Bediüzzaman’ın Gözünde “İslami Semboller”in Önemi!

Bir Ramazana daha kavuştuk. 18 Haziran’da oruç için ilk sahura kalkıldı, iftarlarla oruçlar açıldı ve yatsıyla beraber teravihler kılındı. Minareler arasında mahyalar yandı. Bambaşka manevi bir atmosfere girdik. Ve tutulan oruçlar 30 günün sonunda Bayramla taç giyecek, sonra da Hac mevsiminin gelmesi ve Kurban Bayramı beklenecek.

Oruç adı verilen ibadet, sağlığı yerinde her Müslüman için İslamın 5 farzından birisidir, hem de o, İslamın şeair adı verilen sembollerinden biridir. Bundan başka İslamda başka semboller de vardır.

*Ramazan-ı Şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeâir-i İslâmiyenin âzamlarındandır. (MEKTUBAT, 29.Mektup)

Semboller tarih boyunca var olmuştur. Her dinin, devletin veya mesleğin kendine özgü sembolleri vardır. Bayraklar da milletler için birer semboldür. Onlar için özel anlamları vardır. Hıristiyanlıkta çan, Yahudilikte boru ve Mecusilikte ateş onlara özgü sembollerdir.

İslamiyet’te de “Şeair” adı verilen semboller, sembol sözcükler, yapılar ve davranışlar vardır. Toplumlar tarafından benimsenmiş ve hayatlarının parçası olmuş bu sembolleri değiştirmeye kimsenin hakkı da yoktur.

İslamdaki bu semboller bilgili bir hocanın öğrencilere verdiği fayda kadar değerlidir. Çünkü İslamın ruhu ve nuru onların içindedir, bakanlara onları açıkça gösterir. Asırlar geçse de o zamanın aynen devam ettiğini anlatır. İslamın tatlı suyu, sanki mabetlerin içinde katılaşmış birer imani sütun gibi durmaktadır.

*Herbir şeâir bir hoca-i dânâdır; ruh-u İslâmı dâim enzâra ders veriyor. Mürûr-u a’sâr ile sebeb-i istimrâr-ı zaman;

Güyâ tecessüm etmiş, envar-ı İslâmiyet, şeâiri içinde. Güyâ tasallüb etmiş, zülâl-i İslâmiyet, maâbidi içinde. Birer sütun-u imân. (SÖZLER, Lemaat)

İslamdaki bu semboller Allah’ı ve Dini, her an Müslümanlara anlattığı gibi Müslüman olmayanların da dikkatini, merakını ve ilgisini çekerler. Onları İslamiyeti araştırmaya yöneltirler. Bunların bir kısmı Oruç ve Hac gibi farz olabildiği gibi, bir kısmı da sünnettir. Mesela Arapça Ezan ve Hutbe okumak, namazda sarık sarmak ve camilere minare yapmak sünnet olan sembollerdir.”

*Nasıl “hukuk-u şahsiye” ve bir nevi hukukullah sayılan “hukuk-u umumiye” namıyla iki nevi hukuk var. Öyle de, mesâil-i şer’iyede bir kısım mesâil, eşhâsa taallûk eder; bir kısım umuma, umumiyet itibarıyla taallûk eder ki, onlara “şeâir-i İslâmiye” tabir edilir. Bu şeâirin umuma taallûku cihetiyle, umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa, onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeâirin en cüz’îsi (sünnet kabilinden bir meselesi) en büyük bir mesele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum Âlem-i İslâma taallûk ettiği gibi, Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâmın bağlandığı o nuranî zincirleri koparmaya, tahrip ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler, düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa titresinler!(29.Mektup)

Mesela Arapça ezan okunması, Asr-ı Saadetten beri bütün İslam dünyasında uygulanmıştır. Ezan, içindeki sözcüklerle Allah’ın yüceliğini, Hz. Peygamber’in şanını ilan eder. İlahi ve tevhidi bu anlamıyla İslamın bir sembolüdür. Ancak bizim ülkemizde, Cumhuriyetle beraber ezan ve salalar kanun zoruyla halkın arzusu olmadığı halde 18 yıl boyunca Türkçe olarak (1932-1950 arası)  zorla okutulmuştur. ”Allahuekber” in Arapça dilindeki manevi ritmi ve ruhları etkileyen musiki etkisi yerine, ruhsuz bir sözcük olan “Tanrı uludur” sözleri ile Allah’ın Rububiyeti ve Ulûhiyetinin üstü örtülmeye çalışılmıştır.

