Bu Meslekteki Makam Geniştir

Ehl-i dünyanın, işlerinde olsun, hayatın tanziminde olsun, fazla bilgileri ve tecrübeleri var. Mesela bir müessesede biri müdürdür, diğeri veznedardır, öbürü de müstahdemdir. Statü oturmuş, herkesin o müessese içindeki konumu, pozisyonu ortaya çıkmış, aralarında bir çatışma olmuyor. Çünkü, yönetici, pazarlamacı ve muhasebeci gibi vazifedarlar ayrılmış, maaşları belli olmuş. Zâhiren münakaşa ve müzâhame yok.

Ama dine hizmet edenlerde öyle değil; herkes hizmet pazarında âmisinden evliyasına kadar pazarlamacı olabiliyor. Çünkü kimsenin makamı belli değil, ücret de taayyün etmemiş. Böylece hizmet pazarlamasında rekabet ortaya çıkıyor. Biri diğerine “Benim pazarıma girme” diye itiraz edince, ihtilâf oluyor. Aralarında parselasyon kavgası başlıyor. “Burası benim mıntıkamdır. Daha ilerisi senindir.” diyebiliyorlar.

Biraz bu mevzuu karikatürize ederek anlatalım.

Adam diyor: “Burası benim çöplüğüm.” Çöplükte pazar büyürse, çöplenme çoğalırsa, o çöplüğe artık hidayet güneşi doğar mı?

“Benim çöplüğüm, yakarım, yıkarım, sahama giremezsin!” Ne demek bu! Sanki hizmet parselasyonla olur, manâsında bir telakki oluyor.

Mesela hırlaşanlardan birisi çarşıya çıkıyor, patırtı gürültü kopuyor. Soru sorulabilir: “Ağabey neyi paylaşamıyorlar?” Cevap: “Bu çöplük benim değil mi? Bir çöplükte bir horoz olur. Başkası giremez, söz sahibi olamaz” diyebiliyor adam.

Halbuki hakikat noktasında dine hizmette müsaade almak diye bir şey yoktur, olmaması icap eder. Rekabeti, kıskançlığı, tarafgirliği, istiklaliyeti netice verecek bir hizmet anlayışı yoktur.

Üstad ne diyor: “Eğer makam bir olsaydı çok eller o makama talip olabilirdi. Mesleğimiz uhuvvettir. Şeyh ile mürid ilişkisi değil.” Tam yerinden okuyalım: Ne diyor:

Evet eğer mesleğimiz şeyhlik olsa idi, makam bir olurdu veyahut mahdut makamlar bulunurdu. O makama müteaddit istidatlar namzet olurdu. Gıbtakârane bir hodgâmlık olabilirdi. Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir. Gıbtakârane müzahameye medar olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur; hizmetini tekmil eder.” (Lem’alar, s. 165)

Şimdi bir şeyhi düşünün, 80 yaşına gelmiş, ha öldü ha ölecek, şimdi ne oluyor? Halifeler aralarında rekabet hissi yükseliyor. Bu dergah hazretten sonra kime kalacak? Vâris çok, fakat makam bir. Biri şeyhlik postuna oturacak, makamın saltanatını sürecek. Allah Allah, kutbiyet, gavsiyet derken post kavgası başladı. Açık bir rekabet ve sonra çatışma başlıyor. Herkes kabiliyetini, istidadını piyasaya sürüyor.

Biri diyor “Bu post benim hakkımdır. On senedir üç ayları tutuyorum.” Öteki, “O üç ay tutuyorsa, ben bir sene tutuyorum, postu ona kaptırmam.” Al sana rekabet. Diğeri diyor: “Gece kâimim, gündüz sâimim, daima evrad ile tesbih ile uğraşıyorum.” Öbürü, “Ben şöyle yaptım, böyle yapacağım” diyor, bir rekabettir devam ediyor. İşte bu rekabet ve kıskançlık yüzünden hizmetin, ubûdiyetin tadı tuzu kalmıyor. Kafalar kalpler bulanıyor. Bu hususta size bir hikâye:

Vefa Hazretlerinin ismi İstanbul’da Vefa semtine verilmiş. Onun dergâhında bir şeyhi varmış. Şeyh yaşlı, müridlerini topluyor, diyor ki: “Ben öldükten sonra, benim kavuğumu şu görünen rahlenin üzerine koyun. Kim kavuğumu başına geçirirse, bundan sonra bu dergahın mürşidi o olacak.”

Bir müddet geçiyor. Emr-i hak vaki oluyor. Ehl-i kemâl, velâyet ehli biri bu arada şeyhin kavuğunu direğe gizlice bağlıyor. Onun için şeyhin hizmetinde bulunanlardan hangisi elini atıyorsa, bir türlü kavuğu alamıyor. Hepsi “Bu devlet kuşu bana kondu” diyor, amma bir türlü kavuğu alamıyor.

Kavuk aylarca orada kalıyor. “Kim geldi denedi, kim denemedi?” araştırıyorlar; kala kala dergahın sucusu, “Saka kalmış” diyorlar. Saka geliyor, bakıyorlar. Değneğin ucuna kova takılacak sopası olan bir kişi. Herkes “Mürşidlik bunun işi değil” diyorlar ama, şeyhin vasiyetini de yerine getirmek için saka da kavuğu almayı deneyecek. Çağırıyorlar, geliyor, “Bismillah, Allahuekber” diyor. O kavuğu alıp başına geçiriyor.

Evet tarikatta makam var ki, makam demek çatışma demektir. Risale-i Nur’da ise makam yoktur. Buna mukabil Risale-i Nur’da uhuvvet ve kardeşlik vardır. Uhuvvetteki makam geniştir. Risale-i Nur’un mesleği uhuvvettir, kardeşlik mesleğidir. Bir Nur kardeşinin istidat ve anlayışı senden daha ileri ise, onu Cenâb-ı Allah’ın hizmete bahş ettiğini bil. “O kardeşim, aşkı ile, hamiyet ile, gayreti ile hizmeti omuzuna almış gidiyor. Değil mi ki o benim davama hizmet ediyor, onun ayağının kirini, ben kendime şerbet olarak kabul ediyorum” de. İşte o hâlet-i ruhiyeye çıkmak lazım. Allah bizi böyle kâmil yapsın. Âmin.

Hulusi Yahyagil

www.NurNet.org

Sende yorum yazabilirsin