Tercih

Tercih, bir şeyi öbürüne göre daha iyi, üstün veya önemli sayma, yeğ tutma, yeğleme, birini öne geçirmek. Bir fikri, bir görüşü benimsemek, diğerlerine üstün tutmak,  şeklinde tanımlanmaktadır.

Hayatımız tercih kararlarıyla geçer. Bilhassa üniversite sınavlarına girerken yaptığımız okul ve meslek seçimi tercihimiz, hayatımızın ilerleyen dönemlerini şekillendirir, sosyal statümüzü belirler. Giyeceğimiz elbiseyi seçmemiz, yiyeceğimiz yemeği seçmemiz,  işimizi seçmemiz, eşimizi seçmemiz, arkadaşımızı seçmemiz, tuttuğumuz takımı seçmemiz, oy vereceğimiz partiyi seçmemiz…vs. tercihlerimizdir. Hayat bir tercihler manzumesidir. Tercih ettiklerimiz hayatımızda olanlardır, tercih etmediklerimiz hayatımızda olmayanlardır. Neyi tercih edeceğimiz, tercih ettiğiniz andan sonraki hayatımızla doğrudan ilişkilidir.  Tercihlerimizin sonuçlarını yaşarız. Tercih ettiğimiz mesleği yaparak rızkımızı kazanıyoruz. Tercih ettiğimiz eşimizle birlikte aile hayatımızı yaşıyoruz…Demokrasilerde milletin en çok tercihine mazhar olan partiler ülkeyi yönetmektedirler.

Milletin tercihi ülkenin kaderiyle yakından ilgilidir. Bu millete ilk defa 1950’de kendisini yönetecekleri seçme ve tercih etme hakkı verildi.. Bu millet kimi tercih etti? Adnan Menderes’i…Niçin? Çünkü,  millet Menderes’e güvenmişti, inanmıştı. Menderes bu güveni boş çıkarmadı..  Nasıl? Menderes’in gelmesiyle millet söz sahibiydi. Millet söz sahibi olduğu için de, yıllar yılı onun rağmına yapılan icraatlara son veriliyor, milletin istediği işler yapılmaya başlıyordu.  Yıllardan beri millete karşı yürütülen dinî baskılar, dine yönelik yasak ve engellemeler DP gelince son buluyordu. Menderes hükümeti daha ilk ayında 18 yıllık aslına uygun olarak okutulması yasaklanan ezana hürriyetini veriyor, ezan serbest bırakılıyordu. İktidarın iki ayı dolmadan da radyoda dinî program yasağı kaldırılmış ve haftada iki gün Kur’ân okunmasına başlanmıştı. Ezanın aslına çevrilmesine sebep olduğu için Menderes, Bediüzzaman’ın ifadesiyle “İslâm kahramanıdır.” Menderes devri, demokrasi, hürriyet ve dini inkişaf devri olduğu kadar, fakirlikten kurtuluşun diğer bir adıydı…

1 Kasım 2015’te ülkemizde milletin tercihine müracaat edilecek. İnşallah milletimiz, Türkiye’ye terör olaylarıyla diz çöktürmek isteyen iç ve dış hainlere ‘söz de kararda milletindir’ diyerek, Menderes’in yolunda gidenleri tercih ederek gerekli cevabı verecektir.

                                                  *****************

Hayatımız boyunca yapacağımız tercihlerle, dünyayı kendinize zehir edebileceğimiz gibi, coşkuyla yaşadığınız cennete de çevirebiliriz. Bunun temeli olumlu düşünmek, olaylara pozitif pencereden bakmaktır. Tercihlerimizi pozitif pencereden bakarak yaparsak, huzuru ve mutluluğu yakalarız. Pozitif pencereden bakmanın ölçüsü Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır.  

Şu bilinen bir gerçektir ki, hangi ırktan, hangi coğrafyada, hangi anne babadan dünyaya geleceğimizin tayin ve tespiti, bizim irademiz ve tercihimiz dışındadır. Milletimizi ve ailemizi tayin etme iradesi,  tercihi Allah’a (c.c) aittir. Çünkü kainatta bulunan her varlığın, hikmetle ve dengeyle meydana gelmesi gösteriyor ki, onlar sonsuz bir hikmet, adalet ve ilim ile vücuda gelir. Bu varoluş tesadüfe değil, İlahi programa tabidir. İnsanın gözü, kulağı, burnu, kafası v.s bütün azalarının hikmetli ve düzenli olması gibi, insanların millet millet, kabile kabile yaratılması da boşuna değildir. Bu tarz bir yaratılışın da, elbette çok hikmetleri vardır.

