Sorularla Risale Heyetinin Gündem İle İlgili Görüşleri

Takdim

Memleketimizin gündemini işgal eden son hadiseler hakkında internet sitelerimize gelen yoğun sorular üzerine ilmi heyetimizce kaleme alınan bu eseri, azim istifadeye vesile olacağı ümidiyle takdim eder, Hak Tealâ’nın aziz milletimiz hakkında hayırlı neticeler yaratmasını niyaz ederiz. 

Hem ülkemizin gündemini meşgul eden, hem de başta İslam âlemi olmak üzere pek çok dünya ülkesinin yakından takip ettiği son hadiseler, şüphesiz hizmetimiz ve dinimiz açısından da gayet ehemmiyetlidir; bu vesileyle aşağıdaki açıklamayı yapmayı vazife telakki ettik.

Bu gibi hadiselerde tarafgirlik damarıyla hareket etmek, hata ve yanlışlara ortak olmak riskini doğurmakta, manevî mesuliyet altına girmeye sebebiyet vermektedir. Dolayısıyla, durum değerlendirilmesi yapılırken azami hassasiyet gereklidir. Ayrıca ülkesini seven, milletini düşünen ve bu istikamette dava-i Kur’âniye’ye gönül veren arkadaşlarımızın, istikbale dair ümitlerini desteklemek gayesini taşımaktayız.  Bu çalışmamızdaki bir başka boyut da, dinimiz ve vatanımızın düşmanlarına cevap verme ihtiyacıdır. Bu hikmetlere istinaden Muazzez Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Risale-i Nur külliyatında nazarımıza verdiği bazı önemli düsturları özet olarak istifadeye sunmaya karar verdik, faydalı olacağını ümit ediyoruz.

Ele alacağımız kriterler ve değerlendirmeler; sadece gündemi meşgul eden meselelere has olmayıp, tarih sahnesinde cereyan etmiş ve istikbal aynasına yansıması muhtemel benzeri bütün hadiseler ve olaylar için de genel bir bakış açısı hükmünde, ibretli ve fikretli bir yol haritasıdır. Bu anlamda bir değerlendirme, bütün hadisat ve olaylara tomografik bir bakış ve kader perspektifinden bir nazar imkânı temin ettiğinden; bu yaklaşımı, ne zaman, ne mekân ve ne de istikbal tekzip etmez; bilâkis teyit ve takviye eder.

Muazzez Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin bu gibi hadise ve olaylara bakış açısını teşkil eden, insana doğru düşünme imkân ve melekesi kazandıran esaslar aşağıda özetleyeceğimiz beş madde üzerinde odaklanmaktadır. Bu tür meselelere, bu beş maddenin penceresinden bakabilir ve bu istikamette sağlıklı bir değerlendirme yapabilirsek hadiselerin tazyikinden kurtulmak, maddi ve manevi mesuliyetten arınmak, murad-ı İlâhîyi idrak etmek gibi mazhariyetlere ulaşmanın yanında, fikir ve kanaatlerimizin zamanla hadisatın lisanı ile doğrulandığına da şahit olabiliriz.

Ana başlıklarıyla, Mü’minlere doğru bir bakış açısı temin eden esaslar şunlardır:

Birincisi: Söz konusu meseleyle ilgili İlâhî bir hüküm varsa, Anayasa hükmünde en mühim ve birinci esastır.

İkincisi: Hadiseler hakkında Peygamber Efendimizin (asm) Sünnet-i Seniyyesi ve Hadis-i Şeriflerinden gelecek bir teyit ve tasdik de bizim için o mesele hakkında  esas teşkil eder.

Üçüncüsü: “Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse itiraz olunmaz” kaidesi gereği, zaman açısından da meselelere bakmak, düşünce ve fikirlerimizi kuvvetlendirecek bir esastır.

Dördüncüsü: Fıtrat, Sünnetullah ve Adetullah kanunları da fikir ve kanaatlerimizi ve olaylara bakışımızı teyit ve tasdik etmelidir; zira fıtratla çatışarak muvaffak olunamaz.

Beşincisi: Asrın sahibi ve müceddidi olarak vazifelendirilen Zat-ı muhteremin fikir ve düşüncelerine de müracaat ederek, teyit ve tasdikini almak doğru düşünme melekesini, güçlü ve kıvamlı hâle getirecektir.

Bu beş ana prensip nazara alındıktan sonra, fena ve fani insanların yorumlarına fazla bir ihtiyaç kalmayacağı müşahede edilecektir.

İşte; Muhterem Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin fikir ve düşüncelerinin ciddiyeti, doğruluğu ve her mevzuda hadisat ve olayların O’nu tasdik etmesinin altında yatan gerçek, zikrettiğimiz bu beş esas olup, bu esasların kıymetlerini takdir ederek, vazgeçilmez bir yol haritası olarak görmesidir.

