Dimağda tahayyül mertebesi…

“Ziya-i kalbsiz olmaz nur-i fikir münevver.”1

Bu sırdan dolayıdır ki dimağ kalbe bağlı çalışır. Çünkü “kalp, bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada”2 yürür. Bir lâtife-i rabbaniye olan kalbin makes-i efkârı dimağdır. İnsanın hislerinin mazharı vicdan, fikirlerinin ma’kesi ise dimağdır. Her ikisi de lâtife-i Rabbaniye olan kalbin birer şubesi konumundadır. Kalbten dimağa ma’kes bulan efkâr dimağda mertebelerden geçer. Dimağdaki mertebeler ise şöyledir: Tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam, itikad. Bu mertebelerin her birisinde farklı bir hâlet oluşur ki, bunun en zirvesi ve makbûlü itikad dediğimiz son mertebedir. İşte buna ehl-i imân için salâbet-i îmâniye diyoruz.

Dimağda önce tahayyül vukû’ bulur. Safsata (hezeyan, uydurma, boş, temelsiz söz) burada başlar ve doğar. Bediüzzaman Hazretleri’nin “Dinsiz felsefe hakîkatsiz bir safsatadır.”3 dediği nokta tam da burası olmalıdır. Hayâl etmek, bir şeyi önce hazîne-i hayâlde canlandırmaktır. İnsan önce hayâl ederek düşünmeye başlar. Tahayyül, düşüncenin ilk aşaması ve mukaddimesidir. Zihin aşamasındaki birinci aşama, tahayyüldür. Zihin arzularını gerçekleştirmek için önce hayâl eder. Eğer hayâl hakîkate mavafık olmazsa bu hâletten ‘safsata’ hâsıl olur. Hayâl etmek bir hüküm değildir. Bu sebeple hayâlimizdekilerden me’sul değiliz.

İnsan öncelikli olarak hayâl eder. Sonra bu hayâllere suret vermeye başlar, yani tasavvur mertebesine geçer. Hayâlde efkârın hakîkati görülmez. Zihinden hayâller, perdeli ve suretler şeklinde gelir geçer. Bu hayâl ve düşünceler çeşitli suretleri giyer ve dokur. Bir fikir dimağa yansıdığında akıl onu hemen kabul etmez. Önce hayâlin elinde tutar. Bediüzzaman Hazretleri’nin “Size söylediğim sözler hayâlin elinde kalsın; mihenge vurunuz.”4 dediği nokta tam da bu noktadır. İşte bu hayâl mertebesinde safsata hâsıl olur. Çünkü “mantıkça, tahayyül hüküm değildir.”5 Ancak insan bu mertebede aldanabilir. Şeytanın önce kalbe attığı çirkin sözlerini kalbin reddetmesiyle birlikte hayâle yansıttığından hükümsüz bir tahayyülü hakîkat tevehhüm eder.6

Tahayyül mertebesinde şöyle bir hâl daha vukû’ bulur. ”Mânâlar kalpten çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayâle girerler; oradan suretleri giyerler. Hayâl ise, her vakit bir sebep tahtında, bir nevi suretleri nesç eder. Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır; hangi mânâ geçse, ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer mânâlar, münezzeh ve temiz iseler, suretler mülevves ve rezil ise, giymek yoktur; fakat, temas var. Vesveseli adam teması, telebbüsle iltibas eder. “Eyvah,” der. “Kalbim ne kadar bozulmuş.”7 diyerek evhama kapılır. “Bîçare vesveseli adam, bazen tahayyülü, taakkul ile iltibas eder. Yani, hayâle gelen bir şüpheyi, akla girmiş bir şüphe tevehhüm edip, itikadına halel gelmiş zanneder.”8 Halbuki, “hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür, tasdik-i aklîden ve iz’an-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler, cüz-i ihtiyârîyeyi pek dinlemiyorlar, teklif-i dinî altına çok giremiyorlar”.9 “Hem, tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasıl ki tasdik ve iz’an değiller; öyle de, şüphe ve tereddüt sayılmazlar.”10

Özellikle vesveseli adam “Bazı tahayyülî halâtı, taakkulî hâlât ile iltibas eder. Hayâle gelen şüpheyi, akla gelen bir şüphe tevehhüm edip, itikadına halel gelmiş zanneder. Bazan, tevehhüm ettiği şüpheyi, şek zanneder. Bazan, tasavvur ettiği şüpheyi, bir tasdik-i aklî zanneder. Bazan, bir emr-i küfrîde, tefekkürü, hilâf-ı imân zanneder… Halbuki; tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür; tasdik-i aklîden, iz’an-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, şüphe ve tereddüt değildirler. Lâkin tekerrür edip istikrar peyda etseler, bazan bir nev’î şüphe-i hakîkî onlarda tevellüd eder.”11

“Küfrü hayâl etmek küfür olmadığı gibi, dalâleti tasavvur etmek de dalâlet değildir. Zira tahayyül ve tasavvur, aklen tasdik, kalben iz’an etmekten farklıdırlar. Bu yüzden şüphe ve tereddüte düşmeye gerek yoktur. Kalbe uğrayıp geçen vesveselere aldırış edilmemelidir. Ayrıca bir delilden kaynaklanmayan ihtimaller de safsatanın ötesine geçemez. Bu bakımdan, araştırma safhasında, objektiflik adına yanlışlara düşmemek, yanlıştan hareketle yanlış muhakemede bulunmamak kaydıyla, bazı tahayyül ve tasavvurlar itikada zarar vermez. Ancak lüzumsuz yere yapılan tekrarlar, o tahayyülü müstakar hâle getirebilir, bu da bazı şüphelerin doğmasına sebep olabilir. Zira aklı tasdik eden kalbtir. Kalbte zayıflık olursa, safsatalar bile tasdik edilebilir.”12

İnşâallah konuya devam edelim…

Dipnotlar:

1- Sözler, 2013, s. 1148.
2- Sözler, 2013, s. 804.
3- Sözler, 2013, s. 217.
4- Eski Said Dönemi Eserleri, 2013, s. 230.
5- Sözler, 2013, s. 434.
6- Sözler, 2013, s. 434.
7- Sözler, 2013, s. 434.
8- Sözler, 2013, s. 439.
9- Sözler, 2013, s. 439.
10 -Sözler, 2013, s. 439.
11- Nurun İlk Kapısı, 2000, s.129.
12- Y. Alan- Dimağdaki İlim Mertebeleri.

Sende yorum yazabilirsin