Ramazan, gönül gölümüzü berraklaştır!

Ramazan ibadetlerinin insanın bedensel ve ruh sağlığı üzerindeki olumlu etkisi oruç tutarak bu deneyimi yaşayan her müminin ortak kabulü… Ramazan ayı mideyi dinlendirmekten tutun, sabrı öğrenmeye, manevi yönden derinleşmeye kadar birçok açıdan insanın fiziki ve ruhi olarak kademe atlamasını sağlıyor. Oruçlu iken sakinleştiğimizi, dingin bir hal aldığımızı, vücudumuzun rahat ve relaks olduğunu görüyoruz.

Bu yaşadığımız gözlemleri alanında uzman bir isimle yorumlayalım istedik. Bu sebeple Ramazan ibadetlerinin kişilik ve karekter gelişimimiz üzerine etkilerini bu alanda çalışmaları da olan Psikiyatrist Prof. Dr. Mustafa Merter ile görüştük.

Prof. Dr. Merter’in Ramazan ve Ramazan ibadetlerinin insanın karakter ve kişilik gelişimine etkileri üzerine söyledikleri ana başlıklar altında şöyle:

“Ramazan, bizi nefs-i levvame mertebesine yükseltir”

Öncelikle bir yanlışı düzelterek başlayalım. “Ruh sağlığı” yerine kullanmamız gereken tabir “nefs sağlığı” olmalıdır. Ruh mevzuunda bizlere çok az bilgi verildiğine göre (İsra 17/85) “ruh sağlığı”, “ruh hastalığı” veya daha da vahimi “ruh doktoru” tabirleri yanlıştır. Nefs sağlığına batı dillerinde “psikohijyen” de denir.

Ramazan ayı, Şehr-u Ramazan, insan hayatını en ince teferruatına kadar tanzim eden İslam dininin doruk dönemidir. Beden sağlığı açısından faydaları zaten malum olduğu için, mevzuya sadece psikolojik yönleriyle temas edeceğim. İnsan varoluşu, duraklama (stagnasyon) kabul etmez, tekâmül (olgunlaşma) bir zarurettir. “Bir günü bir gününe uyan ziyandadır” hadis-i şerifi mucibince sürekli ileriye doğru adım atmak gerekir. Bütün sene zaten yapılması gereken, tefekkür/muhasebe, ibret, nefs tezkiyesi (temizlik), kalp tasfiyesi (masivayı boşaltma) bu özel günlerde daha da yoğunlaşır ve nasibi varsa insanın bazı kötü huyları artık hayat sahnesini terk eder, mecazi manada ölür. Ve her “ölüm”ün ardından yeni kişilikler sahnede yer alır. “Ölmeden evvel ölün” hadis-i şerifinin manası budur.

Misal verirsek, gıybet, dedikodu illetine duçar olmuş birisi, Ramazan ayında hem bu kötü huyundan kurtulur ve hem de su-i zann (başkası hakkında doğrusunu bilmeden kötü tahminde bulunmak) halinden, hüsn-ü zann haline geçer (hep iki ihtimalden müspet olana ağırlık verme). Ramazan esnasında açlık ve susuzluk, bizleri farkına varmadan nefs-i levvame (Kendisini kınayan, işlediklerinden dolayı pişmanlık duyan ve kendini hesaba çeken nefis) mertebesine yükseltir ve biz artık rüyadan uyanır ve hayat sahnesini ibret gözüyle “yukardan” izlemeye başlarız. “İnsanlar rüyadadır, ölünce uyanırlar” hadis-i şerifi bu hakikati ifade eder.

“Ramazan geceleri, gönül gölümüzü berraklaştır”

Bir dağ gölü hayal edin, dümdüz sathı ve berrak suları çevredeki tüm dorukları ayna gibi yansıtıyor. Sakin, huzurlu, barış dolu. Birdenbire gökte bulutlar beliriyor ve önce yağmur sonra dolu yağışı geliyor, o sakin satıh artık dolu taneciklerinin oluşturduğu dalgacıklarla çalkalandı, yansıtmıyor.

