Bediüzzaman’ın Van Yılları (Kısa Hikaye)

Van’daki medreseleri, sibyan mekteplerini dolaşıyorum, müderrislerle, hocalarla görüşüyorum. Bazen öğrencilerin ilmi seviyeleri ile ilgili konuşmalar yapıyorum, onların ilimlerini eleştirel bir gözle yorumluyorum. Bazı konularda ironik bir seviyede, tecahül ederek onların ilmi seviyelerini gözden geçiriyorum. “Yok efendim yok, biz bu eğitim ve öğrenci seviyesi ile çocuklarımızı ateizmin, nihilizmin pençesinden kurtaramayız. Bir sınıfa girdim, müderris efendi beni heyecana karşıladı. Çocuklar sordular. Efendim bu adam kim, o da saygı ile “aa çocuklar siz bu adamı tanımıyor musunuz öyle mi, bu meşhur Molla Said, birden çocuklar ayağı fırladılar. Renkleri bozuldu. Çocuklar size soru soracağım “la şerike leh “ ne demek? Efendim ben biliyorum dedi bir talebe, ne demek Efendim anlamı?“ Allah’ın ortağı, eşi, benzeri yok demek” bir delil verebilir misin, bazı ilimlerden coğrafya, kozmoğraya ve daha başkaları. Çocuklar sustular, herkes çözümsüz bir meselenin getirdiği hayret ile birbirlerine baktılar. Başlarındaki hoca; “Molla Said Hazretleri, bu sorulara cevap vermeleri mümkün değil“ dedi.

bediuzzamanVan da bulunduğu sürece Bediüzzaman laboratuara ve gözleme dayalı ilimleri okumuş, özellikle zooloji, botanik, nebatat ilmi, astronomi ve daha başkaları , onlardan Allah’a giden yolları kendi zihninde açmaya çalışmıştı. Bunları zihninde kuruyor ve düşünüyordu. Van Valisi Tahir Paşa ile talebenin bu halini zaman zaman münakaşa ediyor, buna bir çözüm getirmek gerektiğini sürekli gündemde tutuyordu. Pozitif ilimler ile dini ilimler ve özellikle akaidi meseleleri bunların ikisini birlikte sentezleyen bir eğitim tarzı peşindeydi. Dinin gerçeklerini ve inceliklerini bu asrın anlayışına uygun en yeni beyan tarzlarıyla isbat etmek gerekiyordu.

Van valisi Tahir Paşa her iki ilim dünyasından haberdardı, kendisine sürekli İstanbul’dan yayınlar geliyor, Molla Said ile okuyorlar, dünyanın ilme bakışı ile bizim mekteplerimizdeki bakışı birlikte yorumlamanın gerektiğine kafa yoruyorlardı. Müteaddit defalar birlikte ne yapmalıyız diye konuşuyorlar, yorum yapıyorlardı. Hatta ilmi münakaşalardan dolayı vali ile araları açılır, daha sonra valinin özür dilemesi üzerine davetiyle Van’a döner.

Bediüzzaman, Tanzimat nesli ve kendi çağdaşları gibi düşünmüyordu, Namık Kemal devlet ile kavga ediyor, değişimin siyasi olması ve farklı bir rejim ile yönetilmenin bütün sorunları çözeceğine inanıyordu. Namık Kemal 1888 de ölmüştü, ama fikirleri hala aydınlar arasında yaygın ve mücadelesini birçok insan benimsiyordu. Siyasi değişme cafcaflı, dikkat çeken bir konu idi, kolaydı, bir anda her şeyin değişeceğini vaat ediyordu. Ama ilmi gelişme, eğitim sisteminin değiştirilmesi, hocaların ve öğrencilerin ilme bakış açılarını değiştirmek emek isteyen zor bir işti. Çözülmesi gereken iç içe meseleler vardı, Bediüzzaman eğitim tarzının ve yorum tarzının değişmesini günlerce yıllardır düşünüyor, iç diyalogları kendisi ile ayrıca müderrislerle, hocalarla münakaşa ediyor, bu konuya bir çözüm için gayret ediyordu. Düşünce adamıydı, Vali Bey’in evinde kalıyor, onun kızlarını bile karıştırıyordu, dış âlemle alakadar değildi.

