Peygamberler diyarı, Diyarbekîr’den bir portre: Ahmet Bozkurt

Kış mevsimin son ayı olmasına rağmen, Diyarbakır’ın dört bir tarafı kar, ve soğuk havanın hâkim olduğu bu günlerde Risâle-i Nur’un kadim bir şakirdi Ahmet Bozkurt Ağabey’i ziyaret etmek, hal ve hatırını sormak hem bir vazife, hem bir kadirşinaslık, hem de bir vefadır, dedim.

“Vefa asr-ı hazırın ihmal ettiği duygulardan biridir.” Epey zamandan beri ihmal ettiğim ve kazaya bıraktığım vefa borcumu da bu arada eda etmiş olacağımı düşünerek Ahmet Ağabeyle görüşmek için randevu talebimizi Ayhan Şahin Bey’e havale ettim.

Ayhan Bey, bir saat sonra telefonla beni aradı, “randevu işi tamam ne zaman istersen buyur gidelim,” dedi. Ayhan kardeş bu işi zamana bırakmayalım.

Hazreti Mevlânâ diyor ki: “Mecnun değilim dost; lâkîn çağırırsan çöllere gelirim.” Elbette güzel bir dostu ziyaret etmeyi herkes ister. Yâ Allah deyip, yaklaşık bir saat sonra Ahmet Hocamızın kapısını çaldık.

Ahmet Ağabey kapıyı açtığında, kalbindeki muhabbet sinyalleri ruhumuzda hissettik. Bizi misafir odasına aldı, odanın bir cephesinde Bedîüzzamân Hazretleri’nin fotoğrafı, bir diğer cephede kitaplık ve mütevazı oturma grubundan ibaret küçük bir mekân…

Ahmet Ağabey misafirperver olduğu kadar, eşi Hanife Hanım ablamız ve kerimeleri Ayşe bacımız da bir o kadar misafirperver. Onlar da ikramları ile sohbetimize renk kattılar.

“Cennetlikler Cennete yerleşince, din kardeşleri (Allah için birbirini sevenler) Cennet divanları ile uçuşup özlemle birbirini ziyaret edecek ve dünya anılarını konuşacaklar.” İşte, Ahmet Ağabey’in evinde karşılıklı oturup özlemle ve dostça yaptığımız ziyaret, temsilde hata olmasın “Cennet divanları üzerinde oturup” anılarımızı ve hatıralarımızı birbirimize anlatmaya başladık.

Ziyaretimizin asıl sebebi elbette dost ziyareti, bu arada gelmişken Ahmet Ağabey’den de birkaç hatıra alıp tarihe kaydetmek istedim.

Ahmet Ağabey, yarım asrı aşkın bir Risâle-î Nur Talebesi olarak hizmetin içindesiniz, elbette anlatacak birçok hatıraların var. Önce okuyucularımıza kendinizi tanıtır mısınız?

1946 yılında Diyarbakır İli, Dicle kazası, Kulnî Köyü’nde doğdum, ilkokulu köyümde, Orta, Lise ve yüksek tahsilimi Diyarbakır’da tamamladım. 1968 yılında Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi matematik bölümünden mezun oldum. Aynı yıl Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesine matematik öğretmeni olarak atandım. Altı sene Kahramanmaraş’ta kaldım, bu arada refika-i hayatım Hanife Hanımla evlendik, altı çocuk babasıyım. En küçük çocuğumuz Mustafa Sungur Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okuyor, diğer çocuklarımız da yüksek tahsillerini yapmış, Risâle-î Nur hizmeti içindedirler.

1963 yılında Lise öğrencisiyken Risâle-i Nurlarla tanıştım. Elli dört seneden beri hizmet-i Kur’âniyeyi kendime rehber etmiş, şahs-ı manevî istikametinden sapmadan hizmete devam ediyorum. Elhamdülillâh…

Birkaç hatıranızı alabilir miyiz?

1953 yılında 7 yaşında iken köyümde İlkokula gittim. O zaman Türkçe bilmiyordum. Babam Köy muhtarı olduğu için öğretmen de bizim evde misafirlere ait ayrı bir odada kalıyordu, bu oda, hem misafir odası, hem de köy odası olarak kullanılıyordu. Öğretmen evimizde kaldığı için ona karşı ilgi alâkamız fazlaydı. Ben de onu seviyordum.

