildir.

 

Bu kutlamalar, Osmanlı­ Devleti’nde Süleyman Çelebi’nin “Vesîletü’n-necât” adındaki meşhur mevlidi ile kendini göstermektedir. Sultan 3. Murad zamanında resmî kutlama hâline getirilerek Osmanlılardaki teşrifât (protokol) içerisinde “Mevlid Alayı” adıyla yerini almış olan mevlid merâsimleri, Sultan 2. Ahmed döneminde zirveye ulaşmıştır. Osmanlı ilim adamları veya şeyhülislâmlar bağış yapma veya vakıf kurma gibi değişik şekillerde bu faaliyetleri desteklemişlerdir. Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’nin Rebîülevvel ayından Ramazan ayına kadar her hafta dergâhında mevlid okutması ve ziyafet vermesi, Şeyhülislâm Çerkez Halîl Efendi’nin mevlid okunması için büyük miktarda para vakfetmesi, Şeyhülislâm Hoca Sadeddîn Efendi’nin Sultan 3. Murad’ın vefatının yıl dönümü dolayısıyla Ayasofya Camii’nde okutulacak hatim ve mevlide katılması, ayrıca Mekke-i Mükerreme’de mevlid merâsiminde mevlidin okun­duğu kürsüye örtülmek üzere her yıl işlemeli değerli bir örtünün gönderilmesi, Osmanlılar’ın mevlid faaliyetlerine verdiği önemi gösteren en güzel örneklerdir. Mevlid dolayısıyla daha önce temas ettiğimiz tatil olayını Osmanlılar’da da görmekteyiz. Safer-1328/ Mart-1910’da Meclis-i Vükelâ’nın al­dığı bir kararla mevlid günü resmî tatiller arasına alın­mıştır.

 

Mevlidin Maksadı ve İçeriği

 

Müslüman toplumlarda gittikçe gelişen bir faaliyet olarak mevlidin maksadı konusunda önemli değerlendirmeler vardır. Genel kanaate göre mevlid ibadet olmaktan çok, dinî niteliği olan, birtakım iyilik­leri (hayır ve hasenâtı) ihtivâ eden içtimaî bir faaliyettir, yan­lışlara düşmemek kaydıyla bu faaliyetlerin sürdürülmesi toplum açısından faydalıdır. Bu maksada dayalı olarak pek çok hadîsçi, tefsirci, fıkıhçı, kıraat âlimi ve tarihçi bu kutlamaları yerinde ve güzel bir gelenek olarak görmüş ve teşvik etmişlerdir. – Bunlar da aynı şekilde bu kutlamalara sıcak bakmışlar, hattâ bunları teşvik etmişler ve bu faaliyetlere gösterilen tepkilere karşı, bunları savunan veya bu faaliyetleri teşvik eden eserler yazmışlardır. Özellikle İbn Hacer el-Heytemî, “Mevlid, Kur’ân okuma, Peygamber Efendimiz’e salât ve selâm getirme, şiir vs. okuma ve fakirlere iyilik ve ihsanda bulunmaktan ibarettir.” diyerek bu maksadı “yazılı kurallar” hâline getirmeye çalışmıştır. Mevlidi çok önemli bir içtimaî değer olarak değerlendiren İbn Hacer’e göre, bu faaliyetlerin iyi taraflarının ön plâna çıkarılması ve esallallâhu aleyhi ve sellema aykırı hususların da yapılmamasına dikkat edilmesi gerekir. Böyle olduğu takdirde güzel bir şey olur. Bu görüşleri aynen aktaran Celâlüddîn es-Süyûtî bu konuyu hararetli bir şekilde savunmakta ve karşı çıkanlara, kısa fakat kesin ve açık ifadelerle şöyle cevap vermektedir: “Bunlar Peygamber Efendimiz’e olan sevgi ve saygının ifadesi, bir sevinç göste­risi olduğundan yapanın mükâfat alacağı bir yeniliktir, bunlardan fazla bir şey yoktur.” Mevlidin maksadının, Peygamber Efendimiz’e olan sevginin yaygınlaştırılması olduğunu belirten Süyûtî, bu kutlamaları yaygınlaştıran Muzafferuddîn Gökbörü’yü de minnetle anar.