*Mesâil-i şeriattan bir kısmına “taabbüdî” denilir, aklın muhakemesine bağlı değildir, emrolduğu için yapılır. İlleti, emirdir.

Bir kısmına “mâkulü’l-mânâ” tabir edilir. Yani, bir hikmet ve bir maslahatı var ki, o hükmün teşriine müreccih olmuş; fakat sebep ve illet değil. Çünkü hakikî illet, emir ve nehy-i İlâhîdir.

Şeâirin taabbüdî kısmı, hikmet ve maslahat onu tağyir edemez. Taabbüdîlik ciheti tereccuh ediyor; ona ilişilmez. Yüz bin maslahat gelse onu tağyir edemez. Öyle de, “Şeâirin faydası yalnız malûm mesâlihtir” denilmez ve öyle bilmek hatadır. Belki o maslahatlar ise, çok hikmetlerinden bir faydası olabilir.

Meselâ, biri dese, “Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu hâlde bir tüfek atmak kâfidir.” Halbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse, acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahâlisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilân-ı tevhid ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak? (MEKTUBAT, 29.Mektup)

Körü körüne Batı taklitçiliğini kendine örnek almak isteyen bazı reformcular, Batıda Ezan ve Kamet gibi şeylerin kendi dillerine çevrilerek okunduğunu örnek göstererek bizde de aynı şeyi savunanları Bediüzzaman şöyle uyarır:

*Şeâir-i İslâmiyeyi tağyire teşebbüs edenlerin senetleri ve hüccetleri, yine her fena şeylerde olduğu gibi, ecnebîleri körü körüne taklitçilik yüzünden geliyor. Diyorlar ki: “Londra’da ihtidâ edenler ve ecnebîlerden imana gelenler, memleketlerinde ezan ve kamet gibi çok şeyleri kendi lisanlarına tercüme ediyorlar, yapıyorlar. Âlem-i İslâm onlara karşı sükût ediyor, itiraz etmiyor. Demek bir cevaz-ı şer’î var ki sükût ediliyor.”

Elcevap: Bu kıyasın o kadar zâhir bir farkı var ki, hiçbir cihette onlara kıyas etmek ve onları taklit etmek zîşuurun kârı değildir. Çünkü, ecnebî diyarına, lisan-ı şeriatta “dâr-ı harp” denilir. Dâr-ı harpte çok şeylere cevaz olabilir ki, diyar-ı İslâmda mesağ olamaz.

Hem frengistan diyarı, Hıristiyan şevketi dairesidir. Istılahât-ı şer’iyenin maânîsini ve kelimât-ı mukaddesenin mefâhimini lisan-ı hâl ile telkin edecek ve ihsas edecek bir muhit olmadığından, bilmecburiye, kudsî maânî, mukaddes elfâza tercih edilmiş; maânî için elfaz terk edilmiş, ehvenüşşer ihtiyar edilmiş. (MEKTUBAT, 29.Mektup)

Cuma ve Bayram namazlarında okunan hutbeler de böyle sembollerdendir. Minberlerden okunan bu hutbeler, kesinlikle Arapça okunmalı ve her zaman da o yüksek makamlar, “ilahi vahyin insanlara anlatıldığı yerler” olarak kalmalıdır. Bu makamlar günlük siyasetin kendi diliyle insanlara ulaştığı bir yer değil, imanın ve İslamın temel meselelerin anlatıldığı yer olmalıdır ki o hutbeleri dinleyenlerin kalplerini kendine çevirip fethetsinler. Kur’an nasıl Arapça okunuyor ve ulviyetle dinleniyorsa, hutbeler de aynı duygularla okunmalı ve dinlenmelidir. Hutbelerin sözleri, öğütler ve Kur’an ayetlerinin açıklandığı, tefsir edildiği sözler değil, kudsi hükümlerin ihtar ve teşvik edildiği, İslamiyetin ana damarını ve iman duygusunu harekete geçiren sözlerden ibaret olmalıdır. “Namaz, Zekat ve Orucun farz oluşu” ile “Adam öldürmek, Zina ve Alkolün haram oluşu” gibi konular zaten hocalar tarafından camilerdeki vaaz kürsülerinden en ince noktalarına kadar halk diliyle dinleyicilere anlatılmaktadır. Bu konuların hutbelerde tekrardan ana dilleriyle açıklanmasına bu zamanda ihtiyaç yoktur.