Muazzez Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin prensipleri ve tespitleri muvacehesinde, ülkemizin gündemindeki malum mesele ve hadiselere bakmak ve doğru düşünme melekesini kazanmak için, daha net bir şekilde değerlendirmeye tabi tutacağımız konulara girmeden önce, şu hassasiyetimizin nazar-ı itibara alınması gerekir:

Evet, bilinmelidir ki burada ifade edeceklerimiz; cemaat veya hükümet ayrımı yapmaksızın, hangi hükümet ve hangi cemaat veya sivil toplum örgütü olursa olsun, toplumun her kesimini yakinen ilgilendiren mevzulardır. Bu hakikatlerin icabını yerine getirenler huzur, sükûn ve saadetle faaliyetlerini ve hizmetlerini geliştirdikleri gibi;  muhalefet edenler de, o nispette bedeller ödemişler ve tarihi müeyyidelerle yüzleşmekten kaçamamışlardır.

Şimdi; yukarıda ifade ettiğimiz küllî kaideler çerçevesinde, son hadiseleri değerlendirmeye çalışacağız:

1-      Herkes vazifesini yapmalı vazife-i İlahiye’ye karışmamalıdır. Çünkü; Allah insanlara taşıyamayacağı bir yük ve kaldıramayacağı bir vazife vermez. Allah (cc) insanlara takatleri nispetinde vazife yükler ve onun hesabını sorar. Bu kaideye itibar etmeyenler hırslarının talibi ve kurbanı olurlar. Hırs ise; sahibini kontrolden çıkarır. Hedef ve maksadı için, her şeyi mübah görme sevdasına götürür. İşte bu andan itibaren dengeler bozulur. Helal ve haram birbirine karışır. Bu mesuliyet, Gayretullah’a dokunur. Allah (cc) hadisatın dili ile ceza verir.

2-      Büyük işlerde yalnız kusurları görmek cerbezeliktir. O insanlar aldanır ve toplumu da aldatırlar. Allah (cc) mizanda muadelet sistemini uygulayacaktır. Yani; “Bir kişinin günahı ile başkası mesul olamaz” kaidesince, bir kişinin veya bir toplumun yanlış sıfat, hal ve harekâtları için, diğer güzel sıfatları halleri ve fiilleri yok sayılamaz. Demek ki; kurumları veya toplumları teraziye korken hayırlarının ve şerlerinin, hem sayıca hem de kalite ve keyfiyet itibariyle üstünlük cihetine bakılmalıdır. Yoksa günahsız bir toplum, insan fıtratı ve hayatın realitesi açısından mümkün değildir. Muazzez Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, bu zihniyette olan insanlara karıştırıcı ve anarşist nazarı ile bakmaktadır.

3-      Düşmanlarımızın ve hasımlarımızın maddi ve mânevî anlamda tecavüzlerinin azami derecede ayyuka çıktığı bir zamanda, dâhili kusur ve hataları unutmak ve dondurmak, ehli imanın dikkat edeceği bir husustur. Zira; burada dâhili mücadeleye devam, din düşmanlarının işine yarayacaktır. Böylesi büyük bir zarara kapı açanlar, cezalandırılmaları için de kadere fetva verdirmiş olurlar.

4-      Peygamber Efendimizin (asm) Medine-i Münevvere’ye hicretinden sonra ilk yaptığı iş ve faaliyet; Medine’deki bütün kabile ve taifeleri dinine, ırkına ve mesleğine bakmaksızın ittifak ettirmesidir. Efendimizin (asm) bu uygulaması gösteriyor ki, en öncelikli vazifemiz aramızdaki niza ve kavgaları kaldırıp, kardeşlik ve muhabbeti tesis etmek, ihtilafa değil ittihada taraftar olmaktır.

5-      “Bir şey bütün elde edilmezse, bütün bütün de terkedilmez” kaidesince, ya hep veya hiç anlamında adaletsiz düşüncenin bir başka benzeri olan toptancılık da, dinimizde ve hukukumuzda yoktur. Yaşla kuruyu birbirinden ayırmak, eğri ile doğruyu aynı torbaya koymamak ve bu noktada azami hassasiyet göstermek adaletin ve insafın gereğidir.

6-      Bu Anadolu, Cebel-i Cudi gibi, Allah’ın (cc) avn, hıfz ve himayesi altındadır. Bu sebeple memleketimiz daima İlâhî imdada, yardım ve korunmaya mazhar olmuştur. Ehl-i dalalet asırlardan beri bu topraklar üzerinde ne kadar menfi ve menhus planlar uygulamışsa, hep kader canibinden tokat yemişlerdir. Zayıflık ve acizliğin doruğa ulaştığı zamanları fırsat bilen bedbahtlarca, tatbik sahasına konulan kirli oyunlar; fevkalade olaylar ve mucizevi hadiselerle bozulmuştur. Rahmet-i İlahiyye hususi bir icraat ve tasarrufla bu memleketi ve Anadolu’yu inayeti altına alarak, muhafaza etmiştir.

