Reankarnasyon (Tenasüh) Nedir?

Ruhun, bir bedenden diğer bir bedene geçmesini kabul eden bâtıl itikada tenasüh veya reankarnasyon denilmektedir. Bu inanca göre, bedenler ruhların kalıpları gibidir; ruh, kalıptan kalıba, bedenden bedene göç etmektedir. İnsan ruhu, cesedini terkettikten sonra, karada, havada, yahut denizde yaşayan herhangi bir hayvanın bedenine girmekte, oradan da başka bir hayvanın bedenine, bilâhare, tekrar diğer bir insanın bedenine girerek varlığını devam ettirmektedir. Hattâ bâzı iptidaî kavimler, insan ruhunun, önce madenlere, sonra nebatatlara ve daha sonra da insanlara geçerek bir devr-i dâim şeklinde bir bedenden diğer bir bedene hicret ettiğine inanmışlardır. Fisagor, “Ruh, tamamen maddeye galip oluncaya kadar beden değiştirir” diyerek bunu, bir felsefî nazariye haline koymaya çalışmıştır. Tâ ilkçağlara kadar uzanan bu görüş, daha çok basit fikirli insanlarca kabul görmüştür. Semavî kitaplara inanmayan, peygamberlerin tebliğlerinden uzak olanlar, Allah-u Azimüşşân’ın âhiretteki ebedî ve daimî menzillerini idrak edemediklerinden, yahut dar düşüncelerine sığıştıramadıklarından, fıtratlarındaki ebediyet arzusunu tatmin ve teskin edebileceği zannıyla bu fikre saplanıp kalmışlardır.

Bâzı kaynaklara göre, bu fikrin menşei Eski Mısır’dır. Tarihçi Herodot da aynı kanaattadır. Mısırlılar, ruhun, ölümün hemen akabinde bir hayvan cesedine girdiğine, havada, karada ve suda yaşayan pek çok hayvan cesedini dolaştıktan sonra, tekrar insan bedenine döndüğüne inanırlar

İptidaî olarak, Mısır’da ortaya çıkan bu batıl görüş, Hind’de mistik şekle, Yunan’da felsefî libâsa sokulmuş, İran’da ise bu bâtıl inanca bir ahlâkî meslek ve din süsü verilmiştir. Bu görüş, Zerdüşt ve Mezdekîler gibi dinî gruplarda taraftar bulmuştur. İran’da, eskilerden gelen bu bâtıl felsefe, Şiîlik perdesi altında Gulat gibi bâzı Şiî kollarına girmiştir. Maalesef, bu ilim ve fikir asrında bile, hâlâ bu safsataya inananlar vardır. Bunların başında Fransız Charles Fourrier ve Pierre Lerou gelmektedir. Bunların her ikisi de katı birer sosyalisttir ve ruha inanmamaktadırlar. Buna rağmen, bu materyalistler semavî dinlerdeki âhiret inancını zedelemek kasdıyla, tenasüh fikrine sarılmakta ve böylece sapık ideolojilerine malzeme hazırlamaktadırlar.

Bütün semavî dinlerin akîde ve esaslarına zıt düşen tenasüh fikrinin hiçbir ilmi istinadı yoktur. Kâinatta yıldızlardan zerrelere kadar her mahluk, mutlak bir irâdenin, ihatalı bir ilmin, kahhâr bir kudretin tasarruf ve hâkimiyeti altındadır; bir nizâmın esiridir. Yâni, bütün mevcudat, Allah’ın tedbir ve tanzimiyle konup kaldırılmaktadır. O’nun mutlak ilim ve iradesiyle vazife görmektedir. O haşmetli güneşlerin, o uçsuz bucaksız sistemlerin, yaratıldıklarından bu yana“Kemâl-i intizam ve hikmet ile bir saniye kadar şaşırmayarak hareket etmeleri ve vazife görmeleri” gösteriyor ki, ruhlar ve bedenler başıboş olamaz, bu nizâma muhalefet edemezler. Ruhu, bu nizâmın dışına çıkaran tenasüh iddiası, hikmet-i İlâhiyye’ye tamamen zıttır, lütuf, kerem, ihsan ve inayeti gibi kudsî sıfatlara da büyük bir iftiradır.

