Atom Ve Hareket

           BEDİÜZZAMAN’IN PENCERESİNDEN  “ATOM NEDİR?” (1)

Atom, bilinen evrendeki tüm maddenin, kimyasal ve fiziksel niteliklerini taşıyan en küçük yapıtaşıdır. Bütün maddeler, birbirlerine çok yaklaştıklarında birbirini iten, belli bir mesafeden sonra ise aralarındaki uzaklıkla ters orantılı olarak birbirini çeken atom dediğimiz çok çok küçük parçacıklardan yapılmıştır.

Maddenin yapısı bilim insanlarını, maddenin hareketinde yatan derin anlamları değerlendirmek ise din âlimlerinin işidir. Bediüzzaman eserlerinde atom ve atom altı parçacıklardan genel olarak”zerre” ismi ile kısaca bahseder. Onların varlıkların temeli olduğunu ifade eder, onların içyapısından ziyade, hareketlerinin anlamı üzerinde detaylı olarak durur:

*Kâinatın zerreleri ve onlardan mürekkeb varlıkların (SÖZLER, 24.Söz)

*maddeye, belki o maddenin zerreden çok derece daha küçük olan zerrelerine (LEMALAR, 30.Lema)

Bugün bilinen maddi evren, ancak kâinatın çok küçük bir parçasını yani yaklaşık %5 lik kısmını teşkil etmektedir. Bu maddi evren içindeki her varlık, moleküllerden yapılmış, onlar da atomlardan meydana gelmiştir. Bu gün için bilinen atom sayısı 118 dir.

Güneş, Dünya, Ay, Yıldızlar, Gezegenler ve uydular ile gökyüzü alemi ve hayvanlar, bitkiler ve insanlarla yeryüzü alemi hep atomlardan meydana gelmiştir.

Atomun ne olduğu uzun yıllar anlaşılamamıştı. Bundan yaklaşık 2.500 yıl önce Eski Yunanlılar “atomos kavramını “maddenin artık bölünemeyecek en son sınırı” olarak tanımlamışlardı. 1808’de bilimsel olarak ilk atom teorisini ortaya atan Dalton da “Dünya’da atomu bölecek adam yoktur” demişti. Ama 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında atomun bölünebilir bir yapıda olduğu anlaşıldı. Bilimsel görüş de böylece değişti. II. Dünya savaşının kaderi 1945 de Hiroşima’ya atılan Uranyum ve Nagazaki’ye atılan Plutonyum elementlerinin parçalanmasına bağlı olarak yapılan atom bombaları ile değişmişti.

Atomlar,  klasik olarak bir çekirdek ve onun çevresindeki elektronlardan oluşur. Bunlara atom altı parçacıklar denir. Proton ve nötron; atom çekirdeğini oluşturur. Protonlar, pozitif yüklüdür, Nötronlar ise elektrikçe yüksüz bir parçacıktır.  Bunlara günümüzdeki bilimsel görüşlere göre Kuark adı verilir ve daha alt parçacıklardan meydana getirilmişlerdir. Bugün için 6 Kuark (u,d,s,c,b,t) keşfedilmiştir.

Bilim dünyasında birbirini izleyen ve sonraki bir öncekinden ileri olan bir dizi atom modelleri ortaya kondu. Önce elektronlar, sonra protonlar ve en sonra da nötronlar keşfedildi. O yıllarda tüm maddelerin yapı taşlarının elektron, proton ve nötron olduğu düşünüldü. Ama daha sonra da karşıt parçacıklar ve atom altı parçacıklar keşfedildi. Ve halen yeni birçok keşifler de buna ekleniyor. Bir protonun kütlesi, bir elektronunkinden yaklaşık 1840 kat büyüktür. Buna karşılık protonla nötronun kütlesi, birbirine oldukça yakındır.

Çekirdeğin çevresindeki parçacıklara ise Leptonlar denir. Birbirinden farklı yönde, farklı hızda ve farklı anda hareket ederler. Leptonlar bağımsız parçacıklar olarak bilinir. 6 Lepton (elektron, müon, tau, elektron nötrinosu, müon nötrinosu, ve tau nötrinosu) vardır. Bunlar en hafif kütlelidirler En çok bilinenleri elektronlardır ve bunların bir de karşıtları vardır. Elektronlar negatif yüke sahiptirler. Dış yörüngelerindeki elektronlara Valans Elektronu denir.

Bilim dünyasında kabul gören en son görüş “Kuantum Atom Teorisi”dir. Buna göre elektronlar çok hızlı hareket ederler, kendi etrafında döndükleri gibi çekirdek etrafında da dönerler. Kendi ekseni etrafındaki dönme hareketine “Spin hareketi”, çekirdek etrafındaki dönme hareketine ise “Orbital Hareket” denir.

Elektronlar çekirdeğin etrafından saniyede bin ila 100 bin km arasında değişen hızlarla dönerler. Elektronların bu dönüş hareketleri sema yapan bir Mevlevi’nin hareketi gibidir. Gökyüzündeki cisimlerin dönüş hareketleri de aynıdır, yani hem kendi eksenleri etrafında hem de bir yörünge üzerinde dönerler. Atomları döndüren kuvvet gökyüzünü dolduran bütün gezegenleri de aynı kanunla döndürüyor.

*Zemine nebatat ve hayvanat enva’ından giydirilen birbiri üstünde, birbiri içinde, gayet muntazam ve gayet münakkaş gömlekler; baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gayet âlî gayeler içinde kemal-i intizam ile meczub mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin..(SÖZLER,14.Söz)

*zerrelerin mevlevî gibi devretmelerine ve dönmelerine ve ihtizazlarına kadar kâinattaki bütün sa’y ve hareket, kanun-u kader-i İlâhî üzerine cereyan ediyor ve dest-i kudret-i İlâhîden sudur eden ve irade ve emir ve ilmi tazammun eden emr-i tekvînî ile zuhur eder. (LEMALAR, 17.Lema)

Her bir parçacık için bir de aynadaki yansıması gibi bilinen tam tamına bir anti-madde parçacığı vardır ve bunlar tıpkı kendilerine tekabül eden madde parçacıkları gibi davranırlar. Aralarındaki tek fark, karşıt yüklere ve dönüşlere sahip olmalarıdır. Bir madde parçacığı ile bir anti-madde parçacığı bir araya geldiğinde bir enerji çakımı oluşturarak birbirlerini yok ederler.

Elementlerin özelliklerini dış yörüngelerindeki elektron sayıları belirler. İki elektron arasındaki elektriksel çekim, örneğin kütle çekim kuvvetinden 1040 kez daha güçlüdür.

Dış yörüngede 4 ten az (bir, iki veya üç)elektronu olan elementlere iletken denir. Bunlar dış yörüngedeki elektronlarını kolayca verirler. Atomları 1 valans elektronlu olan metaller, iyi iletkendir. Buna örnek olarak, altın, gümüş, bakır gösterilebilir. Demir 2 dış elektrona, Alimünyum ise 3 dış elektrona sahiptir.

4 valans elektronu olan atomlar yarı iletkendir, Silisyum ve Germanyum gibi. Normalde yalıtkandırlar, ancak ısı, ışık, magnetik etki ve gerilim altında veya bazı maddelerin ilavesiyle iletken özellik kazanırlar.