 

Osmanlı mutasavvıf ve ilim adamlarından Abdurrahmân İbn-i Yakûb Çelebi, mevlidin maksat ve muhtevasını daha sistematik bir şekilde izah etmeye çalışmıştır: “Mevlid, konusu itibariyle, Peygamber Efendimiz’in hayatını konu alan siyer (tarih) ilminin bir parçasıdır. Rebîülevvel ayında Müslümanların dünyevî ve uh­revî iyilikler elde etmek maksadıyla toplanıp Kur’ân okuma, salât ve selâm getirme, Peygamber Efendimiz’in üstünlüğünü anlatan şiir vs. okuma; iyi­lik ve ihsanda bulunma, sevinç gösterileri yapma, yemek ve tatlı yedirmeden ibarettir.” Ona göre mevlidin “hükmü” yani esası ve gayesi Peygamber Efendimiz’in doğumu münasebetiyle sevinmek; “rüknü” yani icra şekli ise Kur’ân okuma, Peygamber Efendimiz’e salât ve selâm getirme, Peygamber Efendimiz’in doğuşuyla ilgili şiir ve methiyeler okuma, iyilik ve ihsanda bulunmaktır. Buna göre mevliddeki asıl maksat, Peygamber Efendimiz’in doğumu vesilesiyle sevin­mektir.

 

Endülüs kutlamalarında da aynı maksadı görmekteyiz: “Mevlid gecelerini ihyâ etmemiz gerekir, bu konudaki sözlerimiz ve yaptıklarımız güzeldir; Biz muhtaçları do­yurur, çıplakları giydirir ve bunların ailelerine yardım ederiz.” şeklindeki ifadeler, mevlidin maksadını açıkça belirtmektedir.

 

Osmanlılar dönemindeki pek çok ilim adamı da konuya olumlu açıdan bakmıştır. Edirne müftüsü olarak tanınan Mehmed Fevzi Efendi, mevlid okutmanın güzel bir âdet olduğunu ispat etmeye ve karşı çıkanlara cevap vermeye çalışmıştır. İbn Hacer el-Heytemî, Süyûtî ve İbn Kesîr gibi ileri gelen ilim adamlarının görüş birliği içerisinde bulunmalarını kendisi için önemli bir delil sayarak mevlidin koyu bir savunucusu olmuştur. Ayrıca masraflarını bizzat kendisi karşılayarak Medine-i Münevvere, Kayseri ve Edirne’de mevlid okunmasını sağlamıştır.

 

Arapça veya Farsça yazılmış yüzlerce mevlid yanında, Erzurumlu Mustafa Darîr’den Beyzâde Mustafa Efendi ve Edirne Müftüsü Mehmed Fevzi Efendi’ye kadar, pek çok ilim adamı, şair ve edip tarafından pek çok Türkçe mevlid yazılmıştır. Ancak bunlar içerisinde Süleyman Çe­lebi’nin kaleme aldığı “Vesîletu’n-necât” adlı mevlid diğer diller de dâhil olmak üzere bütün mevlidler içerisinde mühim bir değere sahiptir.