Bir gün öğretmen dışardan sınıfa girerken ayağa kalktım, elini kaldırarak “otur” dedi. Otur, nedir bilmiyordum. Öğretmen elini havaya kaldırdığı için her halde oturma diyor, öyle anlamıştım. Tekrar kızarak “Otur” dedi. Hâlen ayaktayım, nezaketen oturmuyordum. Yanıma geldi destekli bir tokat yüzüme indirdi, çok incinmiştim. Suçumu ve tokadın sebebini merak ediyordum.

Eve gittiğimde, babama durumu anlattım. Babam da, öğretmenden tokadın mahiyetini öğrenmek istedi.

Öğretmen: “Ben otur dedim, oturmadığı için bir tokat attım.” dedi.

Babam: Köy halkı Zaza’ca konuşuyor. Çocuk nereden Türkçeyi bilsin. Sen yavaş yavaş çocuklara Türkçeyi öğret, bu iş tokat atmakla olmaz. Çocuk korkar bir daha okula da gitmez.

Öğretmen: “Burası Türkiye, nasıl köy halkı Türkçe bilmiyor, olur mu? Herkes Türkçe bilmek mecburiyetindedir,” dedi.

Tabiî babamla, öğretmen arasında geçen konuşmaları anlamıyordum, sonradan babam hem bana anlattı, hem de bana teselli veriyordu. Babam anlayışlı ve idareciydi. Allah rahmet etsin…

Kaderin cilvesi gün geldi ben de öğretmen oldum, amma öğrencilerime her konuda destek olmaya çalıştım, ana dile saygı duydum. Türkçe resmî dil olduğu için öğrenmek gerektiğini anlatmaya çalıştım. Amma Türkçe bilmeyenleri de dövmedim.

1968 yılında Kahramanmaraş’ta öğretmenlik yaptığım ilk günlerdi, o zaman dershanede kalıyordum. Risâle-î Nurları pek bilmiyordum. Kendi kendime acaba bu Risâle-î Nur nasıl bir tefsirdir, diye düşünüyordum. Bir gece rüya gördüm, yüksek bir kayanın içinde bir kuş yuvası var, o yuvaya doğru taş atıyordum, attığım taşlar boşa gidiyordu, bir türlü taş yuvanın içine girmiyordu. Sonra bir kuş geldi, zahmetsiz yuvaya girdi. Uyandığımda anladım ki, Risâle-î Nur zahmetsiz ve hak bir yoldur. Elhamdülillâh o günden beri ailem ile birlikte bu hizmetin içindeyiz…

1974’te İstanbul’da kısa dönem askerlik yapıyordum. Ehl-i tarik bir asker arkadaşım vardı. “Nurcularda takva yok, biraz takvaya riayet etseydiler iyi olur” diyordu. Bir Pazar günü onu Tahirî Mutlu Ağabey’e götüreyim, bakalım Nurcularda takva var mı, yok mu? Görsün dedim.

Birlikte Tahirî Abi’nin kaldığı dershaneye gittik, ben de, o da kısa kollu idik. Öğle namazı vakti geldi, abdest aldık, Tahirî Ağabey imamlığa geçti, biz de arkasında saf tuttuk. Tahirî Ağabey selâm verdikten sonra bana değil, takvayı arayan arkadaşıma, üç kere üst üste kaşını çatarak “Biraz ehl-itakva ol.” dedi.

Asker arkadaşımdan artık kurtuldum. Bir daha takvadan söz etmediği gibi, Risale-i Nur Külliyatı’nı da benden istedi, memlekete döndüğümde ona bir takım Külliyat gönderdim.

Eskiden beri Diyarbakır’da “On” numara dediğimiz bir dershanemiz hizmettedir. Her Pazar ikindi namazını müteakip orada sohbet yapılıyor. Sene 1980 sıkıyönetimin en hızlı bir dönemiydi, sohbet bittikten sonra artık eve gidiyordum. Caddenin kenarında hemen yanımda bir Askerî jeep durdu, içinde bir Albay, “Arabaya bin” dedi.

Arabaya bindim, yolda konuşurken, onun fikrini almak için, “Komutanım, sen Nurcuları tanıyor musun?” dedim.

