Yedi Rengiyle Kâinâtı Aydınlatan Güneş; Kur’an Ve Mu’cizeleri (III)

5- KUR’AN IŞIĞININ BEŞİNCİ MU’CİZELİK KAYNAĞI: KUR’AN’IN HER ASRA VE HERKESE HİTAB EDER OLMASI

Kur’an, medenisi ile bedevîsi ile her asrın anlayışına, edebî rütbesine, hem her asırdaki insanların farklı tabakalarına, yani çocuğuna yaşlısına, âlimine cahiline, mühendisine bakkalına, kısaca her kesime, kabiliyetlerine göre hitap ediyor ve onları nurlandırıyor. Sanki her zaman ve her mekânda tâze nâzil oluyor. Zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşiyor. Zaman ilerledikçe, yaşlanmak yerine, ilimlerin ilerlemesiyle bir kısım işaretleri ve manaları yeni yeni anlaşılıyor. Kısaca her zaman ve mekânda âlem-i gaybın âlem-i şahâdetin tek tercümanı oluyor.
İnsan bir saat boyunca “Bugün eve gideceğim” cümlesini tekrarlasa, elbette ki bıkkınlık gelebilir. Yahut çok sevdiği bir insanın aynı cümlelerle tekrarlanan bir konuşmasını yüz defa dinleyeyim dese, belli bir noktadan sonra usanç verebilir. Daha da önemlisi, Tıp Fakültesini çok seven bir öğrenci 15 yıl aynı fakültede okuyayım dese, bir gün gelir oradan nefret edebîlir. Çünkü insana ait şeylerin tekrarı, ihtiyaçtan fazla olması halinde insanı bıktırıyor. Buna kimse itiraz edebîlir mi? Hayır.

Bir diğer sorumuz da şudur: 1946 model Ford marka bir arabası olan Ali Bey, bütün yeni modellere rağmen, eski arabasını terk etmemekte direnirse, bu hareketi tasvib edilebilir mi? 1940 yıllarında yazılmış Dermatoloji yani Cildiye İlmine dair bir kitap, yeni keşiflere rağmen, 1996 yılının Tıp Fakültelerinde hâlâ ders kitabı olarak okutulabilir mi? Her halde her iki soruya da hayır cevabını vereceksiniz.

Bütün bunların sebebi şudur: Çünkü insana ait olan şeyler, zamanla eskiyor; kökten değişiyor; değişmeye ayak uyduramazsanız, çevrenizde yalnız kalırsınız; 1946 model Ford markayla otobanlarda rahat yürüyemezsiniz; arabanın parçasını bulamaz ve en ufak bir ârızada yolda kalırsınız.

Şimdi gelelim meselenin öteki yüzüne ve başka soruların sorulmasına;

Sizin dedeleriniz ve nineleriniz, dünyaya geldiklerinde bugün bildiğimiz güneş vardı. 70-80 yıl bu güneşten yararlandılar. Siz de dünyaya geldiniz ve aynı güneşi buldunuz. İçinizde kiminiz 20 yıldır, kiminiz, 50 yıldır ve kiminiz de 70 yıldır aynı güneşten yararlanıyorsunuz. İçinizde 50 yıldır bu güneşi kullanıyorum; zaman değişti ve uzadı; hem bıktım ve hem de güneşin modası geçti. Öyleyse yeni güneş aramalıyım diyebileniniz var mı?
Veya bir başka soru soralım: Dedelerimiz ve ninelerimiz yıllarca elma yedi, armut yedi ve muz yedi. Biz de kimimiz 20 yıldır, kimimiz 50 yıldır ve kimimiz de 70 yıldır bu meyveleri yiyoruz. Ben artık bu meyveleri yemeyeceğim; zira modası geçti ve bende bıkkınlık geldi diyebileniniz var mı?

Doğduğunuzdan beri istifâde ettiğiniz havadan bıkanınız var mı?
Elbette ki hayır. Zira bütün bu saydıklarımıza beşeriyet her zaman ve her asırda muhtâctır; çünkü bunlar Allah’a ait olan şeylerdir. Allah’a ait hiçbir şey eskimiyor; bıkkınlık vermiyor ve beşeriyet de hiç bir zaman onlara muhtâc değilim diyemiyor.

İşte Allah’ın iki türlü şerî‘atı ve kanunlar mecmuası vardır:

Birincisi, Allah’ın kudret sıfatından gelen tekvînî şerî‘attır ki, bazıları ona yanlış olarak tabiat ve doğa adını vermektedirler. Biraz önce gösterdiğimiz misâllerden anlaşılacağı üzere, Allah’ın tekvînî şerî‘atındaki hükümlerden, mesela güneşin ışığından, ateşin ısıtmasından ve suyun güzelliğinden bıkan yoktur. Bunlar eskimez ve dolayısıyla bıkkınlık da vermez.

İkincisi ise, Allah’ın Kelâm sıfatından gelen ve kaynağını Kur’an’ın teşkil ettiği bildiğimiz şerî’attır ki, İslâmiyet diye de bilmekteyiz. Kur’an’ın güneş gibi olan hükümleri de zaman geçtikçe gençliğini muhâfaza etmektedir. Gerçekten Kur’an, her asırda taze nazil oluyor gibi, tazeliğini ve gençliğini muhafaza ediyor. Evet, Kur’ân, bir hutbe-i ezeliye olarak, umum asırlardaki umum insanoğlunun tabakalarına birden hitap ettiği için, öyle daimî bir gençliği bulunmak lâzımdır. Hem de öyle görülmüş ve görünüyor. Hattâ fikirleri itibariyle muhtelif ve kabiliyetçe birbirinden farklı asırlardan, her asra göre, güya o asra mahsus gibi bakar, baktırır ve ders verir.

Beşerin eserleri ve kanunları, beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat Kur’ân’ın hükümleri ve kanunları o kadar sabit ve râsihtir ki, asırlar geçtikçe daha ziyade kuvvetini gösteriyor. Evet, en ziyade kendine güvenen ve Kur’ân’ın sözlerine karşı kulağını kapayan şu bizim asrımız ve şu asrın ehl-i kitap insanları, Kur’ân’ın “Yâ ehle’l-kitab, yâ ehle’l-kitab!” hitabına o kadar muhtaçtır ki, güya o hitap doğrudan doğruya şu asra yöneliktir ve “Yâ ehle’l-kitab” lâfzı, “Yâ ehle’l-mekteb” mânâsını dahi ihtivâ eder; bütün şiddetiyle, bütün gençliğiyle, “Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin.” sesini âlemin bütün bölgelerine savuruyor .

DEVAM EDECEK İNŞAALLAH….

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz

Sende yorum yazabilirsin