Cihan harbinden sonra, garptan Yunanlıların ve şarktan Rusların bir avuç Anadolu’yu istila etme emellerine mukabil, Allah (cc) mucizevi bir tarzda bu Anadolu’yu özel bir himaye ile kurtarmıştır. Rusya komünist ihtilali ile tarumar olurken, Yunanistan bir maymunun eliyle perişan edilmiştir. Hatta Muazzez Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Alexander’ı ısıran ve Venizelos’u perişan eden o maymun hakkında bir mersiye yazmış, “Cennet ile müjdeli hayvanların isrine gittin, Cennette saidsin, çünkü hem gazi hem şehitsin”[1] ifadeleri ile o mübarek hayvanı tavsif ederek mersiyeyi tamamlamıştır. Tarihin maddi ve manevi en büyük depremi Anadolu’da olmuş, ifsat faaliyetlerinin en büyüğü burada çıkmış ve bu millet kendi devletinin eli ile yapılmak istenen dinsizlik tahribatından ve o müthiş rejimden büyük bedeller ödeyerek ve dersler alarak çıkmıştır. İnşallah bu mevcut arızalardan da sühuletle çıkılacaktır.

7-      Allah’ın kanunları ve adetullah düsturlarının keyfiyeti maddi iklimler gibidir. Hiç kimse, kendisini bizzat iş yapıyor ve muvaffak oluyor zannetmemelidir. Bütün hizmetlerin ve faaliyetlerin sevk ve idaresi Allah (cc) tarafından yapılıyor. Sebepler arkasında kudret-i İlâhiye iş görüyor. Zira Müessir-i Hakiki ve Müsebbibü’l-Esbab olan, sadece Allah’tır. İnsanları ve kendimizi, İlahi programı ifa ve icra etmek için yaratılmış birer zavallı sebep ve vesileler olarak kabul etmeliyiz. Bizi muvaffak eden hikmet, manevi iklimin lehimize değişmesi ve farklılaşmasıdır.

İlahi murada tevafuk eden kim olursa olsun mutlaka kazanır. Ters düşen ise, ne kadar kuvvetli ve kudretli olursa olsun, kaybetmeye mahkûmdur. Zira “takdir-i hüda kuvve-i bâzu ile dönmez. Bir Şem’a ki Mevla yaka üflemekle sönmez” bir itikat kaidesidir. Murad-ı İlahi istikametinde hareket eden bir sivrisinek, Nemrudu gebertir, karıncalar Firavun‘un sarayını harap eder, bir mikrop çok cebbar kumandanları yere serer. Bu ilahi programa veya murada muhalif düşenler ise, bu meselenin tam aksi ile muamele görür.

Biz, Tanzimat döneminde sonbahara girdik. Zira, hak ettiğimiz cezaya istinaden kader bize bu mevsimi reva gördü. Allah (cc) bize celalle tecelli etti. Bu celali tecelli, ehl-i dalalete cemal olarak tezahür etti. Bu hadise, terazinin iki kefesinin muvazenesine benzer. Küre-i arzın bir tarafını gece istila ederken, öbür tarafında gündüzün hükümran olması gibi.

Bu sebeple Abdülhamit Han, Abdülaziz Han ve Sultan Vahdettin gibi dirayetli ve güçlü padişahlar iklimin sonbahar olması sebebiyle, kendilerine çömezlik yapamayacak derecede zavallı olan İttihat ve Terakki ekibine mağlup oldular. Cumhuriyetle bizim kış mevsimimiz geldi. Bize kış oldu mu, bu ehli dalalete yaz demektir. Cumhuriyetçilerin muvaffakiyetleri şahsi güç ve kuvvetlerinden değildir. Bilakis kaderin, ehl-i iman için tensip ettiği kış mevsimine tevafuk etmelerindendir.

Muazzez Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin de “Acele ettim kışta geldim. Siz cennet asa bir baharda geleceksiniz” buyurması, hadiselerin bu minval üzere cereyan edeceğini göstermektedir. Dolayısı ile bizler, şimdi baharı yaşıyoruz. Ehli dalalet ise sonbaharı idrak ediyor. Bizim önümüzde bir yaz, onların önünde ise bir kış mevsimi vardır. Öyle ise; müessiriyet ve hâkimiyet, iklimi idare edene ve kader planının sahibine verilmelidir. Burada kulun ise; niyeti esas olup, huzur-u ilahide onunla muhasebeye çekileceğini unutmamalıdır.

Yazın arifesinde, geçici arızalara bakarak yeis ve ümitsizliğe düşmemeliyiz. Zira bizleri güzel ve parlak bir istikbal, ehl-i dalaleti ise karanlık ve zulmetli bir gelecek beklemektedir.

8-      Allah’ın (cc) bu memlekete sayamayacağımız kadar nimetleri vardır. Özellikle, zamanımızda idrak ettiğimiz ve şahit olduğumuz iki büyük nimet öne çıkmakta ve dikkat çekmektedir. Bu nimetler şükür görmezse devam etmez.