Albay: “Evet, onları iyi tanıyorum.Nurcular benden çok korkuyorlar. Diyarbakır’da ki Nurcuların kökünü kazıyacağım.” dedi.

Dedim ki: Ben de Nurcuyum, mademki Nurcuların kökünü kazıyacaksın, dur arabadan ineceğim, hiç taviz vermeden arabadan indim…

Ahmet Ağabey’de hatıralar çok, hepsini yazamayacağımı anlayan Hanife Ablamız, araya girerek şöyle dedi:

Ahmet Hoca’dan Allah ebeden razı olsun, Risale-i Nurlarla yatar, Risale-i Nurlarla kalkar, onun bu şevki bize de yansıdığı için ona teşekkür borcumuz var. İyi bir eş ve iyi bir babadır, Ahmet Hoca…

Daha yeni evlenmiştik, Ahmet Hoca’nın pek huyuna alışmamıştım, evden çıkar “üç güne kadar beni aramayın, üç günden sonra arayabilirsiniz.” derdi. O hep hizmetin peşinde koşardı. Malatya, Antep, Ankara, İstanbul ve civar il ve ilçelere hizmet nerede Ahmet Hoca oraya giderdi. Bir gün çocuk hastalandı, o telâş içinde, Ahmet Hoca eve geldi, ben de: “Sen evi otel olarak mı kullanıyorsun?” dedim. Ahmet Hoca benden böyle bir söz beklemiyordu, rahatsız olduğunu anladım. Pişman oldum, amma ne yazık ki, söz ok gibidir, yaydan çıktıysa geri gelmesi mümkün değildir…

Bu arada Ahmet Ağabey’in kerimesi Ayşe Bacımız da, “babamla ilgili bir hatıra anlatsam acaba uygun olur mu?” dedi. “Elbette anlatabilirsin dedik.

Ayşe kardeşimiz de şunları anlattı: “Bir Ramazan günü evimizin telefonu çaldı, baktım ki babam, “Ayşe, bugün ve yarın için öğrencilere iftar yemeği vereceğiz, 7 tane hindi kestirdim, eve gönderiyorum, iyice temizleyin bugün için 4 tane hindi pişirin, yarına da 3 taneyi pişireceksiniz, anladın mı? “Anladım baba, dedim.

Annem hasta, Ankara’da tedavi görüyordu. Ne ben ne de ablalarım pek mutfak işlerinden anlamıyorduk. Evden okula, okuldan eve gidip gelmişiz. Cumartesi, Pazar günleri de annemle birlikte derse gidiyorduk, bu kadar ağır yemeği pişirip hazırlamak bizi aşıyordu. Ablalarımla istişare ettik. İrfan Yıldırım Ağabey’in eşi Aynur Hanıma söyleyelim, belki gelir yardım eder dedik. Gerçekten düşündüğümüz gibi yenge hanıma telefon açtık, geldi bize yardımcı oldu. Hem bizi babamıza, hem de babamızı da misafirlere karşı mahcup ettirmedi.

Allah ondan razı olsun.

Ahmet Ağabey, vakit bihâylî ilerledi, artık ayrılık zamanı geldi, gençlerimize yönelik varsa bir tavsiyenizi alayım.

Allah rahmet etsin, Bedîüzzamân Hazretleri Mesnevî–i Nuriye’de: “Geceye benzeyen gençliğim zamanında gözlerim uyumuş idi. Ancak ihtiyarlık sabahıyla uyandım.” mealinde şiirin şümûlüne dâhilim, çünkü gençliğimde en yüksek bir intibah şahikasına çıktığımı, sanıyordum.” demiş.

İşte, gençliğin en güzel ifadesi bu olmalıdır. Gençlikte insan kendini uyanık zannediyor, ancak bir uyku gibidir, çabuk geçiyor. Üstadın bu mesajına iyi kulak verilmelidir. Zaman çok önemlidir, geçen zaman geri gelmez. Kur’ân-ı Kerîm’i okusunlar, Onun tefsiri olan Risâle-î Nur eserlerini bol, bol okusunlar…. Okutsunlar!….

Cenâb-ı Allah, birlik ve berâberlik içinde yaşamayı nasip etsin. Âmin…

Rüstem Garzanlı

12.02.2017

Sende yorum yazabilirsin