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın hikmet ve rahmeti bu çirkin hurafeyi reddeder. İnsanı âleme halife ve sultan yapan, yer ve gökleri onun emrine veren, âlemin özü ve özeti olarak onu en yüksek fıtratta, en mükemmel surette, geniş ve külli istidatta yaratan kudret-i İlâhiyye, bu mahiyetteki bir ruhu, binler derece aşağıya düşürerek farelerin, köpeklerin, yılanların, maymunların cesetlerinde dolaştırır mı? Adalet ve hikmeti, rahmet ve şefkati, lütuf ve ihsanı buna müsaade eder mi? Bu hâl, O Hakîm-i Zülcelâl’in, şanına hâşâ yakışır mı?

Dinimiz, insanlara o kadar ehemmiyet vermiştir ki, kabirlerinin çiğnenmesine bile müsaade etmemiştir. Kabristanlardaki kemikleri ve o kemikleri misafir eden toprakları çiğnemeye müsaade etmeyen Allah, hiç insan ruhunu, hayvanların cesetlerinde barındırır mı? Kendisine, “köpek” denildiği zaman kızan bir insanın ruhunu, hiç köpek cesedine sokup da oğlunun kapısına bağlatır mı? Yahut eşeğin bedenine sokup, çocuklarını ona bindirir mi? Böyle bir iğrenç safsataya inanan bir kimseye, hiç “İnsan” denilebilir mi?

Tenasüh iddiası, Cenâb-ı Hakk’ın va’dine de muhaliftir. Zira, Allah’ın emir ve yasaklarının gereği mutlaka tahakkuk edecektir. Ne mü’minler mükâfatsız kalacak, ne de kâfir ve münafıklar, tenasüh iddialarıyla azâptan kurtulabileceklerdir.

İnsanın mükerrem bir mahlûk olarak yaratıldığını, semâvât ve arzın, gece ve gündüzün, hayvan ve nebatların onun emrine verildiğini, küre-i arza halife tâyin edildiğini, “Ahsen-i takvîm”de, mümtaz bir surette yaratıldığını, bir kısım meleklerin, onu gözetmek ve muhafaza etmek için çalıştırıldıklarını, bakî bir hayata mazhar kılındığını, mü’minlerin ebedî olarak Cennette, kâfirlerin Cehennem’de kalacaklarını bildiren Kur’ân-ı Mübîn de tenasüh iddiasını tamamen reddetmektedir.

Eğer tenasüh var ise, bütün insanlara şâmil olması, az çok her insanın, hâlihazır bedenine girmeden önce misafir olduğu bedenleri ve o bedenlerde iken yaptığı işleri hatırlaması gerekir. Milyarlarca insanın yaşamadıkları, bilmedikleri ve inanmadıkları bir hurafeyi, ısrarla piyasaya sürmenin mantık ve muhakeme açısından hiçbir değeri olamaz.

Cenâb-ı Hak, her bir mahlûkunun hüviyet ve şahsiyetini muhafaza etmektedir. Buna imtiyaz kanunu dinilmektedir. Kâinat içerisinde her nev’in, mahiyeti farklıdır. Herhangi bir mevcudun mahiyeti başka bir mahiyete dönüşemez. Hiçbir şeyin hakikati zıddına inkılâp etmez; özelliklerini yitirmez. Meselâ, elmanın vasıfları kendisinden ayrılamaz, koparılıp alınmaz. O, hiçbir zaman, armut yahut kiraza inkılâp edemez.

Bu kanun, yıldızlarda, güneşlerde, nehirlerde, dağlarda, bağlarda da câridir. Çünkü, kâinatta herşey, şahsiyetiyle tekdir. Dünya haritasında bir başka Ağrı Dağı ve bir başka Nil Nehri yoktur. Denizler bile, şahsiyetlerini muhafaza etmekte, birbirilerine karışmamaktadırlar.

Bu kanun, kâinatta öyle hakimane ve hassas bir şekilde çalışmaktadır ki, değil bütün neviler, hattâ her bir ferd dahi, diğerlerinden kesin çizgiler, tanıtıcı vasıflar, temyiz edici hususiyetlerle ayrılmıştır. Her insan, simasından parmak izlerine kadar her şeyiyle diğer insanlardan farklı yaratılmıştır. Bu kanun, eşya arasındaki hukukun korunması için vazedilmiştir. Bütün insanlar aynı şekil ve hususiyetleri taşımış olsalardı, kimse kimseyi tanıyamaz, hayat mahvolur ve hukuk zayi olurdu.