Bunların ilki, ülkenin sevk ve idaresinin bu ekibe ve hükümete tevdi edilmesidir. Bu ekip ve kabine, Tanzimat’tan beri gelmiş geçmiş idarelerin ve hükümetlerin en iyisi ve en keyfiyetlisidir.

Zira biz, bir zulmetten ve karanlıktan geliyoruz. İstikbale doğru da aydınlığa gidiyoruz. Mukayeseyi buna göre yaparsak olaylara yaklaşımımız daha insaflı ve basiretli olur.

 

Diğer bir nimet ise; Din-i Mübin-i İslam’a hizmet eden cemiyetler ve cemaatler içerisinde faaliyet ve çalışmasını beynelmilel hale getiren ve fevkalade inkişaf eden hizmet gurubu ve ekibidir.

Zahiren; idarenin bayrağı hükümetin elinde, hizmetin bayrağı da cemaatin elinde gibi görünüyor. Herkes gibi, bu iki ekip ve kadro da faaliyetleri itibari ile vazifelidirler. Çünkü âlemde vazifeli olmayan ve abes yaratılmış hiçbir mahluk ve nesne yoktur. Herkes ala meratibihim mutlaka vazifeli olarak yaratılmıştır.

El ele, kol kola ve baş başa vererek, bu nimeti devam ettirmek ve bu bayrağı daha fazla dalgalandırmak icap ederken, bu iki ekibin mücadelesi; hem kendilerine, hem ülkemize, hem İslam âlemine ve hem de maalesef dinimize büyük zararlar vereceği muhtemeldir.

“Bir biri ile münakaşa ve mücadele edenler, müsbet hareket edemezler” kaidesince, insan ne kadar haklı olursa olsun, mücadeleye giren mutlaka büyük zarar görecektir. Hele bu mesele, harici güçlerin veya parmakların bir planı ise, daha kötü ve daha vahim neticeler doğurabilir.

Bu konuda her iki tarafa itidal-i dem tavsiye ederek, haklılığın kifayet etmediğini, haklılığın yanında faydalılığın da hesap edilmesi önem arz etmektedir.

9-      Tarih açısından nazar-ı itibara alınması fevkalade önem arz eden üç millet vardır. Hükümetler ve sosyal cemiyet ve cemaatler, bu üç milletin siyasi tarihlerini, menfaatlerini ve örflerini bilmeden varlıklarını muhafazada zorlanırlar, emniyetli ve istikrarlı bir hayat süremezler. Önem sırasına göre bunların birincisi Yahudiler, ikincisi İngilizler, üçüncüsü de Farisilerdir.

Yahudiler, diğer iki milleti yani İngiliz ve Farisileri her zaman tahrik ederek ve perdenin gerisinde kalarak dünyayı karıştıragelmişlerdir. Tarih boyu Yahudiler, insanlığın hasmı ve düşmanı; Farisiler de İslam’ın hasmı ve düşmanı olarak tescillidirler.

Allah’a (cc) itimat etmeyen Yahudilerin, kendilerinin dışındaki kavimlere itibar etmesi düşünülemez. Muharref Tevrat’ta; bütün insanların, Yahudiler için hayvanat-ı ehliye olduğu, bütün servetler, mallar ve imkanlar onların gasp edilmiş hakları olduğu ve Mezopotamya bölgesi ise, Allah(cc) tarafından onların arz-ı mev’udu olarak nazara verildiği ifade edilmektedir. Dolayısıyla Yahudilerin bu haklarını elde edebilmeleri için her vesilenin mübah sayılacağı itikatlarının icabıdır. İşte bu itikat ve icap, onları bu kadar acımasız hale getirerek canavarlaştırmıştır. Ecdadımız, bu milleti katliamdan kurtarıp, himaye garantisi vermiş, Yunanistan ve civarındaki coğrafi alanlara yerleştirerek asırlarca muhafaza etmiştir. Fakat ne gariptir ki; Abdülhamit Han’ı tahttan indirmek ve Hilafeti Lağvetmek için toplanan çapulcu ordu, Selanik’te bu menhus milletin planı ile harekete geçerek İstanbul’u işgal etmiştir.

İran ise; tarih boyu Müslümanları Şiileştirmek için çalışan, İslam âleminin bir Ur’u ve hastalığı olarak devam edegelmiştir. Müşahede ettiğimiz bu son olayların merkezinde, birinci derecede İsrail ve ikinci derecede onun kadim dostu olan İran bulunmaktadır. Çünkü, İslam Âleminin ve bu coğrafyanın kimin eliyle idare edileceği, hangi milletin hükmü altında yönetileceği tarih boyu muğlak bir denklem olarak kalmış ve Irkçı Arapların mı, Şii İranlıların mı,  yoksa Sünni Osmanlıların mı bu vazifeyi ifa etme meselesi devamlı baş ağrıtmıştır. Bugünkü hadise ve olayların da temelinde bu yatmaktadır.