Dış yörüngelerinde 5, 6 veya 7 valans elektronu bulunan atomlar ise yalıtkandırlar, kauçuk, cam, hava, tahta, plastik ve hava gibi.

Güneşte saniyede 600 milyon ton Hidrojen, Helyuma dönüşmekte ve enerji açığa çıkmaktadır. Bu işler öyle tesadüfen olacak, karışık ve anlamsız olaylar zinciri değildir. Her şey ölçülü ve hikmetlidir, ne fazladır ne de az.

       ATOM HAREKETLERİNİN ANLAMI VAR MI?(2)

Ekoloji, canlı – cansız doğadaki tüm varlıklar arasındaki ilişkiyi inceleyen bir bilim dalıdır. Bilindiği gibi doğadaki tüm varlıklar bir hareket içerisindedirler. Görünüşte durağanmış gibi bir izlenim veren dağlar, toprak parçaları, kayalıklar ve durgun sular aslında oldukça karmaşık ve hızlı bir şekilde cereyan eden kimyasal etkileşimlere eşlik etmektedirler. Doğadaki bu hareketliliğin başında ise madde dolaşımı ve bu dolaşımda başrolü oynayan mikroorganizmalar gelir.

Bütün canlılarda C,H,O,N ile F ve S atomları çok önemlileridir. Ancak bunların değişiminde ve dönüşümünde görevlendirilen bakterilerin başında da toprakta bulunan Azot bakterileri (Nitrosomonas ve Nitrobacter gibi) ile Kükürt bakterileri (Beggiatoa ve Thiospirillum  gibi)  gelir. Atomlar çok küçük canlılar olan bakterilerin eliyle bilinçli bir dönüşüme uğratılır. Maddesel bu döngünün temelini ise “Kemosentez” oluşturur. Kemosentez, kimyasal enerji kullanarak (örneğin ATP) inorganik maddelerden organik madde sentezlenmesi olayıdır.

Mutlak sıfır sıcaklığı (0 Kelvin ya da -273.15 °C), bir cismin sahip
olabileceği en düşük sıcaklık anlamına gelir. Atomlar, bu en düşük sıcaklıkta bile bir titreşim hareketi yaparlar, elektronları atomun çevresinde dönmeye devam ederler. Helyumun, (atmosfer basıncında)
hiç bir sıcaklıkta donmamasının temel nedeni bu sıfır nokta hareketidir

Bediüzzaman da atomların gerek doğadaki gerekse canlıların bünyesindeki değişimine “tahavvülat-ı zerrat” başlığı altında şöyle anlatır:

*Tahavvülât-ı zerrât, Nakkaş-ı Ezelînin kalem-i kudreti, kitâb-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekviniyenin hengâmındaki ihtizâzâtı ve cevelânıdır. Yoksa, maddiyyun ve tabiiyyunların tevehhüm ettikleri gibi tesadüf oyuncağı ve karışık, mânâsız bir hareket değildir. Çünkü, bütün mevcudât gibi, zerreler ve her bir zerre, mebde-i hareketinde “Bismillâh” der. Çünkü, nihayetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır ve buğday tanesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi. Hem vazifesinin hitâmında “Elhamdülillâh” der. Çünkü, bütün ukûlü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i sanat, faydalı bir hüsn-ü nakış göstererek Sâni-i Zülcelâlin medâyihine bir kasîde-i medhiye gibi bir eser gösterir. Meselâ, nar ve mısıra dikkat et.

Evet, tahavvülât-ı zerrât, âlem-i gaybdan olan her şeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizamâta medâr ve ilim ve emr-i İlâhînin bir unvânı olan İmâm-ı Mübîn’in düsturları ve imlâsı tahtında ve zaman-ı hâzır ve âlem-i şehâdetten teşkil ve icad-ı eşyada tasarrufa medâr ve kudret ve irâde-i İlâhiyenin bir ünvânı olan Kitâb-ı Mübîn’den istinsah ile ve seyyâl zamanın hakikati ve sahife-i misâliyesi olan Levh-i Mahv, İspat’ta kelimât-ı kudreti yazmak ve çizmekten gelen harekâttır ve mânidar ihtizâzâttır. (SÖZLER, 30.SÖZ)

Doğaya baktığımızda her bir atom ve molekülün, boynundan büyük işler yaptığını görürüz. Bunlar onların kendi gücüyle, aklıyla ve ilmiyle olamaz. Onlar ancak ilahi birer memur olup amirlerinin emriyle hareket ediyor olabilir. Her işe başlarken manen sanki “Allah’ın adıyla” diye başlar. Çünkü buğday tanesi kadar bir çam çekirdeği koca bir çam ağacının programını içinde taşır. Vazifesini yapıp yeni bir yerde çam ağacı bitince o da görevi sona ermiş olarak “Elhamdulillah” der.

*her bir zerre, mebde-i hareketinde lisân-ı hal ile “Bismillâhirrahmânirrahîm” der. Yani, “Ben, Allah’ın nâmiyle, hesâbiyle, ismiyle, izniyle, kuvvetiyle hareket ediyorum.” Sonra netice-i hareketinde, her bir masnu’ gibi her bir zerre, her bir tâifesi, lisân-ı hal ile “Elhamdülillahi rabbilalemin” der ki, bir kasîde-i methiye hükmünde olan san’atlı bir mahlûkun nakşında, kudretin küçük bir kalem ucu hükmünde kendini gösterir. Belki herbiri, mânevî, Rabbânî, muazzam, hadsiz başlı bir fonoğrafın birer plâğı hükmünde olan masnu’ların üstünde dönen ve tahmîdât-ı Rabbâniye kasîdeleriyle o masnuâtı konuşturan ve tesbihât-ı İlâhiye neşîdelerini okutturan birer iğne başı sûretinde kendini gösteriyorlar. (SÖZLER, 30.Söz)

Bütün tohumlar ve çekirdekler akılları hayretler içinde bırakan, hikmetli, faydalı, güzel sanat eserlerini sergileyerek onları yaratan yüce yaratıcının övgüsüne sebep olacak eserler arasında yer alırlar. Mesela nar ve mısıra bakılsa bu sözlerin anlamı açıkça anlaşılacaktır.

Materyalistler de bu olayları görüyorlar, kendi kendine olamayacaklarını anlıyorlar ve bu nedenle maddeyi ezeli kabul ediyorlardı. Ama kainatın gittikçe büyüdüğünün bilimsel olarak ortaya çıkışı bu inançlarını da yıktı.