Skolâstik düşünceden ve tabiat ve kâinat yorumundan kurtulmak için Descartes klişe ile planlı şekilde münakaşa etmiş, batı düşüncesine gözlem ve yorumu getirmişti. Kendisi de medresedeki uygulamalardaki skolâstiği yıkmak istiyordu. Kendisinin skolâstik bir medrese hocası olmadığını her mahfelde öne sürüyordu. Ama medreseyi karşısında almak istemediğinden bahsi örneklerle vermek gerektiğine iniyordu. Yoksa Galile’nin başına gelen, Descartes’in kıl payı kurtulduğu kavganın içinde kaybolup gidebilirdi, ihtiyatlıydı. Yüzyıllardır akla ve gözleme kapalı bir düşünceyi birden bire aklın ve gözün huzurunda beş duyu laboratuarında yorumlamak müşkül bir sorundu.

Bediüzzaman iyi bir gözlemciydi, onun müşahedesi birkaç noktada toplanıyordu. İnsanları, âlimleri, müderrislerin karakterini ve dünyasını gözlüyor, sonuçlara varıyordu. İlimleri okuyor onların karakterini anlıyor, onlarla din arasındaki kapıları açmak için çabalıyordu. Medresedeki skolâstiği görüyor onu gidermeye gayret ediyordu.

Gözümde dikkate aldığım iki şey iki kurum vardı, oralardaki eğitim beni ilgilendiriyordu. Birisi medrese buna bağlı olarak camii, diğeri ise okullardı. Ondokuzuncu yüzyılda ülkemizde birçok yenilikçi, yeni fikirler üreten toplum mühendisleri vardı. Onların hedef aldıkları siyasi kurumlar ve yöneticileri idi, yeteneklerle uğraşıyorlar, sistemi yenilemek için uğraşıyorlardı. Beni ise bulunduğum yerde okulları ziyaret ediyorum, öğrencilerle, öğretmenleri ile konuşuyorum, bilgi seviyelerini, derslerini takib ediyorum. Yıllardan beri takip ettiğim doğu batı fikirlerini kaynak eserlerini, ilmen ilerlemiş batı ile kıyas ediyorum, vardığım sonuçlar bizim illa da zamanın ihtiyaçlarına göre dersler, hocalar ve eğitim sistemlerinin olması zorunluluğuydu. Hiçbir zaman siyasilerin yönetim yetersizliklerini söz konusu etmeye yeltenmedim, her şeyin başı öğrenilen ve öğretilen ve öğretenlerin durumu idi.

Bir başka gözlem alanı ise doğu ve güneydoğudaki aşiretlerin içinde bulunduğu durumlardı. Devamlı birbirleri ile geçinemeyen bu gurupları irşad ediyor ve onlara yön gösteriyordu. Eğitim tarzındaki yetersizlikleri görüyor, bunu kendi dünyasında çözümlemek için çareler düşünüyordu. Yenilikçi bir eğitim adamı olarak hayatını devam ettirirken birden onun bu eğitime takıntılı durumunu daha da harekete geçiren bir olay olur. Söylenilen söz Osmanlının yıkılışa doğru hızla gittiği bir dönemi yansıtıyordu. Osmanlı güçlü olsaydı düşmanları böyle bir sözü sarf edemezdi. İslam dünyası yeni bir dünyaya intibak edememiş olması Avrupalıların Osmanlıyı ve İslam dünyasını yıkmasını çabuklaştırıyordu, iştahları kabarıyordu. İngiliz sömürgeler bakanı İngilizlerin o günki durumlarından kaynaklanan ve güçlünün söyleyebileceği bir sözdü. “Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız ve Kuran’ı ortadan kaldırmalıyız veya Müslümanları ondan soğutmalıyız. “