Dünyada Yahudilerin gücü azalmaktadır. Artık dünya, Yahudilerin fitne ve fesatlarından bıkmıştır. Yahudiler hakkında tarihte cereyan eden zillet ve meskenet belası, istikbalde de en dehşetli bir şekilde tecelli edecektir. Amerika dahi meselenin hassasiyetini idrak etmiş olduğundan, Yahudiler sığınacak yer olarak Çin’i düşünmektedirler. Artık hangi taşın arkasına saklansalar da, kader tarih boyu yaptıkları zulümlerin hesabını görecektir.

Yahudilerin zayıfladığı hadisatın dilinden bellidir. Bu menhus millet ülkemizde, Amerika’yı tahrik ederek 1960 ihtilalinde 80 hükümeti götürdüler, üç devlet adamını idam ettiler. 1980 İhtilalinde hükümet gitti, idam yok. 1997 28 Şubatta ise ancak e-muhtıra ile iktifa edebildiler.

Ülkemizin sevk ve idaresinde, Menderesten mevcut hükümete kadar, bir keyfiyet ve kariyer terfisi vardır. Karşı tarafta ise başlangıcından bu güne kadar idarelerinde, bir düşüş ve bir kalite zafiyeti görülmektedir. Bu da gösteriyor ki, bu zihniyetin gücü azalmaktadır. İlahi murad, ülkemizin maddeten ve manen yükselmesine, teali ve terakkisine denk düşmektedir. Zira Allah (cc), kafirler istemese de nurunu tamamlayacaktır. Muazzez Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de “Rüyada Bir Hitabe” isimli eserinde, Resul-ü Kibriya Efendimiz’in (asm) “Şu istikbal inkilâbâtı içerisinde en yüksek gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktır” fermanını müjdelemektedir.

Bu İlahi muradın tahakkuku, bir gurubun veya bir ekibin işi değildir. Allah’ın davasına destek olan ve olacak herkesin ve her ferdin derece ve mertebesine göre bu meselede payı olacaktır.

10-  Muazzez Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin keyfiyeti ve davası, hiç kimsenin kabuğuna sığmayacak kadar büyük, ulvi ve geniştir. Onun davası; İman, Şeriat ve Hayattır. Bu üç hakikatin tahakkuku bütün İslam âlemi ve insanlık âleminin meselesidir. Bizlere düşen, bu davaya gücümüz nispetinde destek olmak ve ondan nasibimizi almaktır. Bizler, bu yüce davaya şeref katamayız, ancak onunla şerefleniriz. Öyleyse; bu cihanşümul davaya, Türkiye, İslam âlemi ve hakiki İsevilerin dâhil olduğu herkesin kamet-i kıymeti nispetinde vazifesinin bulunduğu bir mesele gözüyle bakılmalıdır. Burada kimsenin kimseyi ötekileştirmeye hakkı yoktur. Zira; bu yüce davayı, birilerinin meslek ve meşrebinin temsil edemeyeceği göz ardı edilmemelidir.

11-  Tarih boyu dinimizin ve örfümüzün, cemaatlere tayin ettiği bir alan vardır. O alan onların kırmızı hatlarıdır. Faydalı hizmetler ve vazifeler bu alanlara itibar etmekle gerçekleşir. Mesela, Hz. Hasan (ra) Ehl-i Beytin manevi hizmetlerini siyasetle lekelememek için, kendi iradesi ile Hz. Muaviye’ye (ra) idareyi terk etmiştir. Bu şekilde “evlatlarımdan biri, birbirine hasım olmuş iki taifeyi musalaha ettirecek ve fitneyi ortadan kaldıracak” hadis-i şerifine mâsadak olmuştur. Zira ilahi murad ve tensib-i Peygamber(ASM)’i bu idi.  Hz. Hüseyin (ra)  ise abisi gibi yapmayıp, siyasete müdahale ettiğinden O’na da kader müsaade etmemiştir. Maalesef insanlık, dünyanın ve siyasetin en çirkin yüzünü Kerbelâ olayı ile müşahede etmiştir. Dolayısı ile insanlar zulmetmiş, kader ise Ehl-i Beytin manevi hizmetlerde istihdamı açısından, adalet etmiştir.

İşte; Muazzez Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî HazretleriKur’an bizi siyasetten men etmiş” “Siyasetten, şeytandan sığındığım gibi Allaha sığınırım” “Yüz elimiz de olsa ancak nura kâfi gelir” “Risale-i Nur talebeleri idareye, asayişe ve hükümetin işine karışmazlar” gibi kesin hükümlerle, siyasilerle, hizmet erlerinin arasına sınır koyarak bizleri bu alandan uzaklaştırmıştır.

