Neden Düştük Bu Hallere Ey Milletim..!

Dün cihan devletlerini hayrette bırakarak hak ve adalet terazisinde muazzam medeniyetler kuran, başka iklimlere ilim irfan götüren, kardeşlik ve muhabbetin sembolü olan bu milletin evlatları; bugün neden bu cehalete ve zulümlere maruz kaldı?

Aynı Adem(a.s) Babanın çocukları olduğumuz halde, neden bu felaketlere maruz kaldık?

Hangi fiil ve düşüncelerle kadere fetva verdik ki; her biri sadece dünyamızı değil, aynı zamanda ahiretimizi de bize kaybettirecek bir derecede olan musibetlere giriftar olduk?

Yüce Rabbimizin “Doğunun da, Batının da ve ikisi arasındaki her şeyin Rabbi O’dur. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?” diye hitap ettiği biz kulları; daha ne zamana kadar deve kuşu misali, cehalet ve tembelliğimizi bir özür kabul ederek; irade ve aklımızı kullanmayarak birilerinin oyunlarına alet edeceğiz…

Bütün bu soru ve sorunların kaynağını, tek bir yerde ve uzaklarda aramamak gerek..

Bir kahraman ya da suçlu arıyorsak, evvela aynaya bakmak lazım.

Zamanında ekilen müfsid tohumlar, şimdi mahsulat verdi.. bu şikayet niye..

Zamanında nemelazımcılık ve tembelliğimizden ekilmeyen tohumlar için ise.. bu isyan niye..

Aynen öylede, şimdiki tohumların mahsulü dahi ıslah olmazsa, elbette tokatları çok daha dehşetli olacak..

İşte bizde geçmiş ve gelecek arasında bir köprü vazifesi görmek adına, gidip geleceğiz..

Evvela nefis muhasebesiyle başlayacağız ki; nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez..

Yapmadıklarımızla kimseyi sorguya çekmeye hakkımız yok..

Ayrıca yapmadıklarımızın muhasebesini, dünya hayatının yaşam aynasında yapmak suretiyle; memleketimiz adına yapmamız gerekenlerin de bir nevi plan ve programını yapmış olacağız..

Zira geçmiş, geleceğin aynasıdır; Evvela bizde, bizden başlıyoruz..

Taki Hakk adına hakkıyla vazifemizi yaparak; değerli ama sahipsiz bir kavmin evlatlarına olan vefa borcumuzu ödeyebilelim..

En temel ve hayati olan sorun ki; İslam Dinine karşı olan lakaydlık ve ihanete varan ihmalkarlığımızla başlayalım..

Sahte kahramanlar peşinde koşuşturmaktan ve evimizi bir nevi manevi cehenneme çeviren haram eğlencelerin kaynağı günahvizyona olan bağımlılığımızdan; beş vakit farz namazı kılmak aklımıza gelmez oldu..

Allah(c.c), Peygamber(s.a.v) ve kutsallar adına ne varsa artık tanımaz olduk..

Che Guevara’yı, Mao ve Lenin’i tanıdığımız kadar; peygamberimiz(s.a.v) başta olmak üzere insanları dünya ve ahiret saadetine davet eden İslam elçilerini tanımaz, bilmez olduk..

Kitapsızlık ve Mezhepsizlik bir veba, bir taun gibi dört bir yanımızı sarmış; bedenlerimiz ruhsuz ve nursuz olarak birer iki ayaklı cenazeye dönüşmüş..

Din adına ne varsa cami ve medreselerde mahsur kalmış; evimize ve işimize uğramaz oldu..

Bir futbol takımının oyuncuları kadar bilinmeye ve hatırlanmaya değer değil; İman’ın ve İslam’ın şartları..

Kıymetsiz ve de hatırlanmaz oldu; hatırlanmaya ve değer verilmeye adanmış ne varsa..

