Bir Yanda Mahşer, Bir Yanda Dertler…

—Yiğit, düştüğü yerden kalkar.

Gece, bir uçurum gibi. Düşersin içine birden. Hiçbir şey anlamadan. Anladığını da anlatamazsın zaten. Düşersin işte. Bir derdin varsa, inlersin. Elini böğrüne kor, kanlı bir bıçak gibi saplarsın bir yanına. Akan kanın da sızısını duymazsın ya… Gecenin karanlığı kan olur, akar üstünden. Bıçak gittikçe saplanır içine, tâ derinine… Gece, karanlık ve bıçak… Kucak kucak derdi olanın ıztırabı, ondan da beter.

Elleri böğründe nice insan var. Elleri göğüslerine kapanmış, dar bir düşüncenin koridorunda yürürken, çıkacak bir kapı, bir yol ararlar.

Dizlerinin bağı da çözülmüştür. Yapacak bir şeyi de yoktur. Yürüyemez. Yıkılır kalır olduğu yere. Ağlamak istese, gözyaşları çare değil. Pınarlar kurumuştur. Eller titremekte, birbirine zor kenetlenmekte. Göğüs, işte öyle… Çarpıyor, ama ne için çarptığından habersiz. Bir dâvâsı olmadı mı, yüreği yüksek bir hakikat için çarpmadı mı insan, paranın pulun, onun bunun, hayatımızı kirleten ne varsa her türlü tehlikeli gelişmenin kirlerini üzerinde hisseder. Önce düşünceler kirleniyor, sonra insanlar. Ardından da dünyalar.

Nereye kaçmalı? Bu kirlenmeden kurtulmak için nereye sığınmalı?

Bir çadırda mı yaşamalı? Yoksa zindanda mı, yer altında bir mağarada mı? Yoksa… Siz söyleyin. Nerede yaşamalı insan?

Çıkarların, menfaatlerin, riyaların, alkışların, desinler, görsünler hastalığının kol gezdiği, Allah’ın istemediği her şeyin cirit attığı bir dünyada, ulvî bir ıstırapla inleyen bir kalp ne yapsın?

Yazmakla susmak arasında kalınca, sarkacın ucu nereye gitsin, nerede dursun?

Bu halde bir insan ne yapsın? Bir gün, iki gün değil, yıllar boyu sussa, hiçbir şey yazmasa, konuşmasa da, bu yürek buna ne kadar dayanır? Bir gün olur coşmaz mı? Çağlamaz mı?

Olanca hızıyla kirlenen ve ruhların kirlenip öldüğü bir dünyada, bedenlerin ölümü ne kıymet ifade eder ki? Üç kuruşluk basit çıkarların, menfaatlerin, faydasız hazların ve zevklerin uğruna ne canlar telef oluyor, ne idealler batıyor…

Elleri böğründe bir insan ne yapsın gecenin bir karanlığında? Kalbine bir bıçak sokuluyorsa, ıstırabın bıçağı saplanıyorsa iyiden iyiye, ne yapsın?

İnsanlığın bütün derdi, bazen bir insanın omzunda titrer.”

Öyle dermiş bir bilge. Taşınacak yük ne kadar ağır olursa olsun, onu yüklenen omuzlar da ona uygundur. Çünkü Allah taşıyamayacağı yükü, hiçbir kulun omzuna koymaz.

İnsan mukaddes bir hamaldır. Hamal ise yüküyle güzeldir. Bu yük, büyük. Yükü de taşıyandan mukaddes. Ya taşımalı, ya doğrulup kalkmalı, ya yazmalı, ya susmalı, ya konuşmalı… Ama asla yatmamalı, görevden kaçmamalı.

Tercihler çok. Birinden birini yapmalı. Birinden birini seçmeli. Gecenin karanlığı ebedî değil ya… Her derdin, her ıstırabın yine nefes alacağı bir delik vardır mutlaka. Anahtar deliği kadar da olsa. Işık, vefalı ışık, yetişir imdada. Nereden olursa olsun, karanlığın kendisi bile bir zaman ışık oluverir. Yanar, aydınlatır. Karanlıkta kalmak istemeyeni taşır bir nur, bir aydınlık, en berrak iklimlere.