Siyaset ile aramıza konulan bu sınır gibi, benzer bir sınır da “menfaat-i maddiyenin rekabet alanları” olan ticaret için de geçerlidir. Bu iki alana cemaat olarak girmemiz yasaktır. Bugün ülkemizde, dine hizmet eden bir cemaatin ticarete, bir diğer cemaatin de siyasete girmelerinin neticeleri ve acı faturaları önümüzdedir.

Bizler Nur talebeleri olarak, mazide CHP’nin başa gelmemesi için medreselerimizi muvakkaten terk edip, o alana bir derece bizler de girdik. Fakat tekrar kışlalarımıza vaktinde dönemediğimiz için, Cenab-ı Hak (cc) aynı kaideye binaen, bizleri de cezalandırarak bedel ödetmiştir.

Dolayısı ile; Türkiye’de herkesin en rahat kullanabildiği ve en fazla boş bırakılan alan, din ve din adına hizmet etme alanıdır. Osmanlıda olduğu gibi, cemaatlerin vazifelerinin ve alanlarının resmen ve fiilen tayin ve tespitine acilen ihtiyaç vardır. Diğer meslek ve sosyal alanlar nasıl takip ve kontrol ediliyor ise; bütün sivil toplum örgütlerinin de bu anlamda takibi ve kontrolü şarttır. Zira dört tane mühendis bir sağlık kabini açıp çalıştıramadığı gibi, cemaatlerin de misyon ve vizyonlarına göre faaliyet göstermeleri icap eder. Kurumlar ticaret yapacaksa adına şirket demeli, siyaset yapacaksa parti kurmalıdırlar. Çünkü; hizmet ifa eden kurum ve kuruluşlar herkese kucak açmış sivil toplum örgütleridir. Mahiyeti itibariyle muhaliflerin olacağı o iki alana girmemeleri misyonlarının icabıdır

12-   Herkes aldanabilir. Liderler dokunulmaz ve hatasız olamazlar. Bir söz vardır:

 

“Delikli değneğin atmazı olmaz, arkadan bakan göz düşünmeli;

İnsanoğlunun kanmazı olmaz, özüne bakıp söz düşünmeli.”

İlk insan ilk peygamberdir ve ilk hata eden de O’dur. Kelime-i şehadette abdiyetin Risalet’ten önce gelmesi ve ismet sıfatı ile muttasıf olan Peygamberlerin (as) zelle mahiyetinde kusurlar işlemesi ilahi bir mesajdır ki, Peygamberler de insandır, kusur işleyebilirler. Ancak Allah(cc) tarafından affedilirler. Onları ulûhiyet makamına kadar çıkarıp kutsallaştırmamalıyız.

Sahabeler, tahrik ve iğfallerle kendi aralarında mücadele ve muharebe etmişlerdir. Muazzez Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ise; “ Kimse demez ayranım ekşidir. Mihenge vurmadan almayınız. Zira; çok silik söz var, ticarette geziyor. Benim sözlerimi dahi ben söylediğim için tamamını kabul etmeyin. Aklın elinde dursun, mihenge vurun, altın çıktı ise kalpte saklayın” derken, bize bir ölçü vermektedir. Bu ölçü çerçevesinde hadiselere bakmak ve değerlendirmek, insanları daha doğru ve isabetli düşünmeye sevk eder.

13-   Bir kaide vardır: “Topluma ve cemiyete taalluk eden bir hukuk, velev sünnet veya nafile kabilinden dahi olsa, şahsi farzlardan daha önemlidir.

Bu kaideye binaen, vatanı ve milleti için cephede kendini feda eden günahkâr bir insana, Allah(cc) şehadet makamı ile beraber Cenneti müjdelemektedir. Burada, vatanın içindeki günahkârlara, isyankârlara, gafillere veya inanmayanlara bakılmaz. Vatanın birliği veya dirliği, Müslümanın asıl sermayesi olan hayatından daha önemlidir.

O halde, biz bir geminin içerisindeyiz. Gemiye isabet edecek az bir zarar, geminin içerisindekilerinin şahsen tehlikeye maruz kalmasından daha önemlidir.  Bu mesele, bayrakla özel firmaların flamalarının mukayese ve muvazenesi kabilindendir. Bayrağa gelen zararı flamalar izale edemez. Bayrak dalgalandığı müddetçe, müesseselerin ve firmaların zararları telafi edilebilir. Fakat o bayrak dalgalanmazsa firmaların ve flamaların yerlerinde yeller eser. Müslümanlar tarih boyu bu hassasiyete itibar etmişlerdir. İşte bu sebepten dolayı; ezan ve şeair cemiyeti ilgilendiren bir hukuk olması sebebiyle değer ve kıymeti, şahsi farzlardan daha fazla önem arz etmektedir.

14-  Fitne uykudadır. Uyandırana lanet olsun. Önemli bir kaidedir.

Karşılıklı fitne açılımları yapılmaktadır. Bu çok tehlikeli bir alana girildiğinin alametidir. Hilafet kurumu ve Osmanlı, tarih boyu iki şeyle uğraşmıştır. Bunun biri fitne, diğeri zulümdür. Allah (cc) bu ikisinin kaldırılması için, herkesin gücü nispetinde mücadele etmesini emretmektedir.