İnsana kıymet kazandıran mensup olduğu ırk değil, güzelliği, yakışıklılığı, boyu, posu değildir. Kendisine verilen akıl ile yaptığı tercihler sonucunda sahip olduğu faziletlerdir.

İslam dini, ırkları bir realite olarak kabul eder. Cenab-ı Hak Kur’an’da şöyle bildirir:
‘Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için, sizi milletlere, kabilelere böldük.  Şüphesiz Allah katında en şerefliniz, en takva sahibi olanınızdır.’(Hucurat, 13. ayet)

İnsan tercihleri sonucu takva sahibi olur veya olamaz. İnsan aklı olduğu için tercihte bulunabilir. Bunun içinde yaptıklarından sorumludur. İnsan sorumlu olduğu için dünya imtihan meydanıdır. Dünya ya imtihan için gönderilen biz insanlar, yapacağımız tercihlerle ebedi hayattaki yerimizi kendi elimizle hazırlamaktayız..

Akıl, insanı diğer canlı varlıklardan ayıran en önemli özelliğidir. İnsanı, diğer canlılardan ayıran temel nitelik aklını kullanarak düşünme faaliyetinde bulunmasıdır. Gerçek­ten bizi diğer canlılardan ayıran en güçlü yapan şey, akıl ve bu aklın mahsulü bilgidir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran özelliklerden biride sahip olduğu duygulardır. Merhamet, şefkat, cömertlik, vicdan,  adalet, sabır, sevgi vb. bunları çoğaltmak mümkündür. İnsan yine bu duygular vasıtasıyla diğer varlıklardan ayrılır. Bu duyguları kendi hayatında geliştirdiği ve yansıttığı oranda diğer varlıklar arasındaki farklılıkları artar

İnsanın en güçlü özelliği duygularında görülebilir. Ruhun beden ülkesinde devam etmesi de soyut ya da somut olan duygu cihazlarını kullanması ile mümkün olmaktadır. Duyguların fonksiyonlarını tamamıyla yitirmesi, insanlığın sonu demektir. Duygularımız hayır ve şerre, hidayet ve dalâlete, hak ve batıla, güzel ve çirkine aynı mesafededir. Aklımızı, duygularımızı kullanmamız tercihlerimizin sonucudur. Allah’a iman etmek, hak dinin prensiplerini kabul ya da reddetmek, aklımızı, duygularımızı kullanırken tercihlerimizin biçimini yönlendirir. Öyle ki, sıradan bir kişi, duygularını hayır yönünde geliştirmesiyle, yapacağı tercihlerle melekleri gıpta ettirecek kadar yücelirken, bir kısım insanlar da hayvanların bile lânet okuyacağı şerli işlere bulaşabilir. İnsanlar arasında olduğu gibi bitkiler ve hayvanlar âleminde de fesat ve anarşiyi körükler… Fark, duyguların ifrat ve tefritte seyretmesidir. Meselâ, insan aklı ilâhi terbiyeden müstağni olursa, cerbeze ile hakkı batıl, batılı hak göstererek insanları şaşırttığı gibi duygular da sahiplerini zirve ya da zırvaya götürebilirler… İnsanların ve toplumların zaman zaman yaşadığı bunalım ve huzursuzlukların temelinde tercihlerin şer istikametinde kullanılması, daha doğrusu duygu, istidat ve kabiliyetlerin kullanılmasında ifrat sınırlarının zorlanması yatmaktadır. Yaşanan savaşlar, terör olayları, insanların mülteci durumuna düşmeleri, bu olaylara sebep olan ülkelerin şer istikametindeki tercihleridir.

Akıl, duygular insana neden verilmiştir? Bunların asıl hedefleri nedir?

İnsan sadece maddeden ibaret bir varlık olsaydı, elbise giydiğinde, midesi doyduğunda bütün meseleleri bitmiş olurdu. Ancak onda ruh, kalp, akıl, sır gibi bir kısım manevi duygu ve kabiliyetler vardır ki, havaya, suya, güneşe muhtaç olduğumuz kadar bunlar da gıdaya muhtaçtırlar. Bunun içindir ki, tercihleri sonucu refah, lüks ve konfora ulaşmış nice insan, ruh ve kalpleri aç olduğu için gerçek doyuma ulaşamamakta, huzursuzluktan kurtulamamaktadırlar.

İnsan dünyada bir misafirdir. Misafirliğin müddeti kısa, şartları sınırlıdır. Oysa bilhassa aklî, şehevî ve gadabî duygular ve diğer bazı istidat ve kabiliyetler o kadar zengindir ki, böyle bir misafirlikle yetinmek, tüm bu tasarımı abes saymayı sonuç verir. Yaratılış, dünya, insan ve hayat noktalarından geçerek şekillendirilen bu tasarımın hedefinde “ebediyet” olmalıdır. Bu bağlamda, insanı, dünya hayatında ebediyete, daha doğrusu ebedi saadete hazırlık yapma misyonu ile anmak, tercihlerini bu istikamette yapmak en mantıklı düşüncedir.