Gündüzleri aş/iş derdiyle, akşamları da zalimlerin satranç oyunları hükmündeki siyaset cereyanlarıyla ya da bir futbol maçı ya da oyun, eğlence misali faydasız malayaniyat ile meşgul olarak günümüzü bad-i heva zayi ettik..

Günlük hayatımızda; ne dünyamıza, nede ahiretimize menfaati olmayan ne kadar şey varsa; yer verdik bu şeytani oyun ve eğlencelere hayatımızda cömertçe..

Dünyaya geliş gayemizden bizi saptıracak spor/siyaset/kahve/cafe sohbet kültürlerine talip olmakta cömert davrandık; Rahmani sofraların kurulduğu medrese ve camilere müşteri olmakta çokta gönüllü değildik..

Öyle ya ne de olsa ahiret hayatı burada kazanılacaktı; bizde öyle yaptık cümbür cemaat cehenneme ehil olmak adına ne yapılması gerekiyorsa geri durmadık..

Helal/Haram hassasiyetimize ne oldu; yeter ki gelsin dünyevi kazanç adına ne varsa para, mal, mülk..

Büyük/Küçük günah kaygımız nerede; -Haşa- Allah(c.c) ne de olsa her günahımızı affedecek Ğafur-ur Rahim değil miydi..

Nefis, şeytan ve kötü arkadaşlar üçlüsü bütün bu hakikatları bizlere hatırlatmazdı elbet..

Ama Allahı hatırlatan o azlar vazife başındaydı her daim..

Cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir; hakikatını haykırıyordu nefis ve şeytanımıza…

Cennet adam istediği gibi, cehennem dahi adam ister; gerçeğini fısıldıyordu bizleri yoldan çıkarmakla meşgul kötü arkadaşlarımıza..

Nerede kaldı Selahaddin Eyyubiler, Ahmedi Haniler, Bediüzzamanlar…

Onlar ki bu toprakların medar-ı iftiharları olan birer İslam kahramanıydılar..

Milliyetleri için değil, İslamiyet bayrağını dünyanın dört bir yanında dalgalandırmak adına, fani hayatlarını ibka ettiler..

Darağaçları, hapisler, sürgünler derken hep İslam ümmetinin maddi ve manevi kurtuluşu için dünya lezzetleri namına bir şey bilmediler..

Aynen öylede bizlerde bilemedik Allah’ın seçkin kullarını; karnı tok ruhu aç bir vaziyette bilemezdik zaten..

Bizler maalesef bu din-i mübine karşı, kahraman ecdadımızın gösterdiği fedakârlık ve hassasiyeti göstermeyerek, miraslarına sahip çıkmadık..

İslam kültür ve medeniyetinden uzak olmakla birlikte, bizden olmayan nice sahte kahramanlar türettik ve gözü kapalı bir şekilde arkalarından gitmek suretiyle dünyamızı da ahiretimizi de böylece kaybedip, hayatımızı yaşanılır olmaktan çıkarıp azap bir hale getirdik..

Çok uzaklara değil, yakın tarihimizde Kürdistanın sarp kayalıklarından kopup çıkarak; eserleriyle tüm dünyaya meydan okuyarak İman, Kur’an ve İslamiyet nurlarını yaymak suretiyle; tüm bir insanlığı küfür zulümatından aydınlıklara çıkaran Bediüzzaman hazretlerine sahip çıkamadık..

Kürtlerin bağrından çıkmış bu zatın, Tüm dünyada Kur’andan sonra en fazla okunan Risale-i Nur eserleri; kürtçe dahil 60’a yakın dile tercüme edilmesine karşın; diğer milliyetlerden insanlarla karşılaştırıldığında ne derece bu nurlu eserleri okuyarak sahip çıktığımızı elbette sorgulamak gerekmez mi..

Nedense hayatımızda Bediüzzamanla buluşmaya sıra gelmiyordu; İslam adına ne kadar kahraman varsa bütününe ilgisiz kalıp istifade etmediğimiz gibi..