Fitneyi örtmek ve kapatmak içtimai hayatın dengesi için çok önemlidir. Peygamber efendimizin (asm) Medine-i Münevvere’de münafıkların reisi Abdullah bin Übey bin Selül’ü deşifre etmeden onu ahirete göndermesi, bizim için önemli bir ölçüdür. Hatta o münafık için şu ifadede bulunmuştur: “Ben müşriklere, ‘Muhammed ashabına kâfir diyor’ dedirtmem.

Şeriat kitaplarında verilen şu örnek gayet manidardır: Bir köpek bir çadırdan ağzından süt damlayarak çıksa, biz de merak edip çadıra girsek, çadırda bir kazan süt görsek ve çadırın boş olduğunu ve kimsenin olmadığını da müşahede etsek, “Bu köpek bu sütten içmiştir” diyemeyiz.  Zira gözümüzle müşahede etmediğimizden, o bir kazan sütü kirletmeye hakkımız yoktur. Meydana dökülen ve servis edilen meselelere bu hassasiyetle yaklaşmamız lazımdır.

15-  Bediüzzaman Said Nursî’nin talebesi olmak, onun meslek ve meşrebine itibar etmeyi ve onun gibi olaylara bakmayı icap ettirir. Zira Muazzez Üstadımızın meşrep ve mesleğine muhalefet edilerek muvaffak olunamaz. Aksini yapmak ise cezaya muciptir.

Ordu hakkında Muazzez Üstadımızın açık ve net ifadeleri vardır. Aleyhte bir cümlesi yoktur. Medih ve takdirde ise; onlarca ifadeleri söz konusudur. Kendisine zulmeden, mahkemeden mahkemeye sevk eden, zindanlarda yer hazırlayan o ordu için “Onda bir ruh var o ruh benimle dosttur” “Ordu şer güçlerin elinden kendisini kurtaracaktır” “Kılıcını ayağına vurmayacak, düşmanına vuracak, ağlayan âlem-i İslam’ı bu ordu güldürecektir” gibi hayırlı ve müjdeli cümleleri çoktur. Dolayısı ile bu yaklaşım, bizleri ordu hakkında hassasiyetle düşündürmelidir.

Kaderin cilvesine bakınız ki, ordunun üst rütbeli subayları değişik sebeplerle cezalandırıldı. 1964’te Yunanistan’da ihtilal olduğu halde 8 veya 9 general yargılandı. Türkiye’de bu son olaylarda ihtilal yok, ihtilalin provası yok, sadece yazılı belgeleri var. Üstelik planın kimin yaptığı belli; buna rağmen 400’e yakın insan ve onların çoluk çocuğu mağdur edildi. Bu mesele Gayretullah’a dokundu. Hükümet ise, bu meseleye yarım ağız yaklaştı. Belki de oya tahvil edebileceğini düşündü. Hakan Fidan’a yapılan muameleyi, Genelkurmay Başkanına yapamadılar. Çünkü bu, bir başka hesaplaşma idi.

Allah(cc)’ın hikmetine bakınız ki, orduya bu muameleleri reva görenleri kader, karşı karşıya getirdi ve birbirleriyle mücadeleye giriştiler. Ordu bu olaylara müdahil olmadı. Kışlasına çekildi. Ayrıca, hükümetin en yetkili ağızları “Orduya yanlış yapıldı, tekrar muhakeme edilmeli” diyerek iade-yi itibar etti. Dolayısıyla kader, Muazzez Üstadımızın ordu hakkındaki tensip ve takdirlerini hadisatın lisanı ile teyit etti.

16-  Bizler, kürtlerle tarih boyu her zaman muhabbetle yaşamışızdır. Osmanlının ve Türklerin kendi cinsinden dahi olsa harp etmediği hemen hemen hiçbir millet olmadığı halde, Kürtler bundan müstesnadırlar.

İdris-i Bitlisî’nin sayesinde Güneydoğu’daki 26 Kürt boyu ve beyleri, Yavuz Sultan Selim Han’a biat etmişlerdir. O zamandan bu zamana muhabbetle, barışla geldik; inşallah sonumuz da öyle olacaktır. Bu maziyi silmek mümkün değildir.

Bununla beraber, maalesef 30 yıldır ülkemizin doğusunda birtakım şer odaklarının tahriki neticesinde alevlenen fitne ateşi devam etmektedir.  Bu gün geldiğimiz süreçte 30 yıldır ilk defa barış adına güzel adımlar atılmıştır. Harbin bölemediği bu ülkeyi, barışın böleceğine kimseyi inandıramazsınız. Barış sürecine azami derecede destek ve kuvvet vermek lazımdır. Vatanını seven herkesin yekvücut olarak ülkesine ve milletine bu hususta yardımcı olması yol göstermesi icap eder.