İşte modern hayatın uyaran ve enformasyon fazlasını bu mecaz ile açıklayabiliriz. “Kendi ellerimizle yapıp ettiklerimizden dolayı” (Şura 30) böyle bir sistemin esiri olduk, gönül suları artık durulmuyor, yansıtmıyor. Güzellikleri, letâfeti, âhengi, anlamı görecek, şükür, hamd edecek zamanız yok. Sezgiler köreldi, bencillikten kalpler katılaştı, âyetler (ilahî işaretler manasında), tevafuklar (anlamlı raslantılar) fark edilemiyor ve cep telefonları vasıtasıyla birbirlerimize imdat çağrıları gönderiyoruz.

Şehr-u Ramazan işte böyle deli bir dünyada, bulutların dağıldığı ve gönül gölünün tekrardan yansıtmaya başladığı bir dönemi temsil eder. Ve bu mubarek ayın geceleri de çok anlamlıdır, çünkü gece vakti zaten çevreden gelen uyaranlar azaldığı için “yağış” nispeten durulur. Ve o gecelerde, kim bilir belki nasibimiz varsa, bir de muhteşem, kusursuz bir mehtap çıkar ve o dağ gölü, anlatılmaz bir nûrla buluşursa…

Efendimizin (a.s.m.) hicret nihayetinde Medine-i Münevvere’ye teşriflerinde zikredilen “talaal bedr-u aleyna” ilahisi olanAy doğdu üzerimize / Veda tepesinden / Şükür gerekti bizlere / Allah’a davetinden / Sen güneşsin Sen aysın / Sen nûr üstüne nûrsun… bu hakîkati ne eşsiz ifâde eder.

İşte bu hâlet-i rûhaniyle sıcacık yataktan kalkıp, tüm aile fertlerinin o aşkla, muhabbetle, huzurla, sekîne-i kalple, huşu ile sofrada buluşmaları herkezin üzerinde, özellikle çocuklarda unutulmaz hatıralar bırakır. Sanki boyut değiştirir başka bir âleme kadem basarız, o nûrlu gecelerde.

“Ramazan’da rota düzeltmesi yapılarak merkeze dönülür”

Efendimizin (a.s.m.) “Bu âyet beni ihtiyarlattı.” diye buyurduğu “festekîm kema umirte/emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hûd 112) ayeti hepimizin tüylerini ürpertmesi gerekir. İnsan varoluşunu, merkezi nurlu, üst üste sıralanmış bir daireler dizisi gibi tahayyül edersek, o merkezden uzaklaştıkça, kayboluruz, karanlığa dalarız. Reca’ (temel varoluş ümidi) ve itminan (temel varoluş güveni) yerine havf hâline bırakır (temel varoluş kaygısı).

İşte ilâhi buyruklara uymak bizi o “sırat-ı müstakîm” hattına yaklaştırır. Sanki yıldızlar kapısı açılır ve nasibimiz varsa bir üst kata terfi ederiz. Bu urûc (yükseliş) teferruat değil, aslî bir zarurettir. Aynı katta kalırsak, istediğimiz kadar o katı süsleyelim, dekoru değiştirelim, sıkıntıdan çatlarız.

Dünya gailesine ve masivaya kendini kaptıran modern insan, farkına varmadan o merkezden uzaklaşır, rotadan çıkar, rutin, yek-nesak hayata kendini kaptırır. Ama mubarek Ramazan ayında, “rüyadan” uyanılır ve rota düzeltmesi yapılarak tekrardan merkeze dönülür.

“Ramazan’da gönül tortuları dibe çöker”

İnsan muhabbetten doğar, muhabbetle yaşar ve nasibi varsa muhabbetle ahiret âlemine göçer. İnsan insanın yanında insan olur ve Allah da (c.c.) insana insandan tecelli eder. Bu manada insanlar arası muhabbet sadece bizleri bu dünyadaki yanlızlığımızdan kurtarmaz, rahmani ilişkilerde insan bir diğeri için ahiret âlemine açılan bir pencere gibidir. “Mü’min mü’minin aynasıdır” hadis-i şerifi, manasını idrak etmemiz çok zor olsa da bu muhteşem hakikati ifade eder.