*Meselâ, bâzı gâfiller, hutbe gibi bâzı şeâir-i İslâmiyeyi Arabîden çıkarıp her milletin lisâniyle söylemeyi iki sebep için istihsan ediyorlar.

Birincisi: “Tâ siyâset-i hâzıra avâm-ı Müslimîne de o sûretle tefhim edilsin.” Halbuki, siyâset-i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytânât, içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Halbuki, minber, vahy-i İlâhînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyâsiyenin hakkı yoktur ki o makam-ı âlîye çıkabilsin.

İkinci sebep: “Hutbe, bâzı suver-i Kur’âniyenin nasihatları anlaşılmak içindir.” Evet, eğer millet-i İslâm, İslâmiyetin zarûriyâtı ve müsellemâtı ve mâlûm olan ahkâmını ekseriyet itibâriyle imtisâl edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât-ı şer’iye ve mesâil-i dakîka ve nasâyih-i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisân ile hutbe okunması ve suver-i Kur’âniyenin – eğer mümkün olsaydı – tercümesi Haşiye belki müstahsen olurdu. Fakat, namaz, zekât, orucun vücûbu ve katl, zinâ ve şarabın haramiyeti gibi mâlûm olan ahkâm-ı kat’iye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm-ı nâs, onların vücûbunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve İmân hissini tahrik etmekle imtisâllerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki, bir âmî ne kadar câhil dahi olsa, Kur’ân’dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i icmâliyeyi anlar ki: “Herkese ve bana mâlûm olan imânın rükünlerini ve İslâmiyetin umdelerini hatip ve hâfız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor” der; kalbinde onlara karşı bir iştiyak hâsıl olur. Acaba kâinatta hangi tâbirât var ki, Arş-ı âzamdan gelen Kur’ân-ı Hakîmin i’câzkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?(SÖZLER, 27.Söz)

Haşiye: İ’câza dâir Yirmi Beşinci Söz, Kur’ân’ın hakiki tercümesi mümkün olmadığını göstermiştir.

İslamın sembollerini değiştirmek, mesela ezanın, kametin, salatın Arapçada değil de her müslümanın kendi konuştuğu anadili ile okunması bidattır. Peygamberimizin hadisine göre her bidat ise bir sapıklıktır ve kendini Cehennem ateşine atmaktır. Bu açık hüküm karşısında hangi Müslüman buna cesaret edebilir ki?

*Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, rehberimiz ferman etmiş ki: “kullubidatin delaletun vekullu vekilun delaletin finnari”(*)

Acaba bu ferman-ı katîye karşı, ulemâü’s-sû’ tabirine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvâyı veriyorlar ki, lüzumsuz, zararlı bir surette şeâir-i İslâmiyenin bedîhiyâtına karşı geliyorlar, tebdili kabil görüyorlar? Olsa olsa, muvakkat bir cilve-i mânâdan gelen bir intibah-ı muvakkat, o ulema-i sû’u aldatmıştır.

Meselâ, nasıl ki bir hayvanın veyahut bir meyvenin derisi soyulsa, muvakkat bir zarafet gösterir; fakat az bir zamanda o zarif et ve o güzel meyve, o yabanî ve paslı ve kesif ve ârızî deri altında siyahlanır, taaffün eder. Öyle de, şeâir-i İslâmiyedeki tabirat-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayattar ve sevabdar bir cilt, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nuraniyet, muvakkaten çıplak, bir derece görünür. Fakat, ciltten cüdâ olmuş bir meyve gibi, o mübarek mânâların ruhları uçar, zulmetli kalb ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider. Nur uçar, dumanı kalır. Her ne ise…

(*)”Her bid’at dalâlettir ve her dalâlet Cehennem ateşindedir.”(MEKTUBAT, 29.Mektup)

“Bismallah, Allahuekber, İyyakenağbudu ve Esselamunaleyküm” gibi sözcükler Müslümanlar arasında hem çok kullanılan sözcükler ve hem de önemli sembollerdir.

*Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisân-ı haliyle vird-i zebânıdır. (SÖZLER, 1.Söz)

*Ve “Bismillâh” ne kadar kıymettar bir şeâir-i İslâmiye olduğunu gösteriyor. (SÖZLER, 1.Söz)

Günde 5 vakit namazda söylenen “ Allahuekber, Subhanellah, Elhamdulillah,   Lailaheillallah ” ve “İyyakenağbüdü” sözcükleri de,  böyle sembollerdendir ki insanı, namaz esnasında manen ve hayalen Miraca yükseltebilir, ilahi huzura götürebilirler. Bu iki sözcük, küçük olsa da insanı namazda ulvi makamlara taşıyan, anlamı çok büyük sözlerdir.

“Allahuekber” sözcüğü namazdan başka Hac’da da bütün hacılar tarafından çok tekrar edilir. Burada da o sözler insanları çok ulvi makamlara taşır. Hacdan başka Bayram namazlarında, Yağmur namazında ve Husuf-Küsuf namazında da bu sözcük insanları aynı duyguları yaşatır.

Sembollerin farz olanlarının değil sünnet olanlarının bile toplumun tümüne bir bakıma mesela farz olan namazı kılan Müslüman’ın kendisine kazandırdığı faydadan daha fazla fayda verdiği söylenebilir.

*Hacdan sonra, şu mânâ-i ulvî ve küllî, muhtelif derecelerde, bayram namazında, yağmur namazında, husûf küsûf namazında, cemaatle kılınan namazda bulunur. İşte, şeâir-i İslâmiyenin, velev Sünnet kabîlinden dahi olsa, ehemmiyeti şu sırdandır. (SÖZLER, 16.Söz)

“Allahuekber “ sözcüğü Kurban Bayramında da söylenen tekbirler içinde defalarca toplu olarak sesli okunur. Aynı anda Arafat’ta da aynı sözcükler söylenir ve onlar oradan gökyüzüne yükselir.1300 sene önce Peygamberin Arafat’da söylediği aynı sözler hatırlanır ve sanki onun bir aksi gibi algılanır ve tekrarlanır, o sözlere asırlar ötesinden hep bir ağızdan katkı da bulunulur. Alemlerin rabbine sunulan kulluk görevleri ile O’nun Rububiyet dairesinin kapısı çalınır. Bütün Müslümanlar bu “Allahuekber” sesleriyle aynı ortak duyguları paylaşırlar.

*Bu makam yazıldığı zaman Kurban Bayramı geldi. Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber’lerle nev-i beşerin beşten birisine, üç yüz milyon insanlara birden Allahu ekber dedirmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o Allahu ekber kelime-i kudsiyesini semavattaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmi binden ziyade hacıların Arafat’ta ve iydde beraber birden Allahu ekber demeleri, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bin üç yüz sene evvel âl ve sahabeleriyle söylediği ve emrettiği Allahu ekber kelâmının bir nevi aks-i sadâsı olarak, rububiyet-i İlâhiyenin Rabbü’l-Arz ve Rabbü’l-âlemîn azamet-i ünvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukabeledir diye tahayyül ve his ve kanaat ettim.

Sonra, acaba bu kelâm-ı kudsînin bizim meselemizle dahi münasebeti var mı diye tahattur ettim. Birden hatıra geldi ki:

Başta bu kelâm olarak sâir bâkiyat, salihat ünvanını taşıyan Sübhanallah, ve’l-hamdü lillâh ve Lâ ilâhe illâllah gibi şêairden çok kelâmlar cüz’î ve küllî, meselemizi ihtar ve tahakkukuna işaret ederler.(11.Şua)

Allahuekber” sözcüğü İslam’da bir sembol olmakla beraber tekrarla söylendikçe Şeytanın insanın aklına, kalbine attığı bütün şüphelerin önünü kesen bir sözcüktür. Dillerde çok tekrar edilen bu sembol, insanın acz ve zaafını, Rabbinin güç ve kudretiyle birlikte anlatan en güzel sözcüktür.

