Risale-i Nur’un Metod ve Gayesi (1)

BİRİNCİ BÖLÜM

Risale-i Nur’un meslek ve meşrebi

Bir fikir hareketi ya da bir düşünce sistemi incelenirken, evvelâ incelemeye esas olabilecek bazı temel kriterler ortaya koymak ve bu kriterler çerçevesinde sistemi birtakım ciddi süzgeçlerden geçirmek ve mihenge vurmak gerekir. Çünkü tahkik mesleği bunu emreder, hakikat bunu ister. Böylece o aksiyon, o düşünce sisteminin gerçek değeri, mahiyeti ve önem derecesi ortaya konulmuş olur. Risale-i Nur Külliyatının müellifi Bediüzzaman Said Nursî Münazarat isimli eserinde, “Hiçbir müfsit ben müfsidim demez. Dâimâ sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez, ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsat ediyorum. Öyle ise, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise, çok gıybeti üstüne ve bedduâyı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz” demektedir.1

Biz de bu gerçekler ışığında “mihenk taşı” niteliğinde bazı sualler belirledik. Kanaatimizce, fikir hareketleri, düşünce sistemleri aşağıda sıralayacağımız sualler ile ciddi bir biçimde test edilmelidir. Böylece, sistemin temel çizgisi, kökeni, derinliği, mizaç, hedef ve mahiyeti–belli ölçüler içerisinde–anlaşılmış olur.

Sistemlerin test edilmesinde belirlediğimiz sualleri şöyle sıralayabiliriz:

1. Test edilecek fikir hareketi ve düşünce sistemi fıtrat kanunlarına uygun mudur?

2. Menbaı (kaynağı), me’hazi, kökeni nedir? Arzî midir, semâvî midir? Nerelerden ve kimlerden beslenir, güç alır?

3. İnsanın iç iklimine yaptığı etki nedir? Bu etki, sathî (yüzeysel) ve şeklî midir, yoksa hayattar, dinamik ve derûnî midir?

4. İçtimaî bünyenin tesis ve tekmiline kuvvet verebilecek “temel değerleri” nelerdir? Sosyal yapı ve beşerî ilişkiler açısından belirlediği “esaslar,” “hedefler” var mıdır? İçtimaî hayatta istikamet, müsbet hareket, sükûn ve huzuru mu esas alır, yoksa gayesi kin, kan ve intikam mıdır?

5. Eğitici, öğretici, ufuk açıcı ve yol gösterici midir; yoksa, slogan üretici, uyutucu, avutucu, his ve hevayı tahrik edici midir?

6. Tek yönlü, tek hayatlı, sırf dünya boyutlu mudur? Yoksa, madde ile mânâyı mezceden, dünya ile ukbayı ahireti birlikte kucaklayabilen bir mizaçta mıdır?

7. Dahili ve haricî, menfî ve yıkıcı cereyanların etkisinde midir? Onların yörüngesine girip, onlara âlet ve tâbi olabilir mi?

Tebliğimizin ilk bölümünde bu suallerle ilgili bazı değerlendirmeler yapılacak ve Risale-i Nur’un meslek ve meşrebi yukarıda sıraladığımız sualler çerçevesinde özet bir biçimde açıklanacaktır. Tebliğimizin ikinci ve üçüncü bölümlerinde “Risale-i Nur’un metod ve gayesi” genel hatlarıyla ve sistematik bir yaklaşımla, suallere cevap olabilecek bir nitelikte beyan edilecektir.

***

Birinci sual:
Risale-i Nur fıtrat kanunlarına uygun mudur?

Bu suale cevap vermeden önce fıtrat kanunları hakkında kısaca açıklamalarda bulunalım:

Fıtraf kanunları: Cenab-ı Allah’ın, “âdetullah,” “sünnetullah” diye tabir ettiğimiz kâinatta vaz ettiği ve âlemde câri olan kanunları ile insanın mahiyetine dercettiği kanunlarının hey’et-i mecmuasıdır. Bu kanunların bir kısmi, kâinatta cârı olan kanunlardır ki, bu kanunları bugünkü tatbîkî ilimler keşfetmektedirler. Meselâ, yerçekimi kanunu, suyun kaldırma kanunu gibi… Diğer kısmı, insanın hilkatine dercedilmiş kanunlardır. İnsan fıtratına nakşedilmiş kanunlardan bazılarını önemine binaen zikredelim:

 * “Beşer dinsiz yaşayamaz.”

