Osmanlılarda Peygamber sevgisi ve sünnet algısı (3)

Bir zamanlar Sultan I. Ahmed, Peygamber Efendimiz’in mübârek ayak izinin (Kadem-i Şerîf) bulunduğu bir taşı Mısır’daki Sultan Kayıtbay Türbesi’nden aldırıp İstanbul’a getirtmiş ve Eyyûb Sultan Câmi’ine koydurmuştu. 

Sultanahmed Câmii tamamlanınca, Kadem-i Şerif yeni camiye nakledildi. O gece Sultan Ahmed bir rüyâ gördü…

Bütün pâdişâhların toplandığı yüce bir dîvanda Peygamber Efendimiz hâkem makamında oturmuş Sultan Kayıtbay’ı dirliyor:

“Türbemi ziyârete vesîle olan Kadem-i Şerîf’inizi kendi câmiine nakleden Sultan Ahmed’den dâvâcıyım! Hakkımın alınmasını talep ediyorum.” 

Peygamber Efendimiz, dâvâcıyı dinledikten sonra, Sultan Ahmed’e soruyor:

“Söyledikleri doğru mu?”

“Doğrudur ya Resulallah!”

“O zaman emaneti yerine iade et.”

Suçlu konumunda kalan Sultan I. Ahmed, ter içerisinde uyanıyor. Hemen Şeyhi Azîz Mahmûd Hüdâî’yi dâvet ediyor. Şeyh Efendi gelir gelmez rüyâsını anlatıyor…

Hüdâî Hazretleri, rüyâyı tabir ediyor: 

“Emânetin derhâl yerine gönderilmesi lâzım Hünkârım. Kadem-i Şerif’i Kayıtbay Türbesi’ne iade etmelisiniz.”

Kadem-i Şerîf, mecburen Sultan Kayıtbay Türbesi’ne iade edilecektir, ama ondan büsbütün ayrılmak Sultan Ahmed’in içine sinmiyor. İçini hüzün kaplıyor. Gece yarısı sonrası şu şiiri yazıyor:

“İftirakınla Efendim bende takat kalmadı,

Yekpare oldu bu dil, aşkta muhabbet kalmadı;

Şol kadar ağlattı ben bîçare i hükm-i kaza,

Giryeden hiç Hazreti Yakub’a nevbet kalmadı.”

Nihayet Kadem-i Şerif şeklinde bir sorguç yaptırıp, özel günlerde hilâfet sarığına takıyor. Ayrıca da bir tahta üzerine minyatür bir kopyasını çıkartıp sarığının alın kısmında saklıyor. Ona da bir de şiir azıyor:

“N’ola tacım gibi başımda götürsem daim, 

Kadem-i resmini ol Hazret-i Şah-ı Rasul’ün…

Gül-i gülizar-ı nübüvvet o kadem sahibidir, 

Ahmeda durma yüzün sür kademine o gülün!” 

Bu da Kanuni’nin Peygamber şiiridir:

“Nûr-ı Âlemsin bugün hem dahi Mahbub-u Hüda,

Eyleme âşıkların bir lâhza kapından cüda…

Gitmesin nâm-ı şerefin bu dilimden dem-be-dem,

Dertli gönlüme devadır can bulur ondan safa.”

Osmanlı padişahlarının Peygamber sevgisi öylesine derindir ki, Fatih,Efendimiz’in bayraktarı Eba Eyyûb el-Ensari’nin mezarını bulup türbesini yaptırmadan kendisine saray yaptırmıyor:

“Peygamber Bayraktarının evi (türbesi) yokken, kendime ev yaparsam, yarın Ruz-i Mahşer’de Resulüllah’ın yüzüne nasıl bakarım?” 

Sina Çölü’nü yaya yürüyen Yavuz Padişah’a atına binmesi söylendiğinde, “Peygamberim önümde yaya yürürken, ben hangi yüzle ata binerim!” diyor.

Aynı Padişah’ın Kâbe’yi süpürmekte kullanılan süpürgeden sorguç yaptırdığı ve ömür boyu sarığının alın kısmında taşıdığı da biliniyor.

Eskiden mühürlere vecizeler ve şiirler yazdırma usulü vardı: Sultan Abdülmecid’in annesi Bezm-i âlem Valide Sultan da mührüne Peaygamber sevgisini kazıtıyor:

“Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,

Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl?..

Zuhurundan, Bezm-i âlem oldu vâsıl…”

Osmanlı’nın Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisine öyle çok örnek var ki, yazmakla bitmez. Son cümle olarak şunu kaydedeyim: Dizi filmlerle bazı kitaplarda “cadı”gibi gösterilen Hürrem Sultan bile Peygamber Efendimiz’in fakir akrabalarına dağıtılmak üzere her yıl kendi kesesinden Medine’ye 3.000 altın gönderiyor.

“Türkiye neden Arap âlemiyle bu kadar ilgili, neden Kudüs üzerine titriyor”diye hâlâ soracak mısınız? 

Yavuz Bahadıroğlu – Yeni Akit

Sende yorum yazabilirsin