Müminleri Annesi Hazreti Ayşe Anamız

“Sîmâları cennetteki hûrilerin yüzleri kadar uhrevî, bakışları meleklerinki kadar derin, duyguları da ruhânîlerinki kadar durudur annelerin”. Onlar her başa tâç, her derde ilâçtır ve cennet de ayaklarının altındadır annelerin. Fakat o anneliğin üstünde öyle bir annelik makamı vardır ki o makama sadece Kâinatın Efendisi’ne zevce olmakla ulaşılır. Evet, Efendimiz’in eşleri Kur’an’ın beyânıyla “mü’minlerin anneleri”dir. İşte o annelerden birisi de Hazreti Âişe’dir. Kadınlık âlemi, bütün Ezvâc-ı Tâhirat’a çok şey borçludur; husûsiyle de: “Dininizin yarısını şu Hümeyrâ’dan alın” hadisîyle anlatılan Hazreti Âişe Validemiz’e borçludur. Nasıl olmasın ki babası Efendimizin yâr-ı gârı (mağara arkadaşı), Sıddıklar Seyyidi Hazreti Ebû Bekir, annesi cemâli ve kemâliyle cennet hûrilerine benzeyen Ümmü Rûman.

Amr b. As Hazretleri Efendimiz’e soruyor; “İnsanlardan en çok sevdiğin kimdir yâ Resûlallah?” Efendimiz: “Âişe” diye cevap veriyor. “Peki, Erkeklerden kimdir yâ Resûlallah?” Efendimiz: “babası” diyor. Evet, O Sıddık’ın kızı Sıddıka’ydı. Hazreti Âişe gözünü Hâne-i Saâdet’te açtı. Efendimiz, Medine’ye hicret buyurur buyurmaz, bu hâneye girdi ve on yılını Efendimiz’le geçirdi. Allah Rasûlü, çok gecelerinde O’nun yanında kaldığından, bu derin zekâ, firâset ve fetânet sahibi kadın, aile hayatına ait hemen bütün husûsiyetleri Rasûlullah’tan öğrendi ve bunları kadınlık âlemine taşıdı. Fıkıh, tıp ve şiir konusunda devrinin âlimlerindendi. Aynı zamanda bir müçtehiddi.

Yalınız bir peygamber zevcesi olması değil Hatemül Enbiya a.s.m. ın zevcesi  olması hasebiyle ibadet hayatı da dolu doluydu. Bayramlar hariç yılın diğer günlerini oruçlu geçirirdi. Urve b. Zübeyr Hazretleri naklediyor: Bir gün sabahleyin Hazreti Âişe’nin evine uğradım ve kendisine selam verdim. Baktım namaz kılıyor, tesbih çekiyor, dua ediyor, ağlıyor ve devamlı şu âyeti okuyordu; “Şükürler olsun ki Allah bize lütufta bulundu ve bizi, o kavuran ateşten korudu.” Ben çıktım, bir takım ihtiyaçlarımı karşılamak için çarşıya gittim. Sonra tekrar geldim, baktım ki yine namaz kılıyor ve ağlıyordu. Vahyin sağanak sağanak yağdığı bir evde yaşıyordu ve devamlı mâneviyât solukluyordu. Günümüzün insanlarına ders verir mâhiyette de şu sözü söylüyordu: “Bir kimse tek olmasından dolayı yalnızlık hissediyorsa bu, Rabbine olan ünsiyetinin ve yakınlığının azlığı sebebiyledir”.

Hazreti Aişe’nin, Ezvâc-ı Tâhirat arasında çok önemli bir hususiyeti vardır. Rivâyet ettiği hadislere bakarak, dinimizin büyük bir kısmının O’nun vasıtasıyla bize ulaştığı söylenebilir. Başta da ifade edildiği gibi Hazreti Âişe bütün mü’minlerin annesidir. Hazreti Ebu Bekir de bu mülâhazayla bağrında besleyip büyüttüğü kızı Hazreti Âişe’ye “anam” diye hitâp ediyordu.