Bediüzzaman Hazretleri bu hakikatı veciz olarak şöyle ifade eder:

Senin yüzün, vechin o kadar küçüklüğü ile beraber geçmiş ve gelecek bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve tarif eden nişan ve alâmetleri hâvi olduğu gibi, yüzünü teşkil eden esas ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda biri tevafuk, diğeri tehalüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehalüf ciheti Sâniin muhtar olduğuna, tevafuk ciheti ise Sâniin Vâhid-i Ehad olduğuna delalet ederler. Bu iki cihetin bir Kasıd’ın kasdıyla, bir Muhtar’ın ihtiyarıyla, bir Mürîd’in iradesi ile, bir Alîm’in ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhalâtın en acibidir. Fesübhanallah! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahî nişanlar dercedilmiştir ki, göz ile okunur da nazar ile, yani akıl ile görünmez.”1

Malûmdur ki, eşyanın vasıfları, zatî hassaları, mahiyetinden ayrılmaz. Bal arısı ile karasineğin vücud yapıları birbirilerinden farklı oldukları gibi, en ince hususiyetleri de farklıdır; birçok nişan ve hususiyetlerle birbirilerinden ayrılırlar. Birinin kanat yahut ayak yapısıyla, diğerininki birbirine benzemez. Evet, uzuvları itibariyle olduğu gibi, ruh ve istidatları itibariyle de birbirilerinden ayrıdırlar. Birinin ruhu gül bahçelerinden hoşlanırken, ötekinin ki kanalizasyon çukurlarından hoşlanır. Bu misâlin dürbünüyle diğer hayvan nevilerine de bakılabilir. Hiçbir hayvan nevinin kendine ait hususiyetleri ondan kopup başka nev’e geçmez. Bu durum, insanlarla diğer hayvan nevileri arasında kendini daha iyi göstermektedir. Meselâ, insan ruhu, bir hayvanın cesedine girmiş olsaydı, o takdirde, idrâk ve düşüncesiyle, hitabet ve kitabetiyle, san’at ve istidadiyle, hülâsa bütün hassalarıyla birlikte gitmesi gerekirdi. O zaman hayvanlardan da, filozoflar, mütefekkirler ve ilim adamları olması lâzım gelirdi.

İmtiyaz kanununun zaruri bir neticesi olarak, insanlarla hayvanlar arasında ve hayvanların kendi aralarında tenasüh olamayacağı gibi, insanlarla insanlar arasında da olamaz. Zira, bir insan, ilim ve irfanıyla, itikat ve imanıyla, şefkat ve merhametiyle, hamiyet ve şecaatiyle bir başkasının tıpatıp aynı değildir. Meselâ, İmam-ı Gazâlinin o nezîh ruhu; vicdan-ı kudsîsi ve ilm-i âlisiyle diğer ruhlardan ayrılır. Eğer, tenasüh mümkün olsaydı, bugüne kadar dünyaya birçok Gazâlî’lerin gelmesi gerekirdi. Ve yine, birçok İbn-i Sina’lar, Eflâtun’lar gelmiş olacaktı.

Bir insanın, hem tahsil hayatında, hem de mezuniyetinden sonra çalıştığı bütün vazifelerinde hüviyet ve şahsiyetini devam ettirmesi gösteriyor ki, onun, “Sicil Dosyası” ölümünden sonra da ondan ayrılmayacaktır. O, bu hüviyetiyle Mahkeme-i Kübrâ’da, en küçük ayrıntılarına varıncaya kadar hayatının hesabını verecektir. Cenâb-ı Hakk’ın mutlak adaleti, Hâşir’de öyle bir vüs’atle tecelli edecektir ki, değil insanlar, bütün hayvanlar bile hüviyetleriyle dirilecek ve muhasebeye tâbi tutulacaklardır.