Tabii ki yakın ilişkilerde temas daha da yoğundur ve bu sebeple aile mübarek bir beraberliktir. Ama bildiğimiz gibi modern hayat, arzu ve isteklerin artmasından kaynaklanan iş yoğunluğu sebebiyle, artık oğul babayı, anne kızını göremez hale gelmiştir. Görseler de akşam yorgun argın, zihin binbir meşgale içinde boğulmuş halde olduğu için, hakiki temas, rabıta çoğu zaman mümkün olmaz.

Ama Ramazan ayının yüzü suyu hürmetine bu çalkantı durulur, gönül tortuları dibe çöker (kalp tasfiyesi) ve ilişkiler sadece zihinsel olmaktan kurtulur, kalbî hale de dönüşür. Yaşanılan rahmânî haller, sabır, tevekkül, tevfîz (ilerde olabileceklere de hazır olmak), rıza, sekîne, selâm (barış/huzûr), merhamet, muhabbet, tevazu… Bütün bu duygular paylaşılır hale gelir. Burada teravih, mukabele gibi topluca yapılan ibadetler büyük tesir gösterir.

“Açlık, infak ve isar şuurunu uyandırır”

İnsanın arzu ve istekleri iki temel yönde ilerler. Kendisi için ve başkaları için istemek. Birincisine “ben merkezli varoluş tarzı”, ikincisine ise “infak ve îsar şuuru” denir.

Hayatın başlangıcında tabii ki insan maddi, manevi açılardan almasını bilmeli ve sağlam bir nefs binası inşaa etmelidir. Ama doyum noktasına eriştikten sonra, akıntı tersine dönmeli ve insan aldıklarının borcunu edâ etmeye başlamalıdır. Mutluluğun sırrı budur. Âyet-i kerimede, “Onlar ki, sahip olduklarından, gece ve gündüz, gizlice ve açıkca infak eder, Allah katında onların ecri, ne korkarlar ne de mahzun olurlar” (Bakara 274) buyrurur.

İşte açlık, “alan varoluş” konumundan “veren varoluş” mertebesine geçişi sağlar. Bu sebeple infak ve îsar şuuru ve fiili tatbikatı (hayır, hasenât) uyanmadıkça oruç, sadece aç kalmak, çok sathi bir ibadet olur. Nefs tezkiyesi, kalp tasviyesi (masivayı olabildiğince kalpten çıkarmak) ve canını yakacak kadar vermek (infak), başkalarını kendinden daha fazla düşünmek (îsar, “ensâr” ahlakı) birbirleri ile iç içe geçmiş üç daire gibidir. İşte açlık bu süreci harekete geçirmelidir. Nefsin “doyması” temel varoluş kaygısının (havf) azalması ve mahzuniyet hâlinin reca’ (ümit), itminan (güven), surûr (nedensiz derin mutluluk) hâllerine tebdil olmasıdır.

“Teravih, müminleri yücelerde buluşturur”

Ferdî secde hali, bildiğimiz gibi müminin mir’acıdır. Topluca yaşanan secde hali ise her insanın özünde aslında kuvve olarak mevcud olan Hazret-i İnsan boyutunun diğer insanlarla yaşanan tevfîk halidir. Tevfîk “fevk” kökünden gelir (iki şey arasındaki uyum) ve frenkçesi senkronizasyon demektir.

