Yedi Rengiyle Kâinâtı Aydınlatan Güneş; Kur’an Ve Mu’cizeleri (V)

KUR’AN’DAKİ İLMÎ MU’CİZELERDEN BAZI MİSALLER

1. BİYOLOJİDEKİ EŞEYLİ-EŞEYSİZ ÜREMEYİ İLK HABER VEREN KUR’AN’DIR

Kur’an-ı Kerim’de bir âyet var.
وَهُوَ ٱلَّذِي مَدَّ ٱلۡأَرۡضَ وَجَعَلَ فِيهَا رَوَٰسِيَ وَأَنۡهَٰرٗاۖ وَمِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٰتِ جَعَلَ فِيهَا زَوۡجَيۡنِ ٱثۡنَيۡنِۖ يُغۡشِي ٱلَّيۡلَ ٱلنَّهَارَۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتٖ لِّقَوۡمٖ يَتَفَكَّرُونَ ﴿٣﴾

Kısaca meali şöyle: “Yeryüzünü yayan, orada sâbit dağlar ve nehirler yapan ve orada her çeşit meyvelerden ikişer eş kılan da O’dur. Geceyi gündüze (O) örtüyor. Şübhesiz ki bunda, düşünecek bir topluluk için apaçık deliller vardır.”

Zevceyn: Yani iki zevc, erkek ve dişi gibi iki ayrı cinsten meydana gelmiş çift demektir. Bunun bir de ayrıca “isneyn” diye “iki” sayısıyla sıfatlanması te’kid veya ikişer ikişer anlamına tevzi için olduğu söyleniyorsa da bunun bir bölünme olması daha açıktır. Şöyle ki:
Her meyvenin çiçeğinde hayvanların erkek ve dişisi durumunda bir çift eş vardır ki, o meyve işte bunların çiftleşmesinden ve döllenmesinden meydana gelir. Nitekim bir başka âyette “Bir de ilkah edici aşılayıcı rüzgârlar gönderdik” (Hicr,15/ 22) buyrulmuştur. Sonra bu zevceyn de ayrıca iki kısımdır: Bir kısmı erkeği başka kaynakta, dişisi başka kaynakta olmak üzere ayrı ayrı iki ağaçta bulunur. Mesela incirin erkeği başka ağaçta, dişisi başka ağaçta olur. Bir kısmı da hem erkeği, hem dişisi aynı çiçekte bulunur. Çiçek erkekli ve dişili bir hünsa şeklinde açar ve döllenmeyi kendi bünyesi içinde yapar, çoğunlukla çiçekler böyledir.

İşte zevceyn tabiri ile her meyvede çiftleşen genel olarak erkekli dişili çiçekler kastedilmiş, isneyn tabiri ile de bunların iki çeşit olduğu ifade buyrulmuştur. Hurma ve incir gibi bazı meyvelerin erkeği, dişisi bulunduğu ve meyve hâsıl olması için bunların telkihi, yani döllenmesi gerektiği öteden beri bilinen bir olay olduğu halde, öteki çiçeklerin de erkekli ve dişili olarak bu döllenmeyi kendi bünyesi içinde yaptığı gerçeği yakın zamanlara kadar bilinmiyordu.

Mikroskopların icadı ile bitkilerin fizyolojisi tetkik edildikten sonra ortaya çıkan ve anlaşılan bir meseledir. Bu sebeple eski devirlerdeki tefsir âlimlerinin bu âyetle ilgili olarak ortaya koydukları görüş ve açıklamalar müphemlikten uzak değildir.

Keşşaf ve Fahruddin Razi’nin ifadelerinde bu anlama yakın bir incelik vardır. Özellikle Razi, bunu insanın yaratılış olayındaki Âdem ile Havva’nın durumuna benzeterek bütün ağaçlara ve bitkilere şamil olacak şekilde genelleştirmiştir ki, bu doğrudan doğruya âyetin kendi anlamından çıkarılan bir sonuçtur. Şu halde biz bugünkü botanik ilminin şahitliği ile anlıyoruz ki, bu âyetin bu cümlesinde başlı başına bir ilmî mucize vardır. Bu gerçeğin bin bu kadar sene önce Kur’ân’da haber verilmiş olması, Kur’ân’ın Allah kitabı, bunu getirenin de hak peygamber olduğuna doğrudan ve apaçık bir delil teşkil eder” .

2. BİNG BANG TEORİSİ VE KUR’AN’IN DOĞRU İZAHI

Teoriye göre bundan yaklaşık olarak 13 milyar yıl önce zaman ve madde yokken, çok yüksek sıcaklık ve yoğunluktaki bir ortamda patlama olmuş ve patlama sonucunda en hızlı hareket eden kütleler en dışta, daha yavaş hareket edenler ise en içte olmak üzere, boşluğa doğru bir yayılım başlamıştır ve yine teoriye göre bu yayılım halen devam etmektedir. Bilim insanları bu patlamayı tetikleyen sıcaklığın 1 milyar derecenin üzerinde olduğu düşünmektedirler.