Zira bizler Can damarımızı koparan, kanımızı içen en büyük düşmanımızı dost zannedecek kadar; ilim, fazilet ve ahlaktan uzaklaşarak cehalet bataklığında perişan olmuştuk…

İslamiyetin görüntüden ibaret olan kabuk hükmündeki kışrına vakf-ı nazar ederek; yaşanabilir doğru İslamiyet hükmündeki lübbü olan özünden fersah fersah uzaklaştık..

Ferdî ve içtimaî hayatımızda ona layık olduğu mevkii veremedik.

Anne-Babadan gelen taklid-i bir imanı yeterli görerek; hakiki kurtuluş ve dünyevi saadet reçetelerini bizlere sunan Kur’an ve onun bu zamandaki en kuvvetli tefsirleri olan risale-i nurlara kulağımızı kapatarak, bu nurlu hakikatleri okumayarak görmemezlikten geldik..

Ecdadımızın tetkik ve tahkik ile yaşadığı İslâmiyet’i bizler taklit etmekle yetindik. Yaratılışımızın ulvi gaye ve vazifelerini unuttuk.

Onlar ise bu dini hakkıyla anlayıp kavrayarak; ferdî ve içtimaî hayatlarına tatbik etmişlerdir.

Onun getirdiği nur-u hakikati kabul ederek sırat-ı müstakimde yürümüşlerdir.

Kendilerini zulmetlere, felaketlere doğru sürükleyen ihtilafların, menfi milliyet gibi hurafelerin kapılarını kapatarak Kuran’ın getirdiği uhuvvet, muhabbet, şefkat gibi meziyetleri neşvü nemalandırıp yaşattılar.

Evet, onlar kendilerini ittifaka, saadete, refaha, huzura, şefkat ve izzete yükselten bu meziyetlerin aşığı idiler.

Biz ise, İslamiyet’in getirdiği bu meziyetlerin bu hakikatlerin ehemmiyet ve kıymetini takdir edemedik, belki de tahkir ettik, önlerine set çekerek; günlük hayatımızda İslam adına ne varsa kapı dışarı ettik..

Evet, bizler maalesef İslamiyet’in öz cevherine inemedik, ruhunu kavrayamadık, gaflet uykusuna daldık.

Hasis ihtirasların peşine düşmekle; Sefahat ve eğlencelerin kucağına atıldık.

Tarihimizden, mazimizden koparıldık, milleti millet yapan değerleri kapı dışarı attık.

Her şeyi menfi ırkçılık üzerine bina etmeye çalıştık; bu bakımdan millet fertleri arasında nifak ve şikak yer aldı.

Neticede işte bugünkü felaketlerle pek tabii olarak karşı karşıya geldik.

Yıllardan beri bu milletin üzerine çöken cehalet bulutları gün geçtikçe kesafetini artırarak terör ve anarşi gibi böyle korkunç bir neticeyi tevlit etti.

Bir milletin mevcudiyetini kemiren, bünyesini sarsan yegâne sebep cehalettir.

Bütün fenalıkların menbaı, hastalıkların sebebi, bütün felaketlerin amili cehalettir.

Zulüm ve istibdadın en metin istinatgâhı cehalettir.

İnsaniyetin en korkunç düşmanı cehalettir.

Cehalet, bütün rezalet ve ıstırapların menbaı ve madenidir.

Mevhibe-i İlahiyye’nin en hayırlısı ilim ve irfan olduğu gibi; musibetlerin en şerlisi de cehalettir.

Siz eğer bunları işittiyseniz, işte biliniz bizim yegâne çaremiz şudur ki:

Birincisi; adalet, maarif ve okumaktır.

İkincisi; ittifak ve milli muhabbettir.

Üçüncüsü, herkes kendi işini bizzat kendisi yapsın, sefiller gibi başkasının kudretinden ümit beklemesin ve sırtını hiçbir vasiye dayamasın. 

Son olarak da:

Okumak, okumak, okumak!..

El ele vermek, el ele vermek, el ele vermek!..

Hasan Tayfur / nusaybinim.com

Sende yorum yazabilirsin