İmtiyaz kanununun en azim gayesi, en büyük hikmeti ve en mühim neticesi âhirete bakar. Mizân-ı Kübrâ’da, her ferd, Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın ifadesiyle, “zerre miskal” hayır ve şerrin hesabını verecektir. Bu muhasebenin neticesi olarak, ehl-i Cennet’in her birisi, imân, amel ve takvası nisbetinde ayrı ayrı lütûflara ve makamlara mazhar olacaktır. Ehl-i Cehennem’den her bir ferd de, küfür ve isyanının ağırlığına göre, farklı azâblara mâruz kalacaktır. Bu hakikatin tahakkuku, her ferdin, hüviyet ve şahsiyetini muhafaza etmesine ve diğer hayat sahiplerinden ayrılmasına bağlıdır.

Her nevin rızkı, o nevin şahsiyet ve hüviyetine ve kıymetine göre tâyin ve taksim edilmiştir. Cenâb-ı Hak, şuuru, idrâki ve konuşma kabiliyetini ihtiva eden en büyük hayat mertebesini insana bahşettiği için kemmiyet ve keyfiyet itibariyle de en müstesna, en lâtif, en gıdalı, en zarif nimetleri onun sofrasına sermiştir. Meselâ, tavuk yem ve darı ile iktifa ederken, insan tavuk ve yumurta yemektedir. Koyun, diken ve saman yerken, insan et ve süt ile beslenmektedir. Dünyada bile, davet ve kabullerde “Protokol” gözetildiğine” göre, insana bu kadar ehemmiyet veren Rezzâk-ı Kerîm, elbette, onu insaniyet sofrasından alıp, bir başka hayvanın cesedine sokarak onun sofrasına oturtmaz. O’nun hikmet ve rahmeti, buna müsaade etmez.

Evet, Cenâb-ı Hak, insanı en yüksek bir mahiyette yaratmıştır ve bütün kainatı ona hizmetkâr yapmıştır. Ağaç, meyvesiyle; inek, sütüyle ve koyun, etiyle insanın imdadına koşturulmakta, onun için çalıştırılmaktadır. Zira o, cihanın en mükemmel meyvesi ve arzın halifesidir. Bu sarayın azâmeti,| haşmeti, ziyneti hep o misafirin şerefini, makbuliyetini ve Allah-u Azimüşşân yanındaki itibarını ve kıymetini göstermektedir.

Tenasüh hurafesi, insanın mahiyetine, hakikatına ve ona verilen bu değere ters düşer. Elbette, insana bu kadar kıymet veren Hakîm-i Rahîm, onun ruhunu ona hizmet eden âciz bir hayvan cesedine sokarak, nihayet derece aşağı düşürüp rezil etmez. Onu, tenkis ve tahfif etmez. Elmas kıymetinde yarattığı o ulvî ruhu kömür derecesine indirmez.

Cenâb-ı Hakk’ın tasarrufu âlemşümuldur. Her mahlûk gibi insan da, bu tasarruftan hariç değildir. Tenasüh safsatası Allah’ın (c.c) emir ve irâdesine muhaliftir. İnsan, düşünceleriyle, meyilleriyle ve arzularıyla her an değişmektedir. Bütün bu değişiklikler hem zaman, hem de mekân itibariyle olmaktadır.

Ruhun bir bedenden diğerine, kendi tercih ve iradesiyle göçtüğünü kabul edersek, iki yol söz konusu olur. Ruh bu göçü, ya şuurlu olarak veya şuursuz olarak yapmaktadır. Ruh şuursuz ise, zaten tercih yapması imkânsızdır. Ruhun, herhangi bir cesedi kendi iradesiyle tercih etmesi ihtimali ise, utanç verici bir safsatadır. Şöyle ki: “Ruhun irâdesi kendi elindedir” demek, ruhun tercih sahibi olduğunu kabul etmek demektir. Madem ki, ruh tercih sahibidir, o zaman onun şuurlu olduğu, beğenmek, seçmek ve ayırmak gibi meziyetlere sahip bulunduğu kabul edilecektir. Çünkü, tercih, şuur ve muhakemeye dayanır. Madem ki, ruhun şuur ve muhakemesi vardır; öyleyse o, hiçbir zaman bir hayvan cesedine girmeyi tercih etmeyecektir. Demek insan ruhunun, bitki ve hayvanların cesetlerine girmesi ihtimali yoktur.