*Hem, maddiyyun denilen bir kısım ehl-i dalâlet, zerrattaki tahavvülât-ı muntazama içinde hallâkıyet-i İlâhiyenin ve kudret-i Rabbâniyenin bir cilve-i âzamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o kudret-i Samedâniyenin cilvesinden gelen umumî kuvvetin nereden idare edildiğini anlayamadıklarından, madde ve kuvveti ezelî tevehhüm ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlâhiyeyi isnad etmeye başlamışlar. Fesübhânallah! İnsanlarda bu derece hadsiz cehalet olabilir mi ki (LEMALAR, 30.Lema)

*Her zerrede, hem harekâtında, hem sükûnetinde iki güneş gibi iki nur-u tevhid parlıyor. Çünkü, Onuncu Sözün Birinci İşaretinde icmâlen ve Yirmi İkinci Sözde tafsîlen ispat edildiği gibi, her bir zerre, eğer memur-u İlâhî olmazsa ve Onun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse, o vakit her bir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünkü, anâsırın her bir zerresi, her bir cism-i zîhayatta muntazam işler veya işleyebilir. Eşyanın intizamâtı ve kavânîn-i teşekkülâtı birbirine muhâliftir. Onların nizâmâtı bilinmezse, işlenilmez; işlenilse de, yanlışsız yapılmaz. Halbuki, yanlışsız yapılıyor. Öyle ise, o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhît sahibinin izin ve emriyle ve ilim ve irâdesiyle işliyorlar, veyahut kendilerinde öyle bir muhît ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor. (SÖZLER, 30.Söz)

*Birincisi: Cenâb-ı Vâcib-ül Vücûd’un tecelliyat-ı îcâdiyyesini tecdid ve tazelendirmek için her birtek ruhu model gibi ederek, her sene mu’cizât-ı kudretinden taze birer cesed giydirmek ve her birtek kitabdan ayrı ayrı bin muhtelif kitabı, hikmetiyle istinsah etmek ve birtek hakikatı başka başka sûrette göstermek ve kâinatların ve âlemlerin ve mevcûdâtların, tâife tâife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemin hâzırlamak için Fâtır-ı Zülcelâl kudretiyle zerratı tahrik ve tavzif etmiştir.

İkincisi: Mâlik-ül Mülk-ü Zülcelâl; şu dünyayı, bâhusus rûy-i zemin tarlasını bir mülk sûretinde yaratmıştır. Yâni; neşvünemaya, taze taze mahsulât vermeğe kabil bir sûrette müheyya etmiştir. Tâ ki, nihayetsiz mu’cizât-ı kudretini orada ekip biçsin. İşte şu zemin yüzündeki tarlasında, zerratı hikmetle tahrik ederek, intizâm dairesinde tavzif edip, her asırda, her fasılda, her ayda, belki her günde belki her saatte mu’cizât-ı kudretinden yeni yeni birer kâinat gösterir, yeryüzü avlusuna başka başka mahsulât verdirir. Nihayetsiz hazine-i rahmetinin hedâyâsını, nihayetsiz kudretinin mu’cizâtının nümûnelerini harekât-ı zerrat ile izhar eder.

Üçüncüsü: Nihayetsiz tecelliyât-ı esmâ-i İlâhiyenin nakışlarını göstermekle, o esmânın cilvelerini ifade için mahdut bir zeminde hadsiz nukuş göstermek, küçük bir sayfada nihayetsiz maânîleri ifade edecek olan hadsiz âyâtları yazmak için, Nakkaş-ı Ezelî, zerrâtı kemâl-i hikmetle tahrik edip kemâl-i intizamla tavzif etmiştir.

Evet, geçen senenin mahsulatıyla şu senenin mahsulatının mahiyetleri bir hükmündedir; fakat, maânîleri başka başkadır. Taayyünât-ı itibâriyeyi değiştirmekle maânîleri değişir ve çoğalır. Taayyünât-ı itibâriye ve teşahhusât-ı muvakkate, tebdil edildikleri ve zâhiren fânî oldukları halde, onların maânî-i cemîleleri muhâfaza olunup, sabit ve bâkî kalır. Şu ağacın geçen bahardaki yaprak ve çiçek ve meyvelerinin ruhları olmadığından, şu bahardaki emsâlinin hakikatçe aynılarıdır; yalnız teşahhusât-ı itibâriyede fark var. Fakat, o itibârî teşahhuslar, her vakit tecelliyâtı tazelenmekte olan şuûnât-ı esmâ-i İlâhiyenin maânîlerini ifade için şu bahardakiler, ayrı teşahhusâtla onların yerine geldiler.

Dördüncüsü: Hadsiz âlem-i misâl gibi gayet geniş âlem-i melekût ve gayr-i mahdut sâir uhrevî âlemlere birer mahsülât veya tezyinât veya levâzımât gibi onlara münâsip şeyleri yetiştirmek için şu dar mezraâ-i dünyada, zemin yüzünün tezgâhında ve tarlasında, Hakîm-i Zülcelâl, zerrâtı tahrik edip, kâinatı seyyâle ve mevcudâtı seyyâre ederek şu küçük zeminde o pek büyük âlemlere pekçok mahsülât-ı mâneviye yetiştiriyor. Nihayetsiz hazîne-i kudretinden nihayetsiz bir seyli dünyadan akıttırıp, âlem-i gayba ve bir kısmını âhiret âlemlerine döküyor.

Beşincisi: Nihayetsiz kemâlât-ı İlâhiyeyi, hadsiz celevât-ı cemâliyeyi ve gayetsiz tecelliyât-ı celâliyeyi ve gayr-i mütenâhî tesbihât-ı Rabbâniyeyi şu dar ve mahdut zeminde ve mütenâhî ve az bir zamanda göstermek için zerrâtı kemâl-i hikmetle kudretiyle tahrik edip, kemâl-i intizamla tavzif ederek, mütenâhî bir zamanda, mahdut bir zeminde gayr-i mütenâhî tesbihât yaptırıyor, gayr-i mahdut tecelliyât-ı cemâliye ve celâliye ve kemâliyesini gösteriyor, çok hakâik-ı gaybiye ve çok semerât-ı uhreviye ve fânîlerin bâkî olan hüviyet ve sûretlerinden pekçok nukuş-u misâliye ve çok mânidar nusûc-u levhiyeyi icad ediyor. Demek, zerreyi tahrik eden, şu makâsıd-ı azîmeyi, şu hikem-i cesîmeyi gösteren bir zâttır; yoksa, her bir zerrede güneş gibi bir dimağ bulunması lâzım gelir.

Daha bu beş numûne gibi belki beş bin hikmetle tahrik olunan zerrâtın tahavvülâtını, o akılsız feylesoflar hikmetsiz zannetmişler ve hakikatte; biri enfüsî, diğeri âfâkî iki hareket-i cezbekârânede zikir ve tesbih-i İlâhî ile Mevlevî gibi zikreden ve deverâna kalkan o zerreleri, kendi kendine, sersem gibi dönüp oynuyorlar zum etmişler. İşte, bundan anlaşılıyor ki, onların ilimleri ilim değil, cehildir; hikmetleri, hikmetsizliktir.(SÖZLER, 30.Söz)

Bu kadar farklı işlerde görev yapan atomlarla konuşmuş olsaydık belki de bize şöyle diyeceklerdi:

*Ben hadsiz vazifeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnua girip işliyorum. Bütün o vezâifi bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa; hem, benim gibi, had ve hesâba gelmeyen zerrât, içinde beraber gezip Haşiye iş görüyoruz. Eğer bütün emsâlim o zerreleri de istihdam edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa; hem, kemâl-i intizam ile cüz olduğum mevcudlara, meselâ kandaki küreyvât-ı hamrâya hakiki mâlik ve mutasarrıf olabilirsen, bana rab olmak dâvâ et, beni Cenâb-ı Haktan başkasına isnad et. Yoksa sus!

“Hem, bana rab olamadığın gibi, müdâhale dahi edemezsin. Çünkü, vezâifimizde ve harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizam var ki, nihayetsiz bir hikmet ve muhît bir ilim sahibi olmayan, bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa, karıştıracak. Halbuki, senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesadüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz.”