 

Düzenlenen mevlid tören­lerine yasak hususların karıştırılmaması kadar, mevlid olarak okunan metinlerin sıhhati ve kaynağı da önemlidir. Mevlide konu olan bilgilerin kaynağı birinci derecede hadîs külliyatına, siyer kitaplarına ve daha sonra da tefsir kitaplarında aktarılan güvenilir rivayetlere dayanmalıdır. Zira mevlidde yanlış ve mesnetsiz bilgileri aktaranlar veya bunları mevlid olarak takdim edenler şiddetli bir şekilde eleştirilmişler, hattâ “yalancı, uydurmacı” diye vasıflandırılmışlardır. Peygamber Efendimiz, daha doğduğu andan itibaren övülmeye başlanmıştır: “Bana bu güzel ve zarif çocuğu veren Allah’a hamd olsun!” diyen dedesi Abdulmuttalib’in, ve “Sen doğunca dünya ışığa büründü ve Sen’in nûrunla ufuklar aydınlandı.” diyen amcası Hazreti Abbas’ın deyişleri bunlardan sadece birkaçıdır.

 

İslâmiyet’in gelişinden sonra ise pek çok Sahâbî şâir O’nu övme için yarışmışlardır. Bu methiyelerin bir kısmında Peygamber Efendimiz’in doğumu, kasidenin bir kısmı, parçası olarak dile getirilir, yani bununla sınırlıdır. Ancak zamanla Peygamber Efendimiz’in nûrunun yaratılışıyla başlayıp vefâtıyla son bulan mevlid konusuna, fizikî ve ahlâkî özelliklerini tasvir eden “şemâil” konuları da dahil edilmiştir. Safiyyuddîn el-Hıllî’nin “Sen’in doğumun hürmetine ateşler söndü ve sevinçten saraylar çöktü.” diyerek başladığı veya ünlü mutasavvıf şair Busîrî’nin Kasîde-i Bur’e adlı ünlü kasidesinde dile getirdiği gibi pek çok şair, Peygamber Efendimiz’in doğumunu ve doğumu anındaki harikulâde olayları büyük bir ustalıkla anlatmaya çalışmışlardır.

 

Mevlide genelde “Daha levh-i mahfûz ve kalem yok iken ve gökyüzü daha yükseltilmemiş iken O, vardı.” veya “Muhammed’in nûru, yıldızların burçlarında dolaştığı gibi, annesinden zuhur edinceye kadar, tertemiz, yüce ve şeref sahibi kişilerde dolaşmaya devam etti.” şeklinde Peygamber Efendimiz’in “nûru”nun dile getirildiği bir girizgâhla başlanır. Güneşe, dolunaya veya yıldızlara benzetilen bu “nûr” karanlıkları ve cehaleti yok eden, bütün kâinatı aydınlatan bir sembol olmuştur. “O öyle bir Habîb’dir ki, güneş, ay ve yıldızların nûru O’nun nûrundan yaratılmıştır.” ve “Şüphesiz Peygamber Efendimiz kendisiyle aydınlığa ulaşılan bir nûrdur.” “Hidâ­yet sabahı” doğan ve bütün kâinatı kuşatan bu “nûr” ile yeni bir zaman başlamıştır. Peygamber Efendimiz’in doğuşu, güneşin doğuşuna veya sabahın o ilk parlaklığına, yüzü dolunaya veya güneşe benzetilerek bununla aynı zamanda İslâmiyet’in doğuşuna işaret edilmiştir.

 

Hazreti Âmine’nin hâmile iken, hamileliğinin her ayında bir peygamberin “Çocuğunun ismini Muhammed koy!” şeklindeki telkin ve müjdelere; meleklerin sevincine şahit olması gibi hususlar özenle işlenen konular arasında yer almaktadır. Aynı şekilde doğumun gerçekleştiği esnada (vilâdet kısmında) anlatılan bilgilerin tamamı Hazreti Âmine’nin doğum esnasında gördüğü rüyaya dayanır. Peygamber Efendimiz “… Ben, babam İbrâhim’in duası, İsâ’nın müjdesi ve annem Âmine’nin gördüğü rüyâ (üzere)yim.”[5] sözüyle de buna işaret etmiştir.