İyi ki bu sözü duymuşum, bu söz benim dava ağacımın çekirdeği oldu diyebilirim. Hani insan bir çekirdekten nasıl inşa edilirse, bir ağaç nasıl bir tohumdan doğarsa benim doğumum bu sözden olmuştur. Beni ülkemin mücadele tarihinde iyi bir noktaya getirmiştir, yenileşme tarihini ayrıntılı olarak okumuştum, Ali Suavi, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi değişimcilerin hayatlarını ve mücadelelerini biliyordum. Onlarla benim farkım onlar Fransız ve İngiliz siyasilerinin evrenine girerek ülkelerine yenilik getireceklerine inanmalarıdır. Namık Kemal benden kırk yılı aşkın bir süre önce İstanbul’a gelmişti, Tercüme odasında batılı siyasi fikirlerle karşılaşmış Monteskiyo, Volter, Ruso gibi filozof siyasilerin evrenine girmişlerdi. Onların böyle bir yol seçmeleri hem kendilerine hem de onları örnek alan nesile bir yanlış örnek olmuştu. Yanlış bir yol açanların büyük sorumluluğu olur, bu siyasi mücadele sahipleri kendilerini görünürde büyük işler yapmış sanıyorlar ve büyük alkış alıyorlardı, ama sonuçta yaptıkları bir şey yoktu. Her biri ülkenin bir yerinde sürgünde emellerinin enkazları altında kalıp dünyadan göçtü gittiler.

Namık Kemal’in İstanbul’a geliş yılları ile benim aramda geçen kırk yılı aşkın sürede her gelen aydın fikir adamı, Avrupa’ya kaçan şahıslar siyasette başka yenilik getirecek araç görmediler. Namık Kemal ve Namık Kemal perestler bana sistemle kavga konusunda yeterli ders verdiler, ben sistemin esası olan bir eğitimin sistemi ve o sistemi yenileyecek değerler üzerinde düşündüm. Bu sözü duyunca da elimdeki malzeme birden en güçlü mücadele aracına dönüştü. Onlar sistemle kavga eden filozof ve siyasi adamları kendilerine önder seçtiler, onlar o yenilikçilerin bakış açılarını kendi ülkelerine tatbik etmek istediler. Ama onlar kendi ülkelerinde haklı olana gerekçelerle siyasi fikri teorik bahisler ürettiler, ama biz henüz onların mücadelelerinde oların ülkelerinin durumlarında değildik. Onlar intibak zorluğundan heba oldular. Sadece bir takım kavramlara dikkat çektiler.

Sömürgeler bakanının bu sözü benim Kuran’a yönelmemi doğurdu, “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevi bir güneş olduğunu ben dünyaya göstereceğim ve ispat edeceğim “ dedim.Bu söz benim hayatımı ve gayemi iyi hülasa etmiştir.Sömürgeler bakanı bu sözü söylerken meseleye derinliğine hakim görünüyor, Kur’an’ın temel meselelerini ve insanlar , toplumlar ve devletler üzerindeki tesirlerini bilmeyen, izlemeyen bir insan bu sözü söyleyemez. Kur’an insanlara ahiret inancı veriyordu, adalet hissi veriyordu, ibadet aşkı veriyordu, evrende insandan başka varlıkların, ruhanilerin olduğunu söylüyordu. Hz Muhammed’in dinin değerlerini yaymadaki temel esprileri ve onun yolundan giden büyük insanların hareket noktalarını, programlarını veriyordu. Bizim yenilikçilerimiz bizim düşmanımız olan bir devlet adamı kadar düşünememişler, toplumsal ve ferdi değişmenin kaynağını görememişler, yanlış yerlere bakmışlar, yanlış organize olmuşlar ve sonuçta başarısız olmuşlar.