Hiç kimsesi olmayan yalnızları da bir düşünelim. Bütün insanlık ailesini tek tek… Binleri, milyonları, yüz binleri… Hiçbiri bizden uzak yerlerde değildir onların. Her birinin kendine mahsus derdi vardır. Yarın mahşer arkadaşımız olacak bizim onlar. Her birinin bir hesabı var. Geçmişte yaşayanların, şu anda yaşayanların… Mahşer arkadaşlarımız olacak onlar. Bugünkü insanlar da, yarın yaşayacak olanlar da… Hepsi birlikte duracaklar divana, Allah’ın huzuruna. Birlikte hesap vereceğiz.

O zaman aralarından bir adım öne çıkacak olanlar, başkalarının dertleriyle dertlenenler, onların dertlerini yüreğinde hissedenler olacaklar. Bıçağın sıcaklığını, ıstırabın sesini yüreğinde duyanlar, kalbinde duyanlar, gözyaşını kanla, kanı gözyaşıyla yıkayanlar olacak.

Vakti yok artık. Ne insanın ne de kâinatın boş şeylerle oyalanmaya, vakti yok artık.

Bir yanda mahşer, bir yanda küçük dertler…

Öyle bir ayna koymalı ki önüne, dertler utanmalı dert olduğundan. Hesabın, o çetin günün yanında… Mahşerin yanında her şey küçülmeli. O kadar küçülmeli ki, görünmez olmalı, yok olmalı.

Hayatı iki eli böğründe yaşamaya mahkûm değildir insan. Doğrulmalı. Yattığı yerden doğrulmalı. Silkinip kalkmalı. Yeleleri altından parlayan bir küheylan, bizi bekliyor. Eşiniyor, sabırsızlanıyor. Miraç öncesi Burak gibi. Yakışır mı yatmak? Dört bir yanı saran ateşlere bîgâne kalmak yakışır mı? Yangınlar seyredilmez. Hele sende onu söndürecek su varsa, aşk varsa…

Haydi bre… Topuğunu geçmeyen suları tepele. Zincirlerini kır da gel. İçinin tutsaklığından kurtul da gel. Bekleniyorsun… Sensiz olmayacak, biliyorsun… Haydi bre… Tut paçasından, ser yere. Tuş et nefsini, kurtar kendini ve kendin gibi nicelerini.

Çamlıbel yaylalarında Köroğlu’nun atı gibi, dörtnala giderken bile çamur sıçratmayacaksın. Hiç kimseye, hatta kendine bile bir leke atmayacaksın. Kimseyi kırmayacak, hiç kimseye çamur sıçratmayacak ey kahraman! Nerdesin?

Nerdesin? Günün başlamak üzere. Senin için döner bu devran. Ey küheylan! Ey isimsiz kahraman… Sen nasılsan, öyle gel. Boşluğu dolduracak kadar güzelsin. Gel… Ardından geleceklerin de işareti ol, öyle gel. Kalksın iki eli böğründe yatanlar, gözyaşını kanla yıkayanlar, kanı gözyaşıyla yuyanlar… Kalksınlar. Binilecek küheylanlar geldi, bekliyor… Bu asrın, bu zamanın kahramanları buradalar. Belki de aramızdalar.

Geceden sonradır aydınlık. Karanlıktan sonradır ışık. Zahmetlerden sonradır rahmet. Zorluğa, darlığa düşenin ışığa ulaşması çok daha kolaydır. Zorun karnındadır, zorun içindedir rahmetin çekirdeği ve müjdesi. Bayrağı taşıyacak kahraman artık gelsin. Hepimizin gözdesi nerdesin? Onu beklemek müjdeler müjdesi. Hz. Peygamber’in (asm) müjdesi, her asır üstatlarının ve dahi son asır üstadının da müjdesi…

Gelsin bakayım yeleli bir küheylan. Kıskıvrak yakalasın bir yanından. Atsın şöyle üstüne kahramanını. Binmesini beklemeden tutsun, o atsın onu üstüne. Kahramanını seçer gibi. Tıpkı Medine-i Münevvere’ye teşrifinde Ebâ Eyyüb el-Ensarî’nin hanesini seçtiği gibi o mübarek devenin…

Evet, o küheylan da seçer kahramanını. Nerede olursa olsun, bulur. Çevik ve çalak bir rüzgâr gibi eser, kaldırır önündeki setleri. Işık, o gözü, o kalbi, o ruhu en karanlık bir gecede aydınlatır işte.