 

Peygamber Efendimiz, “İlkbahar” anlamına gelen “Rebîülevvel” ayında doğduğundan Rebîülevvel kelimesi de ayrı bir önem kazanmıştır. Ay ve mevsim için kullanılan bu ad, aynı zamanda Peygamber Efendimiz için de kullanılmıştır. “Üç ilkbahar”ın bir araya gelmesiyle, yani ilkbahar mevsiminde, ilkbahar ayında “İlkbahar”ın doğumuyla bütün güzelliklerin ve iyiliklerin buluştuğu ve bununla bütün kâinatın sevince büründüğü dile getirilir:

 

“Rebîülevvel ayında ve bahar mevsiminde kalbler için bahar olan (O) Zât doğdu,

O bir bahardır! Hem de nasıl bir bahar!

 

Güzel kokusu burcu burcu yayılır; insanlar arasında yürüyen bir bahar!

Sayesinde umut çınarlarının yeşerdiği bir bahar;

 

(Âhirette) eli küçükler (güçsüzler) için şefaatçi olan bir bahar!

Cömert toprakların fışkırmaya başladığı bir bahar;

 

Semanın bereket yağdırdığı bir bahar,

İşte O’nun ismi Hâmid, Ahmed, Mustafa;

 

O, Hamîd (övülmüş), (şanı) yüce, yücelerin yücesi olandır.”

 

Bir başka yerde:

“O gecede bütün insanlığı sevinç kapladı ve o gecede cennetin sarayları süslendi,

Bu bize sevinç getiren ilkbahardır; o, güzellikte bütün zamanlardan üstündür,

Zira onda, kendisinden yardım istenen ve Azîz olan Allah’ın Rasûlü Mustafâ’nın doğumu vardır.”[6]

 

Mevlidlerde, Peygamber Efendimiz’in doğumuyla bütün kâinatın sevindiği, meleklerin bu sevinci doğuya, batıya ve bir de Kâbe’nin üzerine diktikleri sancaklarla bütün kâinata ilân etttikleri dile getirilir. Bu arada fizikî güzelliği, ahlâkı, güzel konuşması, vefâkâr, kalben ve ruhen temiz, sabırlı, eziyetlere karşı son derece dayanıklı, Allah katında en yüce makama sahip oluşu, halk arasında “Emîn” birisi olarak tanınması ve sevilmesi, soyunun üstünlüğü, sırasıyla işlenen önemli konular arasında yer almaktadır.

 

Özellikle ilk dönemlerde ferdî okunan mevlidlerin daha sonraları mevlidhanlar tarafından topluluğun/halkın huzurunda âhenkli bir şekilde (nağmeli) okunduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla mevlidin okunuş şekli için de belirli usüller konmuştur. Mevlid merasimlerine Kur’ân okunarak başlanması usül hâline gelmiştir. İlk önce Kur’ân-ı Kerîm’den

 

اَوَلاَ يَرَوْنَ اَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ فِى كُلِّ عَامٍ مَرَّةً اَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لاَ يَتُوبُونَ وَلاَ هُمْ يَذَّكَّرُونَ * وَاِذَا مَا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ نَظَرَ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ هَلْ يَرٰیكُمْ مِنْ اَحَدٍ ثُمَّ انْصَرَفُوا صَرَفَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَ يَفْقَهُونَ * لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَريِصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنيِنَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ * فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لاَ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظيِمِ *

 

“Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belâya çarptırılıp imtihan ediliyorlar. Sonra ne tövbe ederler, ne de ibret alırlar; Bir sûre indirildi mi, “Sizi bir kimse görüyor mu?” diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışıp giderler. Anlamayan bir toplum olmalarından dolayı, Allah onların kalblerini çevirmiştir; Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir; Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “Bana Allah yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, yüce Arş’ın sahibidir.”[7] âyetleri okunarak başlanır. Daha sonra diğer bölümlere geçilir. Peygamber Efendimiz’in soyu ve nesebi, yaratılışı, soyu ve soyunun üstünlüğü; babası Abdullah ile annesi Âmine’nin evliliği ve bu konuda cereyan eden bazı olaylar; Hazreti Âmine’nin hâmilelik dönemi, annesinin gayptan duyduğu sesler, aldığı müjdeler ve gördüğü rüyâlar ve son kısımda doğum hâdisesi (vilâdet) ve bu esnada meydana gelen olaylar, süt anneye verilişi dile getirilir. Mevlid kısa bir duâ ile son bulur.