Hadsiz hikmet sahibi Allah, sınırlı hayatta sonsuz saadeti kazanabilmesi için insana çok değişik imkânlar ve fırsatlar ihsan etmiştir. Duygularımız bize bu imkânı sunmaktadır. Bu dünyanın hiçbir şeyi duyguları tatmin etmemektedir. Bunun yüzlerce delili vardır. Öyle ise, şiddetli duyguları kullanırken tercihlerimizi sadece fani hayata sarf etmek, kırılacak camlara kıymetli elmas fiyatını vermek gibi abestir.

Günümüz insanının gündeminde maneviyata  gereken önem ve değer verilmediği içindir ki, problemler içinde problemler meydana gelmektedir. Bu problemlerden biri, hem de başta geleni, elması elmas bildiği halde kömürü ondan üstün tutmak, kırılacak camları  kıymetli elmaslara tercih etmektir.Yani,  şu kısacık dünya hayatını ebedi ahiret hayatına tercih etmektir. Hastalık derecesini alan bu büyük mesele, dünyayı esas kabul edip bütün duygu ve kabiliyetleri ona yöneltmek, adeta dünyada kaybolmaktır. O zaman insan ebedi hayatını tehlikeye atma pahasına, dünyanın zararlı, lüzumsuz ve fani işlerinde boğulmaktan kendini kurtaramaz. Bediüzzaman: “Onlar dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler.” (İbrahim Sûresi, 3.) “âyetinin işaretiyle, âhireti bildikleri ve iman ettikleri halde dünyayı âhirete severek tercih etmek  ve kırılacak şişeyi bâki bir elmasa bilerek rıza ve sevinçle tercih etmek ve akıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman sâfi lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musibetidir. O musibet sırrıyla, hakikî mü’minler dahi bazan ehl-i dalâlete taraftar olmak gibi dehşetli hatada bulunduklarını” (Kastamonu Lahikası) ikaz eder.

İnsan  sadece maddeyle ilgilenir, dünyayı bile bile ahirete tercih eder, fani dünyanın kırılacak şişeleri hükmündeki değersiz işlerini ebedi hayatın elmas hükmündeki işlerine tercih eder, geçici ve zehirli bala benzeyen gayr-ı meşru ve peşin bir kısım zevk ve lezzetler uğruna ahirette verilecek bitmez tükenmez lezzetleri elinin tersiyle iter, haram helal demeden bir hayat sürerse, böyle kimseler maddi ve manevi hayatlarını tehlikeye atıyorlar demektir.

İnsanın, hayatı boyunca karşılaşacağı problemlere yönelik çözüm önerileri sunan Kur’an-ı Kerim onun tercihleriyle alakalı tavsiye ve uyarılarda bulunmaktadır. Çünkü son ilahî vahyin nihai gayesi, insanın dünya ve ahiret mutluluğudur. İnsanın bu mutluluğu ise kendi inançlarının, davranışlarının sonuçlarına, davranışlarının sonuçları da kendi tercihlerine bağlıdır. İnsanın tercihlerini yaparken Kur’an ve Sünnetteki ölçülere göre hareket etmesi, onun dünya ve ahiret huzur ve mutluluğunu sağlayacaktır.

Dünya hayatını ebedi olan ahirete tercih eden insanların bu tercihi çok büyük bir aldanıştır, çünkü ebedî olanı bırakıp fani olana talip olmuşlardır. İnsanları bu aldanışın kendilerini uğratacağı acı akıbet konusunda uyaran Kur’an, insanların dünyaya olan ölçüsüz teveccühlerinin aksine ahiret yurdunun daha hayırlı olduğunu bildirmekte ve insanları düşünmeye, durumlarını gözden geçirmeye davet etmektedir:

“Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret hayatı daha hayırlı, daha devamlıdır.” (A’la suresi/16-17ayetler)

“Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.” (Şura suresi/20. ayet)

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah\’ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (Hadid suresi/20. ayet)

Seven, sevdiğini memnun etmeyi, başkalarını memnun etmeye tercih eder. İmam Gazali

Yaşadığın dünyaya bak, Yüce Allah, hangi eserini sevginin kucağında büyütmemiş? Neden okşamak ve kucaklamakla  gidilecek yere, tekme tokatla erişmeyi tercih edersin?

Mevlana

 

Mehmet Abidin Kartal

www.NurNet.org

Sende yorum yazabilirsin