Tenasüh hurafesi, mantık ve muhakeme, hikmet ve hakikat, hak ve hukuk, akıl ve vicdan açısından bâtıldır, hurafedir, safsatadır. Tenasüh iddiası kâinatta câri kanunlara aykırı düşmekte, her bir kanun hikmet lisanı ile, hakikat dili ile bu hurafenin bâtıl olduğunu haykırmaktadır. Diğer taraftan tenasüh iddiası, Zât-ı Akdes’in hikmet ve adaletine, rahmet ve inayetine karşı bir alaydır ve nihayetsiz bir cinayettir.

Böyle batıl görüşe sahip olanlara şöyle bir soru soralım: Her hane, içinde oturanın, kamet ve kıymetine göre tertip, tanzim ve teşkil olunur. Saray sultana göre, kafes kanaryaya göre yapılır. İşte, haneler ile içinde oturanlar arasındaki bu münasebet, en kâmil mânâda ruhlar ile cesetler arasında mevcuttur. Hâkim-i Mutlak, koyunun cesedini, onun munis ruhuna, arslanın cesedini de, onun haşin ruhuna mutabık şekilde yaratmıştır. Bunun şahitleri, canlıların nevileri, hattâ fertleri adedincedir. Rahîm-i Zülkemâl, ebedî saadete namzet olarak yarattığı, akıl, hafıza ve hayâl ve daha nice zahiri ve batını hassalarla teçhiz edip bezettiği insan ruhuna, tefekkür, ibâdet, şükür gibi ulvî vazifeleri yapmaya en elverişli bir beden giydirmiştir. Malumdur ki, bir mahiyetin hassaları, o mahiyetten ayrılmaz. Bu hakikata göre, insan ruhu, faraza bir hayvan bedenine girse, düşünmesine, tefekkürüne devam etmek isteyecek, bildiklerini anlatmak, marifetlerini sergilemek arzu edecektir. Bulunduğu ceset, buna hiçbir cihette elverişli olmayacağından hayatını devam ettiremeyecektir.

İşte, tenasüh fikrine saplananlar, dünyadaki vazifesini bitirdiğinde bedenden ayrılan bu âli misafiri, bazen kümese sokup insanlardan ürkütmekte, bazen arslana yerleştirip ceylânlara saldırtmakta, bazen da kurbağaya gönderip, suya sokup çıkarmaktadırlar. O lâtif misafirin önüne bazen kum, bazen hayvan lâşeşi, bazen ot ve saman koymakta, hikmete isyan etmekte, hakikata ters düşmektedirler. Bazen, hayatta iken tavuk yiyen o misafiri, öldükten sonra tavuk bedenine sokup, gah insanlara, gâh tilkilere yedirmektedirler. Tenâsühçüler, hamam böceğindeyken herkesten ve her sesten ürken, dipde köşede ne bulursa onunla kanaat eden bir ruhu, kaplan bedenine sokunca cevval ve kahraman yapmakta ve ceylân etine meftun etmektedirler. Ve yine tenâsühçüler, bir ruhu sabahleyin bir keçide, ikindiye kadar öküzde, akşama kadar inekte yaşatmakta, gece de maymun olarak yatırmaktadırlar.

Tenâsühçülere göre, bugün ceylana saldıran kaplan, belki de dün ceylân idi. Veya bugün bu safsatayı savunan tenâsühçü belki de dün bir yılan idi. Acaba, tenâsühçülerin zehirli fikirleri, yılanlık dönemlerinden kalmış olmasın?!..

Hâsılı, cesetlerle ruhlar arasındaki mükemmel uygunluk, ahenk, mutabakat ve münasebet gösteriyor ki, Cenâb-ı Hak, bu cihana merkez olarak yarattığı, doğuştan medenî kılıp, ilim ve irfan ile sinesini genişlendirdiği, arza halife ve mahlûkat kafilelerine kumandan tâyin ettiği insanın ruhunu, ölümden sonra hayvanların cesetlerinde gezdirmez; bitkilerde ve madenlerde seyr-ü sefer ettirmez; onu hakir ve zelil etmez.

Mehmed Kırkıncı

1 Mesnevi-i Nuriye

Sende yorum yazabilirsin