Haşiye: Evet, müteharrik herbir şey, zerrâttan seyyârâta kadar, kendilerinde olan sikke-i samediyet ile vahdeti gösterdikleri gibi, harekâtlarıyla dahi gezdikleri bütün yerleri vahdet nâmına zapt ederler; kendi mâlikinin mülküne idhâl ederler. Hareket etmeyen masnuât ise, nebâtâttan nücûm-u sevâbite kadar birer mühr-ü vahdâniyet hükmündedirler ki, bulunduğu mekânı kendi Sâniinin mektubu olduğunu gösterirler.

Demek, her bir nebat, herbir meyve, birer mühr-ü vahdâniyet, birer sikke-i vahdettirler ki, mekânlarını ve vatanlarını, vahdet nâmına, Sâni’lerinin mektubu olduğunu gösterirler.

Elhâsıl, her bir şey, hareketiyle bütün eşyayı vahdet nâmına zapt eder. Demek, bütün yıldızları elinde tutmayan, birtek zerreye rab olamaz.

*Eğer güneş gibi bir dimâğım ve ziyâsı gibi ihâtalı bir ilmim ve harareti gibi şümûllü bir kudretim ve ziyâsındaki yedi renk gibi muhît duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcuda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi, belki senin gibi ahmaklık edip, kendi kendime mâlik olduğumu dâvâ ederdim. Haydi def’ ol git, sen benden iş bulamazsın! (SÖZLER, 2.Söz)

*zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada kemâl-i hikmetle ekip biçip, yeni yeni kâinatlar mahsulatını ondan almak ve o câmide, âcize, cahile olan zerrâta gayet şuurkârâne ve gayet hakîmâne ve muktedirâne hadsiz muntazam vazifeleri gördürmek, yine o Kadîr-i Zülcelâlin ve o Sâni-i Zülkemâlin vücûb-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve azamet-i rubûbiyetini ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.(SÖZLER, 33.Söz)

* Vücut mertebeleri muhteliftir. Ve vücut âlemleri ayrı ayrıdır. Ayrı ayrı oldukları için, vücutta rüsuhu bulunan bir tabaka-i vücudun bir zerresi, o tabakadan daha hafif bir tabaka-i vücudun bir dağı kadardır ve o dağı istiab eder. Meselâ, âlem-i şehadetten olan kafadaki hardal kadar kuvve-i hafıza, âlem-i mânâdan bir kütüphane kadar vücudu içine alır.(MEKTUBAT, 20.Mektup)

* Kâinatta serbeser sırr-ı tesânüd müstetir, hem münteşir. Hem cevânibde tecâvüb, hem teâvün gösterir.

Ki, yalnız bir Kudret-i âlemşümûldür yaptırır, zerreyi her nisbetiyle halk edip yerleştirir.

Kitâb-ı âlemin her satırıyla her harfi hayy; ihtiyaç sevk ediyor, tanıştırır.(Lemaat)

* Kâinatı elinde tutamayan, zerreyi halk edemez

Tesbih gibi nazm eyleyip kaldıracak arzımızı, şümûsu, nücûmu; hasra gelmez.

Dünyada hiçbir şeyde dâvâ-i halk edip, iddiâ-i icâd edemez. (SÖZLER, Lemaat)

Atomlar arasındaki çekim kuvveti onların birbirine bağlanmasını, moleküller yapmasını sağlar. Uzaydaki gökcisimleri arasında da kütle çekim kanunları vardır. Bu çekim kuvveti, cisimlerin kütleleriyle doğru orantılı, merkezlerini birleştiren uzaklığın karesiyle ise ters orantılıdır.

*Meselâ, diyorsun: “Eğer zerreler memur olmazlarsa, herbir zerrede, ya bir ilm-i muhit veya bir kudret-i mutlaka veya hadsiz mânevî makineler, matbaalar bulunmak lâzım gelir. Bu ise yüz derece muhâldir.” Halbuki, o zerreler memur-u İlâhî de olsalar, yine öyle bir mazhariyet lâzım gelir-tâ hadsiz muntazam vazifelerini yapabilsinler. Bunun hâllini isterim.

–  Meselâ şeffaf, parlak bir zerrecik, bizzat kendi başıyla bir kibrit başı kadar bir nur içinde yerleşmez ve ona masdar olamaz. Kendi cirmi kadar ve mahiyeti miktarınca, bil’asâle, cüz’î, zerre gibi bir nuru olabilir. Fakat o zerrecik, güneşe intisap edip, ona karşı gözünü açıp baksa, o vakit o koca güneşi ziyasıyla, elvân-ı seb’asıyla, hararetiyle, hattâ mesafesiyle içine alabilir ve bir nevi tecellî-i âzamına mazhar olur. Demek, o zerre kendi kendine kalsa, bir zerre kadar ancak iş görebilir. Eğer güneşe memur ve mensup ve mir’at sayılsa, güneş gibi, güneşin icraatındaki bir kısım cüz’î numunelerini gösterebilir.

İşte, – En yüce sıfatlar Allah’ındır. (Nahl Sûresi: 60.) – , herbir mevcut, hattâ herbir zerre, eğer kesrete ve şirke ve esbaba ve tabiata ve kendi kendine isnad edilse, o vakit herbir zerre, herbir mevcut, ya bir ilm-i muhit ve kudret-i mutlaka sahibi olmalı; veyahut hadsiz mânevî makine ve matbaalar içinde teşekkül etmeli-tâ ona tevdi edilen acip vazifeleri yapabilsin. Eğer o zerreler Vâhid-i Ehade isnad edilse, o vakit herbir masnu, herbir zerre Ona mensup olur, Onun memuru hükmüne geçer. Şu intisabı, onu tecellîye mazhar eder. Bu mazhariyet ve intisapla, nihayetsiz bir ilim ve kudrete istinad eder. Hâlıkının kuvvetiyle, milyonlar defa kuvvet-i zâtîsinden fazla işleri, vazifeleri, o intisap ve istinad sırrıyla yapar

… eğer her mahlûk, her zerre doğrudan doğruya Vâhid-i Ehade isnad edilse ve onlar ona intisap etseler, o vakit o intisap kuvvetiyle ve Seyyidinin havliyle, emriyle, karınca Firavunun sarayını başına yıkar, başaşağı atar; sinek Nemrud’u gebertip Cehenneme atar; bir mikrop, en cebbar bir zalimi kabre sokar; buğday tanesi kadar çam çekirdeği, bir dağ gibi bir çam ağacının tezgâhı ve makinesi hükmüne geçer; havanın zerresi, bütün çiçeklerin, meyvelerin ayrı ayrı işlerinde, teşekkülâtlarında muntazaman, güzelce çalışabilir. Bütün bu kolaylık, bilbedâhe, memuriyet ve intisaptan ileri geliyor. Eğer iş başıbozukluğa dönse, esbaba ve kesrete ve kendi kendilerine bırakılıp şirk yolunda gidilse, o vakit herşey cirmi kadar ve şuuru miktarınca iş görebilir.(20.Mektup)

*çok kavânin-i rububiyet vardır ki, zerreden tâ mecmu-u âleme kadar cereyan ediyor. İşte, faaliyet-i rububiyetin içindeki şu kanunların azametine bak ve genişliğine dikkat et ve içindeki sırr-ı vahdeti gör, herbir kanun bir bürhan-ı vahdet olduğunu bil. Evet, şu çok kesretli ve çok azametli kanunlar, herbiri ilim ve iradenin cilvesi olmakla beraber, hem vâhid, hem muhît olduğu için, Sâniin vahdâniyetini ve ilim ve iradesini gayet kati bir surette ispat ederler.(24.Mektup)

*herbir fiil-i icadî, ekser mevcudatı ihata edecek derecede geniş ve zerreden şümusa kadar uzun birer kanun-u hallâkıyetin ucu olarak görünüyor. Demek, o cüz’î fiil-i icadî sahibi kim ise, o mevcudatı ihata eden ve zerreden şümusa kadar uzanan kanun-u küllî ile bağlanan bütün ef’âlin Fâili olmak gerektir.