 * “İnsan fıtratında mülkiyet esastır.”

 * “İnsan acz ve zaaf üzere yaratılmıştır. Şefkate muhtaçtır.”

 * “İnsan ihsanın kölesidir.”

 * “İnsan tahakküm ve terörden hoşlanmaz.”

 * “İnsan sadece maddî ve süflî bir varlık değildir. Midesi rızka muhtaç olduğu gibi, kalb ve ruhu da mânevî rızıklara muhtaçtır.”

 * “İnsan ebed için halk olunmuştur. İnsan fıtratı ebediyeti arar, bekayı ister.”

 * “İnsan sevdiğini anar, sevdiğini zikreder.”

 *İltica, istiğfar, istimdat, dua ve talep fıtratın vazgeçilmez lâzımlarındandır.”

 * “Fıtrat; insaniyete lâyık itibar ister.”

Kâinata vaz edilmiş, fıtrata nakşedilmiş bu kanunlar kâinattan koparılıp atılamaz, fıtrattan sökülüp çıkarılamaz. İnsaniyet bu kanunlar arasındaki ilişkiyi kavradığı, dengeyi tesis ettiği zaman kemalini bulur. Ancak, fıtrata nakşedilen bu esasları keşfetmek, kanunlar arasındaki dakik dengeyi kavramak, fıtrattaki bu muvazeneyi ş: tefsir etmek ve hayatın bütün tabakalarına, beşerin bütün ilişkilerine hikmet ve adaletle tam yansıtabilmek beşerin takatının fevkindedir. Bu sebeple beşer, bu esasları ders verecek, bu hakikatleri talim ettirecek bir muallime, bir mürebbiye, bir müfessire muhtaçtır. Bu muallim ve müfessir ise Kur’ân-ı Kerimdir, Furkan-ı Hakimdir. Bu hakikat Risale-i Nurda şöyle dile getirilir:

“Evet, Kur’ân-ı Hakim, şu Kur’ân-ı azîm-i kâinatın en âli bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır. Evet, o Furkandır ki, şu kâinatın sahifelerinde ve zamanın yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi cin ve inse ders verir.”2

Bediüzzaman’a göre, şu muhteşem; muazzam ve mükemmel olan kâinat bir kitab-ı ekberdir. Kur’ân-ı Hakim ise, “kâinat kitabınin kıraatıdır ve nizâmâtının tilâvetidir ve Nakkaş-ı Ezelisinin şuûnâtını okuyor ve fiillerini yazıyor.”3 Bediüzzaman’daki bu tespitler bizi şu neticeye ulaştırmaktadır: Fıtrat kanunlarını anlayabilmek için Kur’ân-ı Kerimi mütalâa etmek şarttır.

Risale-i Nur Külliyatını okuduğumuz zaman şu realite ile yüz yüze geliriz: Risale-i Nur’un yüklendiği görev, kâinatta ve insan fıtratında câri olan fıtrat kanunlarını açıklamaktır. Risale-i Nur, Kur’ân-ı Kerim’in hakiki ve mânevî bir tefsiri olduğu için onun maksadı; kâinat kitabını okumak, fıtratın gayesini, hilkatin neticesini beyan etmektir. Çünkü, Cenab-ı Hak kâinatı insan için, insanı da marifet ve muhabbeti için halk etmiştir. Bu hakikatları Bediüzzaman’dan dinleyelim:

“Katiyyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir. Evet, bütün hakiki saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır: Onlar onsuz olamaz. Cenab-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakiki tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten mübtelâ olur. Evet, şu perişan dünyada, âvare nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder?”4