Şimdi bir tahayyül edin, cemaatle eda edilen namazda hangi mubarek (özellikle sırlı, kendini örten) insanlarla, velilerle, Hakk âşıkları, abdallarla bu tevfîk halini yaşama şerefine nâil oluyoruz! Onların yüzü suyu hürmetine bizi de alıp götürüyorlar…

“İrfan meclisine erişebilsem/Varıp anlar ile görüşebilsem/Aşkın kervanına karışabilsem/Yolda bırakmazlar alırlar seni”

Cerrahi büyüklerinden Atıf Efendi Hz. lerinin (k.s.) bu şiiri bildiğimiz manada irfan meclislerinin yanısıra secdede yaşanabilecek tevfik halini de ne güzel ifâde ediyor…

Büyüklerimiz bize bir hatırlatma yaparlar, cemaatle kılınan namaz sadece 27 kere daha efdal değil, onun da ötesinde asıldır. Çünkü Efendimiz’in (a.s.m.) hâne-i saadetleri zaten mescidin yanıbaşındaydı, sadece bir perde ayırırdı. İşte teravih namazı bizlere böyle muhteşem bir uyum hali, yücelerde buluşma yaşatır.

“Ramazan’da Cennet’in tadı alınır”

İbret gözüyle bakıldığında filimler bazen çok güzel dersler verir. Bunlardan birisi de son zamanlarda çevrilen Avatar filmidir. Kısaca hatırlatırsak, anlatılamayacak kadar güzel bir gezegende aslında belden aşağısı tutmayan kahraman Jack Sully, tabut gibi bir aletin içinde uyutulur ve yeni bedeni ile yaşamaya başlar. O kötürüm bacaklar gitmiş, yerine daha güçlü dev gibi bir beden gelmiştir. İlk yürüdüğünde coşku ile koşmaya başlar, ilkbaharda kırlara giden bir çocuk gibi… Yanında ona refakat eden, gezegenin yerlisi Neitiri vardır, ona usul, âdab öğretir…

İşte Ramazan boyunca yaşanan güzel hâller, zamanla biraz solsalar da bütün sene tesirini üzerimizde devam ettirirler. Sanki artık biz “Pandora” nın tadını almış, oradaki çiçeklerin rayihasını hissetmiş, “tabut” dışında da bir vâroluşu, sadece teorik olarak değil, görerek de yaşamışızdır. Hele hele olması gerektiği gibi, hayır ziyaretleri yapmış, hastaların, düşkünlerin, yetimlerin, yaşlıların kapılarını çalmışsak kalbimizin üstündeki buzlar da erimiş, merhamet, muhabbet uyanmıştır.

Bu sebeple Efendimizin (a.s.m.) Sünnet-i Seniyyelerinde, Ramazan dışı oruçlar da vardır. Pazartesi, perşembe, Muharrem, Recep, Şaban, Şevval ayları oruçları eğer eda edilirse bu hâlleri canlı tutar.

“Ramazan, çocukların gönlüne serpiştirilen çiçek tohumları gibidir”

Bendenize sorsanız, çocukluğunda yaşadığın en güzel anıların nedir diye, aklıma hemen Cihangir İlyas Çelebi sokağındaki mescid gelir. Allah ondan razı olsun anneciğim, beni oraya teravih namazını kılmaya götürürdü. O anlarda yaşadığım duyguları satırlara dökmekten âcizim, ama hallerin tadı hâlâ damağımda.

Seneler sonra, uzun Avrupa “sürgün“ünün akabinde beni tekrardan İslâm ile buluşturan etkenlerden birisi de bu yaşantım oldu. Bu sebeple Ramazan’ı usûl-u erkânı ile eda etmek, çocuklarımızın gönlüne serpiştirilen çiçek tohumları gibidir. Vakti saati geldiğinde açarlar inşaallah.

Erenlerin himmeti üzerlerimize sayebân olsun.

Fatma Şenadlı Kavak

Moral Dünyası Dergisi

1 tane yorum yapılmış

  1. Rüstem GARZANLI dedi ki:

    Fatma bacim,Cenab-i Allah ebeden sizden razi olsun.Kapsamlı, detayli ve faydalı bir yazı yazmişsiniz.Eline, kalemine sağlık,
    Tebrikler!

Sende yorum yazabilirsin