Evet, bir sineği ihyâ eden, bütün hevâmı ve küçük hayvânâtı icad eden ve arzı ihyâ eden Zât olacaktır. Hem Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyârâtıyla gezdiren aynı Zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef’âl onunla bağlıdır.(26.Mektup)

Farklı atomların birbiriyle farklı bağlılıklar kurması farklı fizkisel ve kimyasal özellikte yeni maddelerin yaratılmasına neden olur.

* Esmâ-i İlâhînin nasıl ki tecelliyâtı, Arş-ı Âzam dairesinden tâ bir zerreye kadar cilveleri var; ve o esmâya mazhariyet de, o nispette tefavüt eder(29.Mektup)

*zerrat ordusundan birtek zerreyi meczub Mevlevi gibi döndürerek çok vazifelerde istihdam ettiği(ŞUALAR, 15.Şua)

*zerrelerin mevlevî gibi devretmelerine ve dönmelerine ve ihtizazlarına kadar kâinattaki bütün sa’y ve hareket, kanun-u kader-i İlâhî üzerine cereyan ediyor ve dest-i kudret-i İlâhîden sudur eden ve irade ve emir ve ilmi tazammun eden emr-i tekvînî ile zuhur eder.(LEMALAR, 17.Lema)

*Zerre ile seyyâre, emrine karşı müsâvidirler(SÖZLER, 14.Söz)

Atom ve atom altı parçacıkların küçük dünyasına girince orada da evrenin büyük dünyasında olduğu gibi ilim, hikmet ve kudretin gizli bir elini görürüz. Ama herkes bunları göremez ve boğulup gidebilir de.

*bazı insanlar zerrede boğulurlar(M.NURİYE,10.Risale)

Olayların maddî işleyişe ve kanunlara bağlı olması bu dünyadaki birçok durumda gerekli şart olabilir, ama hiçbir zaman yeterli şart olamaz. Hem çok büyük bu kitleleri, hem madenleri ve elementleri, hem de maddenin en küçük parçacıklarını, atomları, molekülleri, atom altı parçacıkları, idare eden, onları bir memur gibi çalıştıran varlık, ancak en kutsal ve mübarek sıfatların sahibi olan Allah olabilir. Tesadüfün eli buradaki ince işlere değemez. En küçük atomlarla en büyük gökcisimlerinin idaresi O’na aynı kolaylıktadır. Ancak atomlar kendilerine verilen bir memuriyet göreviyle havanın ve toprağın her bir zerresinde, bitkiler, hayvanlar ve insanlarda o büyük işleri kolayca yapabilirler.

*Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin (SÖZLER, 14.Lemanın 2. Makamı)

*Her zerrecikte-ki, ancak bir zerre sıkışabildiği halde-(SÖZLER, 10.Söz)  

Bugün artık evrendeki canlı cansız her şeyin atomlardan meydana geldiğini biliyoruz. Bugüne kadar bulunmuş birçok element var. Ancak evrenin her tarafına gidilse birçok şeyin Karbon, Hidrojen, Oksjen ve Azot atomlarından meydana getirildiğini görüyoruz.

Hava, su, toprak, bitkiler, hayvanlar ve insanlar âleminde bu 4 elementin fazlaca görevlendirildiğine şahit oluyoruz. Havadaki, topraktaki bir atom; emir almış asker gibi bitkinin yaprağına, oradan bir hayvanın bedenine, oradan da onu yiyen bir insanın vücuduna girebilmektedir. Her bir atom bir Evliya çelebi gibi oradan oraya vizesiz ilahi pasaportunu gösterip seyahat etmekte, kendine yüklenen görevleri yapmaktadır.

*zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adâlet ve mîzanla Rubûbiyetin saltanatını gösteren Zât-ı Zülcelâl, (SÖZLER, 10.Söz)  

*bütün mevcudâtı güneşlerden, ağaçlardan zerrelere kadar emirber nefer hükmünde teshîr ve idare eden bir haşmet-i Rubûbiyet(SÖZLER, 10.Söz)

*her bir zerre, acz-i mutlakıyla beraber, pek büyük ve pek mütenevvi’ vazifeleri kaldırıyor ve cümûdiyeti ile beraber, bir şuur-u küllî gösteren intizamperverâne nizâm-ı umumîye tevfîk-ı hareket eder. Demek, her bir zerre, lisân-ı acziyle Kadîr-i Mutlakın vücûb-u vücuduna ve nizâm-ı âlemi gözetmesiyle, vahdetine şehâdet eder (SÖZLER, 22.SÖZ)

*Evet, şu mevcudât, zerrelerden güneşlere kadar, ferdler olsun, neviler olsun, küçük olsun, büyük olsun, semerât ve gâyâtla ve faydalar ve maslahatlarla münakkaş bir kumaş-ı hikmetten muhteşem bir gömlek giydirilmiş; ve o hikmetnümâ sûret gömleği üstünde lûtuf ve ihsan çiçekleriyle müzeyyen bir hulle-i inâyet, her şeyin kametine göre biçilmiş; ve o müzeyyen hulle-i inâyet üzerine tahabbüb ve ikram ve tahannün ve in’âm lem’alarıyla münevver rahmet nişanları takılmış; ve o münevver ve murassâ nişanları ihsan etmekle beraber, zeminin yüzünde bütün zevi’l-hayatın tâifelerine kâfi, bütün hâcetlerine vâfi bir sofra-i rızk-ı umumi kurulmuştur.

İşte şu iş, güneş gibi âşikâre, nihayetsiz Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk bir Zât-ı Zülcemâle işaret edip gösteriyor. (22.SÖZ)

*Meselâ, sen şu ağaca, şu hayvana dikkat ile bak ki, câmid, sağır, kör, şuursuz, birbirinin misli olan zerreler, onun neşv ü nemâsında hareket eder. Bâzı eğri büğrü hududlarda, meyve ve faydaların yerini tanır, görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder. Sonra, başka bir yerde, büyük bir gâyeyi tâkip eder gibi yolunu değiştirir. Demek kaderden gelen miktar-ı mânevînin ve o miktarın emr-i mânevîsiyle zerreler hareket ederler. (SÖZLER, 26.SÖZ)

*Mâdem bilmüşâhede görüyoruz ki, her bir zîhayatın neşv ü nemâ zamanında zerreleri eğri büğrü hududlara gider, durur; zerreler yolunu değiştirir; o hududların nihayetlerinde birer hikmet, birer fayda, birer maslahatı semere verirler. Bilbedâhe, o şeyin miktar-ı sûrîsi, bir kader kalemiyle tersîm edilmiştir. İşte, meşhud, bedihî kader, o zîhayatın mânevî hâlâtında dahi bir kader kalemiyle çizilmiş muntazam meyvedar hududları, nihayetleri var olduğunu gösterir. Kudret masdardır, kader mistardır. Kudret, o maânî kitâbını, o mistar üstünde yazar. Mâdem maddî ve mânevî kader kalemiyle tersîm edilmiş müsmir hududlar, hikmetli nihayetler olduğunu katiyen anlıyoruz; elbette, her bir zîhayatın müddet-i hayatında geçireceği ahvâl ve etvârı, o kaderin kalemiyle tersîm edilmiş. Çünkü, sergüzeşt-i hayatı, bir intizam ve mîzan ile cereyan ediyor; sûretler değiştiriyor, şekiller alıyor.