İşte Risale-i Nur’ların ilk ve en birinci gayesi, fıtratın en yüce neticesini anlatmak; yani Allah’ı bildirmek, onun muhabbet ve marifetini kalb ve ruhlara nakşetmektir. Altı bin küsur sayfalık Risale-i Nur Külliyatı’nın mihveri budur. Hep bu mânâ etrafında döner, durur. Onu anlatır, ondan bahseder. Kalb ve gönülleri bu mânâ için tutuşturur, yakar. Fıtratı aşk ile yoğrulmuş gibi sermest-i cami-i aşk olan Mevlânâ Câmi bu hakikati şöyle vecizleştirir

 * Yeki hah: Yani yalnız biri iste, başkaları istenmeye değmiyor.
 * Yeki han: Biri çağır, başkaları imdada gelmiyor.
 * Yeki cuy: Biri talep et, başkaları lâyık değiller.
 * Yeki bin: Biri gör, başkalar her vakit görünmüyorlar.
 * Yeki dan: Biri bil, marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faidesizdir.
 * Yeki guy: Biri söyle, Ona ait olmayan sözler, mâlâyani sayılabilir.5

Bediüzzaman içtimai hâdiselerdeki başarının sırrını da fıtrat kanunları ile açıklamaktadır. Ona göre, beşerin içtimai hayatında bir çığır açan fıtrat kanunlarına uygun hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer.6 İçtimai çarklar altında kalır, ezilir. Fıtrata muhalefet edene fıtrat muvafakat vermeyecektir.7 Bunun tarih sahnesinde yaşanan en canlı örneği komünizmdir. Çünkü komünizm fıtrata muhalefet ettiği için yıkılmıştır. Fıtrata muhalefet eden bütün sistemler er geç yıkılacak, param parça olacaktır.

Bediüzzaman, İslâmiyet ile fıtrat kanunları arasındaki ilişkiyi şu cümleler ile dile getirmektedir:

“Evet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın getirdiği şeriatın hakaiki, fıtratın kanunlarındaki muvazaneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın rabıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça, aralarında ittisal (bağlılık) peyda olmuştur. Bundan anlaşılır ki; İslâmiyet, nev’-i beşer için fıtrî bir dindir ve içtimaiyatı tezelzülden (sarsıntıdan) vikaye eden (koruyan) yegâne bir âmildir.”8

İkinci sual:
Risale-i Nur’un menbaı, me’hazi nedir? Arzî midir, semâvî midir? Nerelerden ve kimlerden beslenir?

Risale-i Nur’un me’hazi, menbaı Kur’ân-ı Azimüşşandır. Rehberi Peygamber-i Zîşan Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Çizgisi, ehl-i sünnet ve’l-cemaatin cadde-i kübrasıdır. Cemiyeti ayakta tutan, insanları birbirleriyle pekiştiren kuvvetler içerisinde hiçbir kuvvet din kuvveti kadar müessir olamaz ve dinî kuvvetin yerini tutamaz. Vicdanın tâ derinliklerine kadar inmek, kalp ve ruhları hakikatlere raptetmek, hissiyat-ı insaniyeti aşk ve şevk ile uyandırmak için me’hazin kudsî olması lâzım ve elzemdir. Kuvvetler kutsileşmedikçe ve kudsiyet umumiyet ve külliyet kesbetmedikçe, tesir cılız ve sönük kalır. Me’haz kudsî olursa, tesir köklü, derin, küllî ve dâimî olur. Bu hakikati Bediüzzaman şu cümleler ile ifade eder:

“Me’hazin kutsiyeti çok bürhanlar kuvvetinde te’sirat gösteriyor; onun ile ahkâmı umuma kabul ettiriyor.9

İşte Risale-i Nur, Kur’ân’ın kutsiyetinden telemmü eder, o kutsiyeti terennüm eder. Bediüzzaman şöyle der

“Elde Kur’ân Bibi bir mucize-i bâki varken, başka bürhan aramak aklıma zâit görünür.

“Elde Kur’ân gibi bir bürhan-ı hakikat varken münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?”10

Üçüncü sual:
Risale-i Nur’un insanın iç ikliminde yaptığı etki nedir? Bu etki sathî ve şeklî midir, yoksa hayattar, dinamik ve derunî midir?