Teori ilk olarak 1922 yılında Rus kozmolog Alexander Friedmann tarafından ortaya atılmış ancak bu teoriye inanmak, evrenin durağan olduğunu savunan bilim adamları için pek kolay olmamıştır. Çünkü bu teori evrenin, zaman ve maddeden bağımsız olan tüm boyutların üzerindeki bir güç tarafından yaratıldığı anlamına geliyordu. Aynı zamanda bu teori “maddenin sonsuzdan gelip sonsuza gittiğini” savunan materyalist bilim adamlarının görüşlerini tamamen çürütmüştür ancak yine de bu teoriyi kabullenmek istememişlerdir. Lakin ünlü astronom Edwin Hubble’ın 1929 yılında yaptığı gözlemler sonucunda evrenin devamlı genişlemekte olduğunu ispatlamasıyla, Büyük patlama teorisi için etkili bir kanıt bulunmuş oldu. Edwin Hubble’ın yaptığı bu çalışmayla Büyük Patlama teorisini kabul eden bilim adamlarının da sayısı artmıştır. Fakat yine de bazı bilim adamları genişleyen evren modeline uygun farklı görüşler ortaya atmışlar. Ancak 1989 yılında Büyük patlamadan arta kalan radyasyonu tespit etmek için NASA tarafından uzaya gönderilen COBE uydusu fırlatılışından sekiz dakika sonra radyasyonu tespit etmiş ve teoriyi kesin olarak kanıtlamıştır.

Şimdi Kur’an’ı dinleyelim:
أَوَ لَمۡ يَرَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَنَّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ كَانَتَا رَتۡقٗا فَفَتَقۡنَٰهُمَاۖ وَجَعَلۡنَا مِنَ ٱلۡمَآءِ كُلَّ شَيۡءٍ حَيٍّۚ أَفَلَا يُؤۡمِنُونَ ﴿٣٠﴾
“30-İnkâr edenler görmediler mi ki, şübhesiz gökler ve yer birbirine bitişik idiler de onları ayırdık ve her canlı şeyi, sudan yaptık. Hâlâ îmân etmiyorlar mı?”

Kâinâtın yaratılışı ile ilgili Kur’an’ın izahlarıdır. Yaratılış teorisi diye asırlardır tartışılan bu bilimsel buluşun esasları, yine Kur’an’a açıkça dayanmaktadır. Kur’an, Enbiyâ Sûresinin 30. âyetinde, bilimin ancak 1929 ve hatta 1965 yılında tam olarak vuzûha kavuşturduğu Big Bang yani Büyük Patlama teorisini bütün açıklığıyla ortaya koymaktaydı: ‘Yer ve gökler bitişik iken (ratk) birbirinden koparıp ayırdık:’. Kur’an bu âyetiyle açıkça şunu haykırıyordu: Bütün kâinat başlangıçta tek bir cevher halindeydi ve tek maddeden birlikte yaratılmışlardı. Sonradan bir kısmı buhar ve bir kısma sıvı halinde birbirinden ayrıldı. Sıvı olan maddenin bir kısmı köpük haline getirildi. Bundan yer küresi yaratıldı. Buhar kısmından ise, gökler halk olundu ve yıldızlar birer tohum gibi semavata ekildi.
1929’da Astronom Hubble tarafından geliştirilen ve dünyaya açıklanan Big Bang yani Büyük Patlama teorisi, yeni yeni Kur’an’ın anlattıklarını keşfediyordu: Gerçekten bu teoriye göre kâinat genişliyordu ve bu kâinatın başlangıçta tek bir cevherden yaratıldığını haykırıyordu. Sıfır hacme sahip bu noktanın patlatılmasıyla kainât yaratılmıştı. Sıfır hacim yokluk demek olduğuna göre, evren yok iken var hale gelmiş ve kâinat bir tek cevherden genişleyerek gördüğümüz son halini almıştı.
Kur’ân’ın lafızları, öyle bir tarzda konulmuş ki, herbir kelâmın (sözün), hattâ herbir kelimenin, hattâ herbir harfin, hattâ bazen bir sükûtun (susmanın) çok yönleri bulunuyor. Herbir muhâtabına ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir.

كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا âyeti yer ile göğün ikisinin bir maddeden beraber halkedilmiş ve sonra birbirinden ayırdedilmiş olduklarını gösteriyor. Şeriatın nakliyatına nazaran, Cenab-ı Hak bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır. Sonra o maddeye tecelli etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mayi kılmıştır; sonra mayi kısmı da, tecellisiyle tekâsüf edip “zebed” köpük kesilmiştir; sonra Arz veya yedi küre-i arziyeyi o köpükten halketmiştir. Bu itibarla herbir yer için için hava-i nesimîden bir gök hasıl olmuştur. Sonra o buhar maddesi genişleyerek yedi kat gökleri tesviye edip yıldızları içine zer’etmiştir ve o yıldızlar tohumuna müştemil olan gökler oluşmuş ve vücuda gelmiştir.

Müsbet fenlerin nazariyatı ise şu merkezdedir ki: Görmekte olduğumuz güneş sistemi ile tabir edilen güneşle ona bağlı yıldızlar cemaatı, basit bir cevhere imiş; sonra bir nevi’ buhara inkılab etmiştir; sonra o buhardan, sıvı ateş hasıl olmuştur; sonra o sıvı ateş soğuyarak ile katılaşmış, sonra şiddet-i hareketiyle bazı büyük parçaları fırlatmıştır. O parçalar tekâsüf ederek gezegenler olmuşlardır; şu Arz da onlardan biridir.

Kısaca ‘ikisi de birbirine bitişik idi, ayırt ettik’ mealindeki âyet ile kainâtın yoktan var edildiğini izah eden ve bu sebeple Allah için Bedî’ sıfatını kullanan âyetler birleştirilince ve nihayet Hud Suresinin ‘Arşı su üzerindeyken…’ ifadesini kullanan 7. ayeti nazara alınınca, yaratılış teorisinin bütün ayrıntıları, hem de ilmin kuralları halinde, Kur’an tarafından ortaya konuyordu. Kur’an’a göre, güneş sistemi ile yer küresi, Allah’ın kudret elinin esir denilen maddeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklindeydi. Kâinat bu esir maddesinden şekillenmiştir.

devam edecek

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz

Sende yorum yazabilirsin