*Şeytanın bu desisesini susturan sır Allahu ekber’dir. Ve cevab-ı hakikîsi de Allahu ekber’dir. Evet, Allahu ekber’in ziyade kesretle şeâir-i İslâmiyede tekrarı, bu desiseyi mahvetmek içindir. Çünkü, insanın âciz kuvveti ve zayıf kudreti ve dar fikri, böyle hadsiz büyük hakikatleri Allahu ekber nuruyla görüp tasdik ediyor ve Allahu ekber kuvvetiyle o hakikatleri taşıyor ve Allahu ekber dairesinde yerleştiriyor ve vesveseye düşen kalbine diyor ki (LEMALAR, 13.Lema)

*Kuvvet hakka hizmetkâr olmalı

Hikmetteki desâtir, hükümette nevâmis, hakta olan kavânîn, kuvvetteki kavâid birbiriyle olmazsa müstenid ve müstemid,

Cumhur-u nasta olmaz ne müsmir ve müessir. Şeriatta şeâir kalır mühmel, muattal; umûr-u nasta olmaz müstenid ve mu’temid.(Lemaat)

Müslümanlar için Günde 5 vakit namaz, ezan ve kamet, Regaip, Miraç ve Berat Kandilleri ile Kadir gecesi aynı zamanda İslamın sembollerindendir.

*Evet, ezan ve namaz gibi ekser şeâir-i İslâmiyede (ŞUALAR,7.Şua)

*ezan ve kamet gibi şeâirde ismullah (5.Şua)

*Leyle-i Regaip ve Leyle-i Miraca …bu geceler gibi şeair-i İslamiyeye(E.LAHİKASI)

Müslümanlar birbirlerini gördüklerinde selam verirler  “Esselamualeyküm”  derler, böyle selam vermek hem sünnettir hem de bu selam şekli islamın sembollerinden biridir.

*Ve ümmet mabeyninde şeâir-i İslâmiyeden olan birbirine “ Esselamualeyküm”    demeleri sünnet olması, (E.LAHİKASI)

Bütün İslam büyüklerinin, evliyaların, asfiyaların ve alimlerin Kur’andaki bazı ayetleri bir araya getirerek oluşturdukları ve her gün okudukları kendi virdleri vardır, onları okurlar, onunla Rablerini anarlar.

Bediüzzaman da geceleri bu virdini okurken bunu gizli değil sesli okumanın bile bu zamanda İslami bir sembol gibi algılandığını ve böyle önemli bir görevi de üstlendiğini  şöyle anlatır:

*Aziz kardeşlerim,

Bu gece evrad ile meşgul olurken nöbetçiler ve başkalar işitiyorlardı. Kalbime geldi ki: “Acaba bu izhar, sevabını noksan etmiyor mu?” diye telâş ettim. Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâli’nin meşhur bir sözü hatıra geldi. O demiş: “Bazan izhar, çok defa ihfâdan daha ziyade efdal olur.” Yani âşikâre yapmakta başkalar, ya istifade veya taklit etmek veya gafletten uyanmak veya dalâlette ve sefahette muannid ise, karşısında şeâir-i İslâmiye nev’inde izhar etmek, izzet-i diniyeyi göstermek gibi çok cihetle, hususan bu zamanda ve ihlâs dersini tam alanlarda değil riya, belki gizliden tasannu karışmamak şartıyla çok ziyade sevaplı olabilir diye bir teselli buldum. (ŞUALAR, 13.Şua)

*Belki, şeâir-i İslamiyeye temas eden ibadetlerin izharları, ihfâsından çok derece daha sevaplı olduğunu, Hüccetü’l-İslam İmam-ı Gazâlî (r.a.) gibi zatlar beyan ediyorlar. Sâir nevafilin ihfası çok sevaplı olduğu halde, şeaire temas eden, hususan böyle bid’alar zamanında ittibâ-ı sünnetin şerafetini gösteren ve böyle büyük kebâir içinde, haramların terkinde takvâyı izhar etmek, değil riya, belki ihfâsından pek çok derece daha sevaplı ve halistir. (K.LAHİKASI)

İslamiyetin başlangıcından bugüne kadar şeair adı verilen, farz veya sünnet  olan bu sembollerin hepsi, İslam toplumları için çok önemlidir  ve  kimselerin onları değiştirme, yozlaştırma gibi davranışlara hakkı yoktur. Baskıyla, şiddetle veya dinde reformist anlayışla onları değiştirmeye çalışanlar bidalar içindedirler. Bidalar ise Cehenneme giden yolların önemli taşlardır. Müslümanlara düşen şuurlu bir anlayışla bütün bidalardan uzak durmaktır.

Dr. Selçuk Eskiçubuk

www.NurNet.Org

Sende yorum yazabilirsin