Hazreti Âişe gibi çok zeki bir nâdire-i fıtrat, dâvâyı nübüvvete tam vâris olabilecek yaradılışta idi. İzdivaçtan sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleriyle kat’iyen sübut bulmuştur ki; O muallâ varlık, ancak Nebi zevcesi olabilirdi. Zira O, yerinde en büyük hadisci, en mükemmel tefsirci ve en nâdide fıkıhcı olarak kendini gösteriyor, zâhir ve bâtın-ı Muhammedi (Sallallahu aleyhi vesellem) emsâlsiz kavrayışıyla, bihakkın temsil ediyordu.

Efendimize rüyasında, O’nunla izdivaç yapacağı iş’âr ediliyordu; melek ipekten bir örtü içinde O’nun sûretini getiriyor; Efendimiz’e “Bu senin müstakbel zevcen” diyordu ve muallâ annemiz henüz gözlerine başka hayâl girmeden de Peygamber hânesine kadem basıyordu.

Hazreti Âişe kulluğu adına hiçbir zaman kendini yeterli görmemiş ve pek çok sahabi gibi hayatı boyunca hep nifak endişesi taşımıştı. Fakat birgün kendilerinde nifağın her çeşidi bulunan münafıklar o paklardan pak dâmene iftira atmışlardı. Bu olayın tesiriyle Hazreti Âişe günlerce evinden çıkamadı. Münafıklar şahsiyetlerinin gereğini sergiliyor ve attıkları çamuru sağa sola bulaştırıyorlardı; öyle ki Efendimiz Hazreti Âişe’ye: “Böyle birşey var mı?” diye sormuştu. Hâdiseyi anlatan Hazreti Âişe: -Şokun tesiriyle Hazreti Yakub’un ismini unuttum- Yusuf’un babasının dediğini derim: “Sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arzediyorum” diyor.

İslam tarihine “tahyîr hâdisesi” diye konu olacak bir olay vuku’ bulmuştu. Bizi aşan bir mesele olmakla birlikte, ihtimal Efendimiz’in hanımlarından bazıları, belki zaruri ihtiyaçlarını daha rahat karşılayabilecekleri bir hayat istemişlerdi. Allah Rasûlü de hanımlarını, kendisiyle birlikte yaşayıp yaşamama mevzuunda muhayyer bırakmıştı. Allah Rasûlü ilk defa Hazreti Âişe Validemiz’i çağırdı ve O’na: “Seninle bir şey görüşmek istiyorum ama, baban ve annenle konuşmadan karar vermekte acele etme” dedi. Efendimiz şu âyeti okudu “Ey peygamber! Hanımlarına söyle: ‘Eğer dünya hayatı ve onun zînetini istiyorsanız, gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Eğer Allah’ı, peygamberini ve âhiret yurdunu istiyorsanız bilin ki, Allah içinizden iyi davrananlara büyük ecir hazırlamıştır.” Hazreti Âişe: “Ya Rasûlallah! Ben ana ve babamla bu mevzuda mı konuşacağım? Vallahi ben Allah ve Rasûlü’nü tercih ediyorum” dedi.

Efendimiz rahatsızlığı esnasında Hazreti Âişe’den dua talebinde bulunurdu. Hayatının son günlerinde de diğer hanımlarından izin almış ve Hazreti Âişe’nin odasına geçmişti. Hazreti Âişe de O’nun elini avucunun içine alır, o ele tevessülle dua ederdi. Efendimiz dünyadan ayrılmıştı. Hazreti Âişe bundan sonra hep hicranla yaşadı ve 57 yaşında da vefât etti. Cenazesini kendisi gibi bir hadis üstâdı olan Hazreti Ebû Hüreyre kıldırdı. (Fatih Harpcı)

Kardeşlerle paylaşmak için Nakleden: Abdülkadir Haktanır

 

Sende yorum yazabilirsin