Büyük değişimcilerin ilk önce kendileri değişmeleri gerekir, hz Peygamber kırk yaşına kadar toplumu organize etmek için bir bekleyiş içinde idi, büyük bir gözlemci idi. Medine ve Mekke halkı, din anlayışları, aile ilişkileri, Kabe ve oradaki putlara karşı davranışlar, kafalarında İbrahimi dinin esası olmasına rağmen yaratmak ile ilgili bütün eylemleri Kabe’deki 360 ı aşkın puta veriyorlardı, ama Allah’ı da biliyorlardı. Böyle irtibatsız ve sakat bir itikad dünyasında zevklerinden başka mabudları yoktu. Kabede en kötü eylemleri yapıyorlar ve hiç endişe duymuyorlar, putlarına sonsuz saygı duyuyorlardı. Peygamber ticaret nedeni ile civar ülkelere gidiyor, insanların nasıl dalalet içinde olduğunu görüyor, irkiliyordu. Kendisi bu cehennemi çevre içinde saflığını koruyor, putperest bir toplum içinde onlardan uzak olmayı katılmamayı her halükarda beceriyordu. Bu kırk yıllık süre içinde bir arayışın içinde meyve vermeye doğru gittiği de gerçekti, toprağa atılan bir tohum nasıl kendine ayrılan evrensel takvim süresini tamamladıktan sonra dışarı çıkıyordu. Peygamber bütün akli ve zihni melekeleri ile olayları değerlendiriyor değişmenin olması lazım geldiğine karar veriyor, ama nasıl olacağı konusunda bir planı olmuyordu. Bir demir nasıl ocakta biçimlenmeye uygun hale gelinceye kadar bekler tam o kıvamı yakalayınca şekillenir, bir şey olur. Peygamber beklemenin son ve en önemli halkasını Hira’da aylarca bir doğum mağarasında istedi, ta ki bir gün güneşin ışığı oraya yansıdı. Çünkü nasıl güneş ışıksız olmaz, aynen öyle de ulûhiyet de risaletsiz olmaz. Cebrail güneşe ışığını ilahi bir tasarımla monte etti ve Hz Muhammed, Hz Peygamber olarak evine döndü, ama ne olduğunun farkında değildi, olaylar gelişince ne olduğunu iyi anlamıştı. O mağarada Cebrail’in bir büyük ışık huzmesi ile ulûhiyettin ışığına ona getirdiği güne kadar.

Bediüzzaman cehalet ışığı ile kararmış olan ülkesini aydınlatmak için kendisi ışığı arıyordu. Tıpkı peygamberin uluhiyetin ve kainatın sırlarını aramak için mağaraya kapandığı gibi, o da Van’ın sokaklarında, kalesinde, medreselerinde kafasında bu eğitim meselesinin nasıl çözüleceğini düşünüyor bir hâkim ışık arıyordu. Bütün hayatı bu arayış ile şekillenecekti. Yoğunlaşmak bir meseleyi zihninin odağına yüklemek ve her gördüğü olay ile onun çözümü arasında bağlar kurmaktı. Sadece düşünen o değildi, özellikle bir Osmanlı valisi olmanın ötesinde bir entelektüel olan Vali Tahir bey ona fikirlerinde iştirak ediyor, onun kadar huzursuz oluyor bir de hayret ediyordu. Klasik medreseden yetişmiş bir Molla ‘nın medreseye dayanan ilimlerdeki bitmez tükenmez münakaşalar yerine yeni bir öğrenci öğretmen ilişkisine ve yeni bir metin araştırmasına ve ilimler ile din arasında bağlar kurmaya nereden kafayı takmıştı, onu dinliyor ve saygı duyuyor, çözmek için gayret gösteriyordu.

Ahmet Nebil Soyer / www.NurNet.Org

Sende yorum yazabilirsin