Mâdem, böyle, umum zîhayatta kalem-i kader hükümrandır; elbette âlemin en mükemmel meyvesi ve arzın halîfesi ve emânet-i kübrânın hâmili olan insanın sergüzeşt-i hayatiyesi, her şeyden ziyâde, kaderin kanununa tâbidir. (SÖZLER, 26.SÖZ)

Bu dünyada atomlar topraktan, sudan ve havadan gelir bitki, insan ve hayvanların vücutlarına girer çıkar. Bir sürü yerlerde ilahi emirle aldığı görevleri yerine getirir. Pek ahiret hayatında o atomlar yine böyle değişim gösterecekler midir?

Bediüzzaman bu konuda görüşünü ifade ederken öyle bir şeye o alemde ihtiyaç olmadığından atomların demirbaş gibi kullanılacağını söyler:

*Şu dünyada cism-i insanî ve hayvanî, zerrât için güyâ bir misafirhâne, bir kışla, bir mektep hükmündedir ki; câmid zerreler ona girerler, hayattar olan âlem-i bekâya zerrât olmak için liyâkat kesb ederler, çıkarlar. Âhirette ise [Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur. (Ankebût Sûresi: 64.)]sırrınca, nur-u hayat, orada âmmdır. Nurlanmak için o seyr ü sefere ve o tâlimât ve tâlime lüzum yoktur. Zerreler demirbaş olarak sabit kalabilirler. (SÖZLER, 28.Söz)

Selçuk Eskiçubuk

12 tane yorum yapılmış

  1. Mustafa NUTKU dedi ki:

    Bu yazıda Risale-i Nur’dan yapılan derlemeler okuyucu için faydalı olmakla beraber, yazının başlığında yer alan ve Risale-i Nur’da bahsi geçmeyen “atom” kelimesi ve diğer bazı mevzularda ilgili ders kitaplarında da yer alan ve bilim âleminin kabul ettiği bilgilerin kullanılması gerekirdi.

  2. HİLAL dedi ki:

    Risale-i Nurlarda birçok yerde atom kelimesi geçmektedir. Hem Üstad kullanmış hem de talebelerinin yazılarında var.
    Bazı Linkleri aşağıya alıyorum. erisalede yapılacak bir atom kelimesi taraması size linkleri verecek.Teşekkürler

    http://www.erisale.com/#content.tr.14.885
    http://www.erisale.com/#content.tr.4.639
    http://www.erisale.com/#content.tr.11.23

    • Mustafa NUTKU dedi ki:

      1 – İkinci yorumda verilen linklerde Risale-i Nur’da atomun ne olduğunu açıklayan ifadeler yok; “atom bombası” kelimeleri var. Yazının başlangıcındaki ” BEDİÜZZAMAN’IN PENCERESİNDEN “ATOM NEDİR?” alt başlığındaki sorunun cevabı olarak söylenen ise: “Atom, bilinen evrendeki tüm maddenin, kimyasal ve fiziksel niteliklerini taşıyan en küçük yapıtaşıdır. Bütün maddeler, birbirlerine çok yaklaştıklarında birbirini iten, belli bir mesafeden sonra ise aralarındaki uzaklıkla ters orantılı olarak birbirini çeken atom dediğimiz çok çok küçük parçacıklardan yapılmıştır.” Ve bu cümleler, kimya ve fizik bilimleri bakımından doğru değildir.
      2 – “Bu maddi evren içindeki her varlık, moleküllerden yapılmış” cümlesi de doğru değildir; bu maddî evren içinde moleküllerden yapılmış olmayan çeşitli maddî varlıklar da vardır.
      3 – “Bu gün için bilinen atom sayısı 118 dir.” cümlesi de doğru değildir. Doğrusu olarak: “Bu gün için bilinen atom cinsi sayısı 118 dir.” denilmesi gerekirdi. Atom cinsi(element) sayısı, atom sayısından başkadır. Atom sayısı, 118 den çok daha fazladır.
      4 – “tahavvülat-ı zerrat”, “atomların gerek doğadaki gerekse canlıların bünyesindeki değişimi” değil; “halden hale geçişi” demektir. Bu “halden hale geçişi” yer kabuğunda en fazla gösteren element atomu da, yer kabuğunda en fazla bulunan element olan oksijenin atomudur.
      5 – Yazıdan misal olarak aldığım yukarıdaki bazı cümleler, ilk yorumumda kullandığım “yazının başlığında yer alan ve Risale-i Nur’da bahsi geçmeyen ‘atom’ kelimesi ve diğer bazı mevzularda ilgili ders kitaplarında da yer alan ve bilim âleminin kabul ettiği bilgilerin kullanılması gerekirdi.” cümlemin yanlış olmadığını göstermektedir.
      6 – Risale-i Nur’dan derlemelerle zaman ve emek sarf ederek hazırlanmış bir yazının yukarıda bahsettiklerim gibi okuyucuya daha faydalı olabilecek şekilde, bazı yanlışlarından arındırılması için o yazının yorum sayfasını kullanmak, hakka hizmettir ve bunu yapabileceklerin kaçınmamaları gereken bir vazifeleridir.

  3. Selçuk Eskiçubuk dedi ki:

    Muhterem ağabeyim!
    Eleştirileriniz için Allah razı olsun. Sizin gibi müdakkik ve mütehassıs kişilerin varlığı bu camia için kazançtır. Eleştirileriniz doğrultusunda makalemde düzeltmeler yaptım.Ancak atomun 2016 yılı için en doğru tarifini de yazarsanız onu da değiştireceğim.
    Bu vesile ile bizler sizin gibi akademik personelden Medresetüz zehra’da okutulabilecek düzeyde Kimya kitabı yazmanızı dört gözle beklediğimizi hatırlatmak isterim. Saygı ve hürmetlerimle

  4. HİLAL dedi ki:

    Risale-i Nurlarda atomun yapısı, detayları yok,zaten olması da gerekmiyor çünkü o bir fizik, kimya kitabı değil. Ancak *maddeye, belki o maddenin zerreden çok derece daha küçük olan zerrelerine (LEMALAR, 30.Lema) ifadesi maddenin zerrelerden yani atomlardan yapıldığını söylemiyor mu? “Atom bombası” şeklinde Risale-i Nurlar’da başka yerlerde geçen kelime, atom isminin risalelerde geçmediği şeklindeki düşüncenizi çürütmüyor mu? Ayrıca “tahavvülat-ı zerrat” kelime anlamı olarak halden hale geçiş demek,ama bu geçişler aynı zamanda değişim değil midir?