Risale-i Nur insanın iç mimarîsini esas alır, onun nakşına yönelir. Etkisi derin, hayattar ve köklüdür, ruhu şekillendirir, düşünce ufkunu açar, akıl ve kalbin imtizacını sağlar. Onun etkisi, insanı en büyük ve en mükemme1 bir değişime hatırlamaktır. Risale-i Nur, insanın iç iklimine rıza-i İlâhî, ihlâs, hasbîlik, saffet ve samimiyet gibi hissiyatları yerleştirir. Batı dünyası, Garb medeniyeti bu hisleri bilmez, bu kavramları tanımaz. Çünkü bunlar imânî, amelî, vicdânî ve hâlîdir. Kavlî ve lisanî değil. Bunlar para ve maddenin içinde aranmaz, şan ve debdebenin içinde bulunmaz.

Risale-i Nur’un etkisi, hayat ve ameldedir. Davranışlarda görünür, simada okunur. Bu münasebetle bir hatıramı aktarmak istiyorum:

Yıllar önce mektep ve medrese görmemiş köylü bir zatla tanışmıştım. Ara sıra yanıma uğrar, hal hatırımı sorardı. Bir gün bir sohbet esnasında elindeki Risale-i Nur’ları göstererek, “Bu kitaplarda acîp bir iksir, müthiş bir tesir var” dedi.

“Nereden biliyorsun? Okuyup tetkik ettin mi?” diye sordum.

Bana, “Benim doğru dürüst okur yazarlığım yok. Fazla okumuş da değilim. Fakat müşahede ettiğim ve izlediğim kadarıyla bende şu kanaat oluştu: Bir gencin cebine bu risalelerden bir tanesini koy, bir hafta sonra gel bak şekli değişmiş, hali değişmiş, siması değişmiş…” dedi.

Dördüncü sual:
Risale-i Nur un içtimaî bünyenin tesis ve tekmiline kuvvet verebilecek temel değerleri nelerdir? Sosyal yapı ve beşerî ilişkiler açısından belirlediği esasları, hedefleri var mıdır? İçtimaî hayatta istikamet, müsbet hareket, sükûn ve huzuru mu esas alır, yoksa gayesi kin, kan ve intikam mıdır?

Risale-i Nur, içtimaî bünyenin sıhhat ve istikametine fevkalâde önem verir. İçtimai sükûn ve istirahat-ı umumiyenin tesisine çalışır. Yıkıcı; dağıtıcı, parlayıcı ve parçalayıcı hareketlere aslâ itibar etmez. Müsbet hareketi bir vazife olarak görür, bir şiâr bilir. Menfî hareketlere müsaade etmez. Cemiyet bünyesinde muhabbet ve kardeşliği pekiştirir. İttihat, imtizaç ve ittifakın lüzumunu ortaya koyar. Dinimizdeki kardeşlik ruhunu söndüren Müslümanlar arasındaki muhabbeti, samimiyeti parçalayan hareketleri; yani kabilecilik, aşiretçilik, kavmiyetçilik, unsuriyetçilik menfii milliyetçilik gibi his ve fikirleri katiyyetle red ve tard eder.

Risale-i Nur, içtimaî bünyede istinat noktası olarak hakkı kabul eder. Hakkın hatırının âli kılındığı bir cemiyette zorba mecal bulamaz, kaba kuvvet tahakküm edemez. Hakkın adaletle dağıtıldığı, hakikatin incitilmediği bir cemiyette ittifak hayat bulur.

Risale-i Nur’un içtimaî bünyedeki hedef ve gayesi, rıza-i İlâhî ve fazilettir. Fazilet yerine madde ve menfaatin, alkış ve gösterişin sergilendiği bir cemiyette bütün ilişkiler dalkavukluk ve riyakârlık esasları üzerine kurulur, hakikî muhabbet ve tesanüt tesis edilemez.