17-   “Hükümdarın zalimi, fitne ve anarşiden hayırlıdır” anlamında bir hadis-i şerif vardır. Çünkü idare çok önemlidir. Devlet ve idare yıkılırsa, ülkede herkes birbirinin zalimi olur. Bunun örneği İslam âlemidir.

Üstad Hazretleri meşrutiyette, Osmanlının tasarrufu altında bir yönetim arzu ediyordu.  O sebeple İttihat ve Terakkiye muhalefet ediyordu. Ne zaman, Osmanlı gidip, İttihat ve Terakki idareye el koyunca, Üstadımızın tavrı değişti. İttihat ve Terakkinin yaptığı ihaneti, hiç kimse kendi milletine ve memleketine yapmamıştır. İttihat ve Terakkinin A takımı saltanatı yıktı, B takımı da Hilafeti lağvetti ve dini ortadan kaldırmaya çalıştı. 13 milyon kilometre kare olan vatan, o menhus idare sayesinde o kadar küçüldü ki, elimizde ancak bir Anadolu kaldı. Böyle fecaati ve şenaati işledikleri halde; hasbel kader başımıza idareci olarak geldiklerinde, Muazzez Üstadımız, bu meseleyi şöyle değerlendirdi:

Bence yol ikidir: mizanın iki kefesi gibi. Birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı ve taşımı Venizelos ve Antranik ile beraber olup, Said Halim’e ve Enver’e vurmam.  Nazarımda vuran da sefildir.” Bu mantıkla Üstadımız; İngilizlere karşı, Kuva-yi Milliye tarafında yer aldı. Çünkü istiklal ve hürriyetsiz, dini ve İslamiyet’i yaşamak mümkün değildi. Bu sebeple ehvenüş-şerri ihtiyar ederek İttihat ve Terakki ile Kuva-yi Milliye’yi desteklemiştir.

18-  Bir meselede veya bir işte hem insan eli ve hem de kader müdahalesi olduğundan, insan zahire bakarak bazen adaletsiz davranarak zulmeder; Kader ise; o meselenin hakiki sebep ve illetlerine baktığı için adalet eder.

Kaderin baktığı yer ve hakiki illet ise, insanların iç dünyalarında ve gönül âlemlerinde sakladıkları niyet ve düşünceleridir. İlahi kader bu düşünce ve niyetlere baktığından, bütün olay ve hadisat netice itibari ile o niyetleri ve düşünceleri ortaya çıkarır. Günümüz olay ve hadiselerini bu açıdan değerlendirirsek, sabrederek ibretli olaylara hikmet ve fikret canibinden bakarak, hakiki niyetleri ve düşünceleri sezebiliriz.

Bir süre sonra Cenab-ı Hakk öyle vesileler ve hadiseler zuhur ettirecek ki; belki de herkes, hadisatın içerisinde niyetleri açık ve net olarak görecek, zevahirle ve görünüşteki sebeplerle aldanmayacaktır.

Netice olarak; yeis mani-i her kemaldir. Yeis, kudret ve hikmet-i İlahiyeye bir muhalefettir. Maziye baktığımızda, istikbal hakkında endişeye düşmeye hiçbir mahal ve sebep yoktur. Bütün bu olanlar birer yol kazaları veya muvakkat arızalardır.

Cenab-ı Hakk; bu Anadolu halkına istikbalde büyük vazifeler yükleyecek ve hizmetler ifa ettirecektir. Ülkemizin maddi ve manevi olarak önü açıktır, istikbali aydınlıktır. Dünya çapında ittifak eden ehl-i dalalet, bu meseleyi bizlerden daha iyi bir şekilde fark etmiştir. Kadîm ve medeni olan, o yüksek ruhu ayağa kaldırmamak için, en büyük ve müthiş hile ve oyunlarını sergilemektedir.

Fakat; murad-ı İlahi bizim lehimize, onların ise aleyhine tecelli edecektir. Bizler, vazifemizi yapıp Allah’ın vazifesine karışmamalıyız. Zira; Mevla neylerse güzel eyler. Her şey, bütün olay ve hadisat; ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibariyle güzeldir. Buna binaen her hadise, beğenelim veya beğenmeyelim, Allah’ın nurunu tamamlamasına hizmet ifa etmektedir. Bu İlahi nur ve murad, tahakkuk ederken istek ve arzumuz, bu gelişmede payımızın ve hissemizin olmasıdır.

Bu vesile ile, memleketimizdeki vukua gelen hadisata yukarıda izah ve ifade etmeye çalıştığımız hakikatler perspektifinden bakmamız isabetli olacaktır.

Allah (c.c) bu nimet-i İlahiyeyi tensip ve takdir ederken dua edelim de, bize pahalıya satmasın. Baştakilerin başlarına akıl, kalp ve gönüllerine merhamet nasip eylesin. O zaman işler kendi kendine düzelir.

sorularlarisale.com

Sende yorum yazabilirsin