  5. Mustafa NUTKU dedi ki:

    Bazıları, en yakın dostlarının bile kendilerinin sözleri ve yazılarındaki bazı kelime ve cümlelerle ilgili, menfaatsız ve garazsız olarak hak ve hakikat namına fikir beyan etmelerinden fevkalade rahatsız olarak, ömür boyu o kişilere küsmekte ve onlarla aralarındaki münasebeti kesmeye kadar gitmektedirler.
    Halbuki, her doğruyu söylemek doğru olmamakla beraber, “El-hakku ya’lu vela yu’la aleyh” (Hak üstündür; ondan üstünü yoktur) hadisine göre; söylenmesi gerekeni, söylenmesi gerekene, söylenmesi gerektiği şekilde söylemekten de geri kalmamak lâzımdır. Buna rağmen, söyleyeceklerinin muhataplarında hazımsızlıkla karşılanabileceği endişesiyle günlük hayatımızda, cemaatindeki şahıslar arasındaki ihtilaflarda kendisine danışılan ve hakemliği istenilen dinî mevzularda bildiklerini maalesef söylemeyen, camisinde doğru namaz kılmayanlar kendisine gösterildiğinde onları ikaz etmeyen dinî irşad görevlilerimizin sayıca az olmadığı görülmektedir.
    Böyle bir zamanda ve zeminde, Dr.Selçuk Eskiçubuk’un ihtisası olmayan bir konuyla ilgili yazdıkları hakkındaki düzeltmeleri büyük bir olgunlukla kabul etmesi tebrik edilmelidir.

  6. Mustafa NUTKU dedi ki:

    1 – Zerre kelimesinin lügattaki ilk ve en başta gelen manâsı şudur: “Zerre (a.i. ç.zerrât) 1-Pek ufak parça, en küçük parça, çok küçük parça.”
    Buna göre, zerre=atom denilerek, onun lügattaki ilk ve en çok kullanılan manâsı tahdit edilemez!
    Çünkü, “Pek ufak parça, en küçük parça, çok küçük parça.” atom da, molekül de, elektron da, proton da esir maddesinin taneciği de toz zerresi de, Zilzâl sûresinin son âyetlerinde geçen “zerre” kelimelerinde olduğu gibi, hayır veya şerden en küçük bir parça da olabilir, ilâ ahir.
    Bir metinde “zerre” kelimesi geçiyorsa, onun hangi manâdaki “zerre” olduğu, o metinde ve cümlede kullanılış şekline bakılarak tesbit edilir ve o manâsıyla anlaşılır.
    Meselâ: RN’da “Hüve Nüktesi”nde yer alan “Hu”daki havanın, belki unsur-u havanın her bir parçasının her bir zerresi… cümlesindeki “zerre” kelimesiyle kastedilen, “esir maddesinin zerresi”dir. Çünkü ne toz zerreleri, ne molekül, ne atom ve ne de hayır ve şer zerreleri bir çeşit elektromagnetik dalga olan radyo dalgaları için iletişim ortamı ve vasıtası değildirler; ancak “esir zerreleri” radyo dalgaları için iletişim ortamı olabilirler.
    2 – RN’da geçen “atom bombası” kelimeleri atomun mahiyetini açıklamadığından, önceki yorumumda bu konudaki sözlerim doğrudur.
    3 – “Değişim”, değişmekten türemiş bir kelimedir; Osmalıca’daki “tebeddül” kelimesinin karşılığıdır ve önceki yorumumda manâsından bahsettiğim “tahavvül”den farklı bir manâya gelir. “Tahavvül” kelimesini “değişim” manâsında da zannetmek yanlıştır.
    Meselâ: Oksijen elementi, havada başka gazlarla karışım halinde ve molekül halindedir. Suda ise, 2 hidrojen atomu ile kovalent bağlı bir bileşik halindedir; fakat o değişime uğramamıştır, gene oksijen elementidir. Ancak atom numarasının da değiştiği nükleer bir reaksiyonla başka bir element haline değişebilir. Öyle bir değişimle, onun element olarak ismi de, sembolü de değişir ve o artık oksijen elementi olmaktan çıkar.

  7. Kenan dedi ki:

    Mustafa Hocam!

    “Tahavvülat-ı zerrat” hakkında sizin de bir kimyacı olarak şerh yazmanızı dört gözle bekler olduk. Evet eleştiri yazmak da ciddi bir iştir ama sizden asıl beklediğimiz bir kimyacı ve bir risale-i nur talebesi olarak bilimsel verilerle bir şerh yazmanız, hatta “Medreset’üz Zehra için bir kimya kitabı yazmanız.

  8. Mehmet dedi ki:

    Sevgili hocam!

    Konuyla ilgili yazdığınız eleştiride şöyle demiştiniz”3 – “Değişim”, değişmekten türemiş bir kelimedir; Osmanlıca’daki “tebeddül” kelimesinin karşılığıdır ve önceki yorumumda manâsından bahsettiğim “tahavvül”den farklı bir manâya gelir. “Tahavvül” kelimesini “değişim” manâsında da zannetmek yanlıştır.”
    Ancak yakın zamanda vefat eden Abdullah Yeğin ağabeyin yazdığı Lugatta tahavvül kelimesinin karşılığında şöyle yazıyor:” Birinden diğerine geçmek,tebdil olunmak,değişmek,dönmek, bir halden bir hale geçmek,işlerin tasarruf idaresinde hazakat ve cevdet-i fikir ve nazar ve kudret”
    Kızmazsanız bu da benden size bir eleştiri…hakkın hatırı için

    • Mustafa NUTKU dedi ki:

