Tarikat Nedir, Zaman İmanı Kurtarma Zamanı Mıdır?
Tarikat; imanın kalben hissedilmesi, Kur’an hakikatlerinin sadece akılla değil, ruhsal bir müşahede ile yaşanmasıdır. Bu yol, Hz. Muhammed’in (asm) Miraç yolculuğunun manevi bir gölgesinde ilerlemek gibidir.
İnsanın beyni nasıl ki maddi dünyanın bir merkezi adeta telgraf santrali gibi ise, kalbi de manevi alemlerin merkezidir. Kalp, koca bir ağacın çekirdeği gibidir.
Allah, insanın kalbine bu potansiyeli boşuna koymamıştır. Kalbin “işlemesi” ve inkişaf etmesi gerekir. Bunu yapmanın en büyük vasıtası ise zikr-i İlahi (Allah’ı anmak) ve iman hakikatlerine yönelmektir.
Hayatın ağır yükleri ve kalabalıkların içindeki yalnızlık insanı bunaltır. Şehir hayatı on kişiden ancak ikisine geçici bir eğlence sunabilir. Geri kalan büyük çoğunluk ihtiyarlar, hastalar, yalnız yaşayanlar gerçek bir teselli ararlar. Zikir yoluyla kalbini işleten bir mümin, ıssız bir dağda veya zor bir durumda bile olsa “Allah” diyerek O’nun huzurunda olduğunu hisseder. Etrafındaki olan olaylara başına gelen her türlü hale olumlu gözle bakar. Bu his, korkuyu giderir ve kişiye yaşama sevinci verir.
Tarikat, İslamiyetin ve şeriatın doğruluğuna bir delildir. Çünkü bir alim bir şeyi sadece biliyorken, bir veli, tarikat ehli o hakikati kalbiyle görür ve tadar.
Bazı dindar insanların veya siyasetçilerin, tarikat ehli arasındaki bazı suistimalleri bahane ederek bu yolu tamamen kapatmaya çalışmaları yanlıştır. Allah adaletini “iyiliklerin kötülüklerden fazla olması” üzerine kurar.
Tarikatın en büyük iyiliği, en zorlu olaylar karşısında sıradan bir müminin bile imanını muhafaza etmesini sağlamasıdır. Kalbi uyanmış bir tarikat ehli, sarsılmaz bir muhabbetle bağlı olduğu için dinsizlik cereyanlarına kolay kolay kapılmaz.
İstanbul’un 550 yıl boyunca İslam’ın merkezi kalması, camilerin arkasındaki tekkelerde yapılan zikirler ve o insanların manevi kuvveti sayesinde idi. Tarikatlar İslam dünyasını birbirine bağlayan “en sıcak kardeşlik bağı” ve dışarıdan gelecek tehlikelere karşı sarsılmaz bir kaledir.
Bediüzzaman hazretleri der ki: Tarikat, İslam’ın ruhu ve kalbidir. Bazı kişilerin yaptığı yanlışlar, bu köklü ve nurlu yolu karalamak için bahane edilemez. İnsanın kalben huzur bulması ve imanını fırtınalardan koruması için bu manevi eğitim yolu hayati bir öneme sahiptir.
Bediüzzaman hazretlerinin “zaman tarikat zamanı değil, zaman imanı kurtarma zamanı” sözü bir tezat teşkil etmiyor mu
Burada bir tezat değil, bir ihtiyaçlar, bir öncelik farkı vardır. Bir binanın temeli iman, üst katları ve dekorasyonu ise tarikat ve tasavvuftur.
Bediüzzaman der ki: Eğer bir binanın temeli sarsılıyorsa, orada nakış ve süsleme ile uğraşılmaz; önce bina yıkılmaktan kurtarılır. Geçmiş asırlarda insanların iman temeli sağlamdı; bu yüzden tarikatlar vasıtasıyla manevi mertebelerde yükselmek öncelikliydi. Ancak bu asırda, fen ve felsefeden gelen şüpheler doğrudan “temeli” yani imanın rükünlerini hedef alıyor.
Bediüzzaman’ın “Zaman tarikat zamanı değil” ifadesi, tarikatın lüzumsuz olduğu anlamına gelmez. “Bu zamanın ana yarası şüphecilik ve dinsizlik akımlarıdır; buna karşı panzehir tarikat zevkinden ziyade, akıl ve kalbi ikna eden tahkiki iman dersleridir” demektir. Tarikat bir “meyve” ise, iman bir “gıda” ve “ekmek” hükmündedir. Açlıktan ölmek üzere olan birine meyve değil, ekmek verilir.
Risale-i Nur’un metodu, tarikattaki gibi 40 günlük halvetler veya uzun zikir tesbihatları yerine; doğrudan Kur’an’dan alınan delillerle imanı kurtarmayı hedefler. Bediüzzaman orada tarikatı savunur; çünkü, tarikatı inkâr edenler, İslam’ın büyük bir zenginliğini ve manevi kalesini yıkmak istiyorlardı.
Bediüzzaman, tarikat ehlinin imanda çok daha sağlam durduğunu söyler: “Adi bir samimi ehl-i tarikat… kendini daha ziyade muhafaza eder.” Bediüzzaman’ın duruşu şudur. Tarikat bir cevherdir, ancak bu yangın asrında önce iman hizmeti lazımdır. İmanı şüphelerden kurtulan bir mümin, o tasavvuftan istifade edebilir. Yani biri “kurtarma” operasyonudur, diğeri ise “kemalat ve inkişaf” yolculuğudur. “Bir kimsenin imanı sarsılsa, onun velayet mertebeleriyle uğraşması mümkün değildir. Önce gemiyi batmaktan kurtarmak, sonra içindeki konforu düşünmek gerekir.”
Bediüzzaman hazretleri bu asrın şartlarını bir “yangın” olarak tanımlar. Eğer bir ev yanıyorsa, evin içindeki tabloların yerini değiştirmekle veya dekorasyonla ilgilenilmez. Önce o yangın söndürülür.
Eskiden şüpheler cehaletten geliyordu, tarikat zikriyle bu aşılırdı. Şimdi ise şüpheler “bilim ve felsefe” adı altında, akıl kanalıyla geliyor. Bu yüzden cevabın da akli delillerle verilmesi gerekiyor.
Üstad, tarikatın kazandırdığı manevi makamları inkar etmez; ancak bu asırda “Sahabelerin yolu” dediği, Velayet-i Kübrayı savunur. Bu yolda kişi, dünyadan el etek çekmeden de her şeyde Allah’ın birliğini görebilir. Tarikat bir gıdadır, lezzetlidir. Ama iman bir ilaçtır, hayatidir. Üstad, “Ekmeksiz yaşanır ama susuz yaşanmaz; imansız ise hiç yaşanmaz” diyerek, en temel ihtiyaca odaklanmıştır.
Tarikat İslam’ın bir kalesi ve zenginliğidir. “Zaman imanı kurtarma zamanı” sözü ise, o kalenin içindeki hazineyi değil, kalenin yıkılmak istenen kapısını ve temelini korumaya yönelik bir uyarıdır.
Yani Bediüzzaman hazretleri diyor ki: “Tarikat çok kıymetlidir, ama önce o kıymetli hazineyi içinde barındıracak ‘İman’ sarayını kurtarmamız şart.”
Çetin Kılıç
Kaynak :Mektubat