 

Mevlidin en önemli hususlarından biri “ayağa kalkma” olayıdır. Mevlidin velâdet kısmı okunduğu esnada Peygamber Efendimiz’in dünyaya geliş ânını sembolize eden ve Süleyman Çelebi’nin “Doğdu ol saatte O Şah-ı Rüsül” şeklinde ifade ettiği sözler okunur okunmaz tazim için ayağa kalkılır. Bu ayağa kalkma işini ilk defa VIII./XIV. asırda Takıyyüddîn es-Sübkî adında mutasavvıf ve dindar bir ilim adamının başlattığı nakledilir. İleri gelen ilim adamlarının da bulunduğu Emeviye Camii’nde okunan mevlid esnasında mevlidhân, bir şâirin:

 

“En güzel yazı yazan eller, altın harflerle Muhammed Mustafa’ya methiye yazsa azdır,

İleri gelen kişiler, O’nun adını duyduklarında saflar hâlinde ve topluca ayağa kalksa azdır.”

mealindeki beyitleri okununca Takiyyüddîn es-Sübkî hemen ayağa kalkmış ve diğer dinleyiciler de ona uyarak hemen ayağa kalkmışlardır. Bundan sonra gelenek hâline gelen bu husus, böylece devam ettirilmiştir.

Mevlid oldukça sade ve anlaşılır bir şekilde, halkın anlayacağı bir üslûpta yazılmıştır. Bununla birlikte dinleyici için cazip olan hoş karşılanan üslûp ve sanat özelliğini hiçbir zaman kaybetmemiştir. Meselâ Peygamber Efendimiz’in dünyaya gelişini, şu güzel ifadelerle bütün kâinata ilân etme gibi bir sesleniş vardır:

“Bu, kalbimi sevgisiyle doldurandır,

 

Bu, (sevgisinden dolayı) gözlerimin uyumadığı kişidir,

Bu gözleri sürmeli, Bu Mustafa’dır;

 

Bu, yüzü güzel, Bu biricik olandır,

Bu, nitelikleri üstün, Bu Murteza’dır,

 

Bu Habîbullah’tır, Bu Efendimiz’dir.”

 

Sonuç olarak, Peygamber Efendimiz’in doğum günü için özel bir kavram hâline gelen “mevlid” başlangıcından kısa bir süre sonra resmî kut­lama hâlini almış ve İslâmî geleneğe uygun muhtevası ve sınırları belli sosyal bir faaliyet olarak sürmüştür. Bu kutlamalar aynı zamanda ilmî ve edebî faali­yetleri de beraberinde getirmiştir.

Hatice Başkan

Dipnotlar

 

[1] Bu konuda geniş bilgi için bkz. Sahihu Müslim, II, 819; Müsnedu Ahmed, V, 297; Sünenü’l-Beyhakî, IV, 300.

[2] Abdu’l-Hay el-Kettânî, et-Terâtîbu’l-idâriyye (Nizâmu’l-hüûmeti’n-nebeviyye), Beyrut, tsz. (2. Baskı), II, 200.

[3] Ebu Abdillah Muhammed, ed-Durru’l-munazzam fî mevlidi Nebiyyi’l-muazzam, vrk. 12/a.

[4] Alî el-Kârî, el-Mevridu’r-revî fî mevlidi’n-Nrbî, vrk.3/a.

[5] el-Müstedrek ala’s-sahîhayn, II, 453.

[6] Afîf b. Nûr Celâl, Mevlidu’n-Nebî, vrk. 173/a.

[7] Tevbe Sûresi, 126-129.

Sende yorum yazabilirsin