      Haklı bir eleştiri olsa da olmasa da eleştiriye kızmam. Maalesef, aslını anlamaktan çok uzak olarak Risale-i Nurdaki bazı mevzulardaki hakikatlere kendileri perde olmağa ve ayna olmağa çalışanları engellemeye çalışanlara, ilme ve ihtisasa hürmet etmeyenlere bazı RN dersleri ve sohbetlerinde rastlıyorum. Bunların bazılarının videoları da internete konuluyor.
      Tahavvülât-ı Zerrat” bahsi hakkında önceki yorumumda yazdıklarım -kimin lügatı olursa olsun- bir lügattan verilen manâ ile hafife alınamaz. RN’daki “Tahavvülât-ı Zerrât” mevzuu, birinci derece kimya bilimiyle alâkalıdır; ancak kimya bilimiyle en doğru manâ verilebilecek bir konudur ve ben de dünyevî mesleği kimya olan, 30 yıllık meslek hayatının tamamı üniversitelerde lisans ve lisans üstü seviyede kimya öğretmekle geçmiş bir kişiyim.
      Bunları söyledikten sonra, ilme ve ihtisasa hürmet gerektiğini de tekrar ilave etmeye lüzum görmüyorum. Belki, yorumumda yazmış olduklarımı iyi anlamayı ve kimin eseri olursa olsun, herhangi bir lügatta yazılanlardan anladıklarıyla değil de, o bilgilerin asıl kaynaklarından doğruluğunu araştırmayı tavsiye edebilirim.
      “Yorum yazacağına Medresetüz-Zehra üniversitesine kitap yazsın” sözleri de yanlıştır. “Marifet iltifata tabidir; müşterisiz meta zayidir”. “Medresetüz-Zehra Üniversitesi” henüz faaliyete geçmemiş ve şimdiye kadar da benden bu üniversitede okutulmak üzere kitap talebinde bulunulmamıştır. Hem de, üniversite öğretim mesleğindekilerin çok iyi bildiği gibi, yeni bir üniversite kurulurken o üniversitede okutulmak üzere bazı kişilerden kitap yazması talebinde bulunmak şeklinde bir usul yoktur; o üniversiteye tayin edilen öğretim üyesi, takip edeceği kitabı kendisi seçer. Onun seçtiği kitap kendisinin eseri olabileceği gibi, başkalarının eseri de olabilir ve talep edilirse Üniversite yönetimine de o kitap hakkında bildirimde bulunur.
      “Medresetüz-Zehra Üniversitesi” projesi var diye, RN talebelerinin takip ettiği bir sitede düzeltilmesi gereken yazılara o düzeltmeyi yapabilecekler tarafından kayıtsız kalınamaz. Daha önceki bir yorumda da bahsettiğim gibi, “söylenmesi gerekenleri, söylenmesi gerekenlere söylenmesi gerektiği şekilde söylemeyerek bildiğini saklamanın” Kur’an’da da bahsedilen manevî mesuliyeti vardır. Bu manevî mesuliyetten çekinmeyip o mesuliyeti yüklenen çok kişi var diye, benim ve başkalarının da onları taklit etmesi gerekmez.
      “Hak üstündür ve ondan üstünü yoktur” hadisini unutmayarak, “Allah bizi hakkı hak bilip ona tabi olan ve bâtılı da bâtıl bilip ondan sakınanlardan eylesin” duasını her namazdan sonraki duamızda benim gibi tekrarlamayı bu vesile ile herkese tavsiye ederim.

  9. Kenan dedi ki:

    Evet hocam !
    Siz kimya hocasısınız ama Osmanlıca dil bilimcisi değilsiniz, tahavvülat kelimesinin en doğru anlamının bu nedenle sizin yazdığınız gibi olduğu da söylenemez.Kimyada sizin sözünüz değerli olsa da burada da mutlak geçerli olabilir mi?
    “Yorum yazacağına Medresetüz-Zehra üniversitesine kitap yazsın” gibi bir cümle benim yazım içinde geçmiyor. ben sizden şerh yazmanızı istiyorum.Lütfen yazıyı bir daha okuyunuz. Aynen şöyle yazıyor:
    “Tahavvülat-ı zerrat” hakkında sizin de bir kimyacı olarak şerh yazmanızı dört gözle bekler olduk. Evet eleştiri yazmak da ciddi bir iştir ama sizden asıl beklediğimiz bir kimyacı ve bir risale-i nur talebesi olarak bilimsel verilerle bir şerh yazmanız,hatta “Medreset’üz Zehra için bir kimya kitabı yazmanız.”
    Mederset’üz zehra için kitap yazma talebemin amacı Hem bir nur talebesi hem de bir kimya profesörü olarak birikimlerinizden istifade etmek, Risale-i Nurlardaki kimya ile ilgili olayları sizin güzel kaleminizde okumak arzusudur. Bu kitap da olabilir makale de, takdir sizin isterseniz de hiçbir şey yazmazsınız.

  10. Mustafa NUTKU dedi ki:

    Bu yazıya yaptığım önceki yorumlarımdan birinin sonunda “tahavvülât-ı zerrât”ın şerhini kısaca yapmıştım, anlaşılmamışsa, daha iyi anlaşılması için orada yazdıklarımı biraz daha genişleterek tekrarlayayım:
    “Meselâ: Oksijen elementinin atomları, havada başka gazlarla karışım halinde ve iki oksijen atomunun meydana getirmiş olduğu ayni cins atomların molekülleri halindedir. Suda ise, 2 hidrojen atomu ile kovalent bağlı, farklı cins atomların meydana getirdiği bileşik yapısındaki moleküller halindedir.
    Bir hidrojen kaynağından (hidrojen kaynağı yapanların kullandığı basınçlı hidrojen tüpü vd) çıkan hidrojen gazı alev temasıyla yakılırsa, havadaki oksijen gazı ile hidrojen kaynağından çıkan hidrojen gazı ekzoterm (ısı veren) bir kimyasal reaksiyonla su buharı hâsıl eder. Bu su buharındaki oksijen atomları, atom cinsi olarak gene oksijendir; fakat havada iki atomlu serbest oksijen moleküllerindeki oksijen atomları olarak bulunuyorken, su moleküllerinde iki hidrojenle kovalent bağlı bileşik şeklinde su moleküllerindeki oksijenler haline kimyasal olarak tahavvül etmişlerdir.
    Bu şekilde meydana gelen su buharı, atmosferde yükselirken veya soğuk bir cisimle temas ettiğinde, 537 cal/gram değerindeki “Gizli Buharlaşma Isısı”nı vererek sıvı haldeki su moleküllerinde bulunan oksijen atomları haline geçince, bu defa da fiziksel olarak hal değiştirmiş (fiziksel olarak tahavvül etmiş, gaz fiziksel halinden sıvı fiziksel haline geçmiş) olur. Oksijen atomları bu şekilde bir halden başka hale geçerken gene oksijen elementinin atomlarıdır, atom cinsi olarak değişime uğramamıştır. Ancak atom numarasının da değiştiği nükleer bir reaksiyonla başka bir atom cinsi haline değişebilir. Ve ancak, onun atom cinsi de, atom cinsinin ismi de, sembolü de değişirse ona “değişmiş” denilebilir.
    Yer kabuğundaki maddelerin yaklaşık yarısında oksijen atomları vardır. Havada diğer gazlarla karışım halindeki iki atomlu oksijen molekülü ve üç atomlu ozon molekülü halinden başka, milyonlarca bileşikte de oksijen atomları bulunur ve RN’daki Tahavvülât-ı Zerrât bahsinde özetle belirtilen “tahavvülât=halden hale geçiş”leri o atomlar kendileri yapamazlar; Allah tarafından onlara yaptırılmaktadır.
    Oksijen atomlarının kimyasal olarak ve fiziksel olarak bu hal değişimleri onların oksijen atomları halinden başka bir atom haline değişimi olmadığından, Abdullah Yeğin Bediüzzaman’ın yakın bir talebesi ve çok muhterem bir kişi (Allah rahmet eylesin) diye onun lügatında çok kısa olarak yazılanlara kendine göre manâ vererek “hal değişimi=mutlak değişim” yanlışında israr edilemez. Abdullah Yeğin’e hürmet sebebiyle bu yanlışta ısrara çalışılıyorsa (?), onun bulunduğu RN derslerine katıldığımda bana ders okutup açıklamasını da yapmamı istediğini kaydedeyim. Kimya konularına ilgi sebebiyle bu yapılıyorsa, herhangi bir fakülte mezunu bir üniversitenin kimya bölümüne imtihansız olarak da girer ve orada daha geniş bilgilerle donanır hale gelebilir.
    Hem de, yorum yapanlar kat’î bir zaruret olmadıkça, benim daima yaptığım gibi, yazdıklarında açık kimliğini kullanmaktan çekinmemelidir. Aksi halde, öyle yorumlara –bu gerekçeden bahsederek- cevap verilmeyebilir.

Sende yorum yazabilirsin