Risale-i Nur’u, içtimaî hayatta teavün (yardımlaşma} düsturunu esas kabul eder. Fakirin, âcizin, garibin, muhtaç ve kimsesizin, yetim ve sahipsizin imdadına koşar. Boğuşmaya, çarpışmaya, kin ve kana müsaade etmez. İçtimaî hastalıkları bilim ve şefkatle tedaviye çalışır.

Beşinci Sual:
Risale-i Nur eğitici, öğretici, ufuk açıcı ve yol gösterici midir; yoksa slogan üretici, avutucu, his ve hevayı tahrik edici midir?

Risale-i Nur’un mesleği okuma mihveri üzerine kurulmuştur. Amacı, muhataplarını hakikat ve marifet ile eğitmek, okutarak onlara şahsiyet kazandırmaktır. Risale-i Nur’un mütalâası lezizdir. Metodu ikna edicidir. Meseleleri mantık ve muhakeme esaslarıyla ele alır, delil ve bürhanlarıyla yoğurur. Aklın istifadesi yanında kalb, ruh, sır gibi diğer latifelerin de hissesini verir; keyfiyeti yüksek, ufku geniş, hamiyeti büyük dâvâ ve ideal elemanları yetiştirmeyi gaye edinir.

Risale-i Nur’un eğitim ile ilgili şu açıklayacağımız metodu kanaatimizce eğitim müesseselerini ve pedagoglar tarafından incelenmelidir. Bediüzzaman, “Bâtılı tasvir, sâfi zihinleri idlâl eder (dalâlete götürür)” demektedir. Bu sebeple Risale-i Nur’un eğitim tarzı, bâtılı anlatmadan müsbeti vermek, yara açmadan tedavi etmektir. Çünkü fena şeylerle meşgul olmak kalb ve ruhta menfî iz bırakır, saf zihinleri bulandırabilir. Risale-i Nur sloganlar ve menfi fikirler yerine, kalb ve gönüllere nuru yerleştirerek zulmeti izale ediyor; iyiyi öğreterek fenayı fark ve tefrik ettiriyor; hakikati ders vermekle bâtıldan kurtarıyor.11

Altıncı sual:
Risale-i Nur tek yönlü, tek hayatlı, sırf dünya boyutlu mudur? Yoksa madde ile mânâyı mezceden dünya ile ukbayı (âhireti) birlikte kucaklayan bir mizaçta mıdır?

Günümüzde ve tarih boyunca Batı orijinli düşünce sistemleri, insan realitesini genellikle madde ağırlıklı ve tek boyutlu olarak ele almış olduklarından insanın mahiyet ve derinliklerine, melekûtî inceliklerine ulaşamamışlardır. Neticede tek kanatlı kalmış, dengeyi tesis edememişlerdir. Halbuki Risale-i Nur, gerçek saadet ve hayat kaynağı olan İslâmiyet’in esaslarını terennüm ettiği için insanın dünyevî, içtimaî görev ve sorumlulukları yanında âhiret sorumluluğunu, kulluk görevlerini de fevkalâde hassasiyet ve ciddiyetle nazara verir.

“Elbette en bahtiyar odur ki; dünya için âhireti unutmasın; âhiretini dünyaya feda etmesin; hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın; mâlâyani şeylerle ömrünü telef etmesin.”12 der.

Yedinci sual:
Risale-i Nur dahilî ve haricî, menfi ve yıkıcı cereyanların etkisinde midir? Onların yörüngesine girip, onlara âlet ve tâbi olabilir mi?

Bediüzzaman Said Nursî, hak ve hakikat, din ve adalet hesabına olmayan, belki inat, asabiyet-i milliye ve menfaat-i cinsiye ve nefsin enaniyetine dayanan, dünyada emsali görülmeyen bir zulüm hesabına çalış an cereyanlara, değil taraftar olmak; hattâ, merakla o cereyanları takip etmenin, onların yalan ve aldatıcı propagandalarını dinlemenin ve zulümlerine bakmanın caiz olmadığını ifade etmektedir. Çünkü, zulme rıza zulümdür; taraftar olsa zalim olur. Meyletse-“Velâ terkenû ilellezîne zalemû fetemessekümünnar âyetine mazhar olur”13 demektedir.