“Bak” der, yatma zamanı geçti. Kalk! Eli böğründe olanların devri geçti. Kalk, sahte kahramanlara meydanı terk etme. İnsansan kalk! Sahtelerin dünyasında hakikati haykırmak görevini yüklen. Yiğitsen kalk… Kahramansan kalk… İnanıyorsan kalk…

Yiğit düştüğü yerden kalkar…

Kalk da yattığın yerler de seninle beraber kalksın. Belki de içinde bulunduğun kâinat seninle beraber kalksın, uyansın. Bir kişinin ayağa kalkmasıyla başlar her şey. Kalk! Sen kalk. Kalkacak olan daha çok kahraman var. Hele bir kalk! Hele bir doğrul! Ellerini böğründen aşağı çek. Gözyaşlarını sil. Kirpiklerinin üstündeki o incileri elinin tersiyle sil. İstersen iç. Ama yeter ki, sen dâvânı bir hiç uğruna satma hiç…

Kibrin, riyanın, gösterişin ve kendi içine kapılıp gitmenin o basit ve fasit dairesinde dolanıp durma. Bırak! Allah’a teslim ol. Allah’ın bir kuluna neler yaptıracağını ibretle seyret. Seyret acizlerin ne kadar güçlü olduğunu. Seyret, bir karıncanın Firavun’un sarayını nasıl harap ettiğini. Bir sineğin Nemrut’u nasıl yere serdiğini…

Seyret fakirlerin zenginliğini. Seyret hiçbir şeyi olmayanların, her şeyin sahibi olacaklarının işaretlerini seyret. Sahteler çekilip giderken, günün ilk ışıklarıyla her şey rengini belli eder. Kahramanlar ise çoktan işlerini bitirip yine yerlerine yurtlarına dönmüşlerdir. Kimsenin görmeyeceği ve bilmeyeceği köşelerine çekilmişlerdir. Sen onu seç. Onlarla ol.

Atla küheylanın arkasına. Bin sırtına bakalım. Yolda sana açılan ne varsa topla güzellikleri bir bir. Yaralı kalplere deva ol. Gözü yaşlılara merhem ol, yeter. Yüzünü bile görmesinler isterse, tanımasınlar, adını da bilmesinler. Yeter ki kalk şöyle etrafına bak.

Silkin bakalım gafletin tozlarından. Üzerindeki o uzun yılların getirdiği ağır tembellik uykularından hele bir sıyrıl bakalım. Hele bir “Bismillah” de…

Bir zelzele gecesi gibi, bir bahar sabahı gibi, birden bir diriliş, bir uyanış, bir ışık içinde yansın. Bahar seninle başlasın. Kalpte iz bırakan günahlar, tövbelerle yıkansın. Uyanışlar ve dirilişler senle başlasın.

Hadi bakalım… Hadi aslanım…

Hele bir doğrul yattığın yerden. Bak, sen ayağa kalkınca, sen haydi “Bismillah” deyince, seninle beraber daha pek çok kimse ayağa kalkacak, pek çok evde ışıklar yanacak, pek çok kalplerde nurlar yanacak. Uyuyanlar uyanacak. Kendini kaybetmekle dünyayı da kaybediyorsun, hayatı da, sana bakan hayatları da…

Eh, bu kadarı da hakkın değil hani. Şimdi naz değil, niyaz faslındayız.

Kader her zaman üstündür. Kader konuşunca insan susar, konuşanı dinler. Kaderin her şeyi güzeldir. Allah var, keder yok. Allah var, dert yok…

Selim Gündüzalp

selimgunduzalp@hotmail.com

BİR KISSA:

Dertlerin Arkası

Hz. Mevlânâ bir gün eve gelir, oğlunu üzgün görür. Sebebini sorar. Oğlu: “Hiç…” der. Hz. Mevlânâ dışarı çıkar. Kapıda asılı bir kurt postu vardır, onu alır üstüne giyer. Ellerini havaya doğru açıp ulumaya başlar. Oğlu babasının bu haline bakıp güler.

Hz. Mevlânâ:

Evlâdım, gördün mü?” der. “Dünya dertleri de işte böyledir. Kurt, aslında korkutucu bir hayvandır. Ama sen o postun arkasında babanın olduğunu bildiğin için korkmadın ve güldün. İşte bütün dertlerin arkasında da Rabbinin olduğunu bil ve ona güven.

www.zaferbilimarastirma.com / 2011 – Eylül Sayısı

Sende yorum yazabilirsin