Bediüzzaman’ın bu konudaki şu tespitleri fevkalâde dikkat çekicidir:

“İşte böyle hiçbir kanun-u adalete ve insaniyete ve hiçbir düstur-u hakikate ve hukuka muvafık gelmeyen boğuş malardan, elbette âlem-i İslâm ve Kur’ân teberrî eder. Yardımcılıklarına, tenezzül edip tezellül etmez. Çünkü onlarda öyle dehşetli bir firavunluk, bir hodgâmlık hükmediyor, değil Kur’ân’a, İslâm’a yardım; belki kendine tâbi ve âlet etmekle elini uzatır. Öyle zalimlerin kılıçlarına dayanmak, hakkaniyet-i Kur’âniye elbette tenezzül etmez Ve milyonlarla masumların kanıyla yoğrulmuş bir kuvvet yerine, Hâlik-ı Kâinatın kudret ve rahmetine dayanmak, ehl-i Kur’ân’a farz ve vaciptir.”14

Bu zamanda ehl-i gaflet, dalalet ve dinini dünyaya satan ve bâki elmasları şişeye bilerek tercih eden gafil insanların nazarında bu kudsî hizmet-i imaniyeyi hiçbir cereyana tâbi ve âlet etmemek, bu Kur’ân hizmetini umumun nazarında tenzil etmemek için âfâkî, hâricî meselelerle meşgul olmadığını söyleyen Bediüzzaman, bunun sebebini soranlara karşı şöyle demektedir:

“Tâ ki, kudsî hizmetimize zarar gelmesin. Bunun sebebi şudur ki: İman hizmeti, iman hakaikî,bu kâinatta herşeyin fevkindedir, hiçbir şeye tabi ve âlet olamaz”15

“Bu zamanda ehl-i iman öyle bir hakikate muhtaçtırlar ki, kâinatta hiçbir şeye âlet ve tâbi ve basamak olamaz ve hiç bir garaz ve maksat onu kirletemez ve hiç bir şüphe ve felsefe onu mağlûp edemez bir tarzda iman hakikatlerini ders versin. Umum ehl-i imanın, bin seneden beri teraküm etmiş dalâletlerin hücumuna karşı imanları muhafaza edilsin.

“İşte bu nokta içindir ki, dâhilî ve hâricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale-i Nur ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbi olmuyor. Tâ avâm-ı ehl-i imanın nazarında, hayat-ı dünyeviyenin bazı gayelerine basamak olmasın ve doğrudan doğruya hayat-ı bakiyeden başka hiçbir şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakikati, hücum eden şüpheleri ve tereddütler izale eylesin.”16

Prof. Dr. Şener Dilek

Dipnotlar

1. Nursi, B. S, Münazarat, Sözler Yayınevi,1977 s. 11.

2. Nursi, B. S, Sözler, Envar Neşriyat, s. 131.

3. Nursi, B. S, Mesnevi-i Nuriye, Envar Neşriyat, s,168.

4. Nursî, B. S, Mektubat, Envar Neşriyat, s. 222.

5. Nursi, B. S, Sözler s. 217.

6. Nursi, B. S, Lemalar, Sinan Matbaası,1959, s. 160.

7. Nursî, B. S, Işaratü’l-I’caz, Envar Neşriyat, s. l24.

8. Nursî, B. S, Işaratü’l-I’caz, Envar Neşriyat s. 125.

9. Nursi, B. S, Mektubat, s. 319.

10. Nursî, B. S, Sözler, s. 365.

11. Nursi, B. S, Tarihçe-i Hayat, Envar Neşriyat, s. 609.

12. Nursî, B. S, Mektubat, s. 71.

13. Nursi, B. S, Kastamonu Lahikası, Envar Neşriyat, s. 189.

14. Nursi, B. S, Kastamonu Lahikası, Envar Neşriyat, s. 190.

15, Nursi, B. S, Kastamonu Lahikası, Envar Neşriyat, s. 126.

16. Nursî, B: S; Emirdağ Lahikası, Sinan Matbaası, s. 73.

Köprüdergisi.com sitesinden alınmıştır.

Sende yorum yazabilirsin