Dünya Barışı Zekatla Sağlanır

İnsanlar ekonomik olarak eşit bir şekilde yaratılmamışlardır. Her toplumda zenginler de vardır, fakirler de. Aslında toplumun ahenkli işleyişi için bu farklılık bir bakıma da gerekmektedir. Çünkü sosyal bir varlık olarak yaratılan insanların birbirleriyle ilişki içinde olmaları, yardımlaşmaları ancak bu farklılıkla mümkündür. Diğer taraftan insanların bazısı zenginliği, kimisi de fakirliği ile sınanmaktadır. Öte yandan herkes helâl rızkını elde etmek için çalışmak zorundadır. Allah kiminin rızkını genişletir, kiminkini de daraltır. Ancak zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumu kapatmak için de zenginlerin fakirlere “zekât” vermesini farz kılmış, faizle onları sömürmelerini de yasaklamıştır. Bu formül ile hem yoksullar onurlu bir hayat seviyesine ulaşabilir, hem de iki tabaka arasındaki çatışma potansiyeli, sevgi, şefkat, saygı ve kardeşliğe dönüşür. Kur’ân’ın bu çözümü dünyadaki yoksulluğu ortadan kaldıracak kadar etkili bir yoldur.

Maddî buhranlara manevi buhranlar sebep olduğu gibi, manevi buhranlara da maddi buhranlar kuvvet verir. Ekonomik dengenin bozulup maddi farklılığın artması korkunç felâketlerin habercisidir. İnsanın manevi yönü olduğu gibi, bir de maddi yönü vardır. Bu iki yönünde ihmal edilmemesi gerekir. İnsanların manevi huzuru bir ölçüde maddi refahlarına bağlıdır. Zengin, fakir arasındaki mesafe açıldığı nispette, maddi sıkıntılar çoğaldığı ölçüde, toplum huzuru tehlikeye düşmüş demektir. Bunun içindir ki İslam, zenginleri fakirlerin yardımına çağırmakta, zekât ve sadaka köprülerinin atıldığı ve insanların sadece nefislerinin rahatını düşünmeye başladıkları ölçüde belâlar dalga dalga ve rahat etme niyetlerinin aksine zahmet tokatları gelmeye başlar.

Adalet,  sosyal barış için şarttır. Sosyal barış da sosyal dayanışma ve yardımlaşma ile sağlanır. “Muhakkak ki,Allah, adaleti, ihsanı ve akrabaya yardım etmeyi emrediyor; zinadan, fenalıklardan ve insanlara zulüm  yapmaktan nehyediyor. ”[1] Bu ayette bize, adalet, ihsan ve akrabaya yardım sosyal dayanışmayı gerçekleştiren müesseseler; zina, fenalık ve zulüm  ise sosyal dayanışmayı köstekleyen davranış ve tutumlar olarak gösterilmektedir. Bir başka ayette de ;  dayanışmanın, yardımlaşmanın kurulması  için; Allah’a ibadet etmek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak emredildikten sonra; ”Anaya , babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanımızdaki arkadaşa, yolcuya ve maliki bulunduğunuz kimselere iyilik ediniz. ” [2]buyrularak bir toplum da sosyal dayanışmanın nasıl gerçekleştirilebileceği ortaya konulmaktadır.

Bediüzzaman’a göre gerçek bir medeniyet, “istirahat-ı umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye”yi temin edecek bir fonksiyona sahip olmalıdır. Kur’an medeniyeti, insanlığa önerdiği ilkelerle genel huzur ve barışı temin edebilecek niteliktedir. Kur’an medeniyeti insanlara, doğruluğun egemen olduğu, kuvvetin doğruluğun yerine geçemediği, ahlaki değerlerin insan davranışlarını belirlediği, insanlar arasında sun’i ayrılıkların olmadığı, insanların ilişkilerini yardımlaşma üzerine bina ettikleri ve insan ilişkilerinde adaletin hakim olduğu bir hayat sunar.

Kur’an medeniyeti, hayatın temeline sevgiyi, yardımlaşmayı yerleştirmiştir. Hz. Peygamber (sav), akraba, komşu, yetim, kimsesiz, yaşlı ve sair muhtaçlara her an yardım edilmesi gerektiğini anlatmıştır.

Son dinin örnek ve eşsiz önderi Peygamberimiz, Hz. Muhammed (sav)’in en bariz özelliği rahmet peygamberi oluşudur. İnsanlara hiçbir zaman sevgisizlik göstermemiştir. Çocukları sevmiş, yaşlılara, hayvanlara merhamet göstermiş, susuzluktan ölmek üzere olan hayvana su verenin cenneti kazandığını, bir kediye haksızlık edenin de cehennemsi bir hayata gittiğini ashabına haber vermiştir. “Yaratılanı yaratandan ötürü seven” O yüce insan, kız çocuklarını diri diri kumlara gömecek kadar gaddar bir güruhtan her şeyini din kardeşine feda edebilen bir sevgi toplumu meydana getirmiştir.

 

Allah için yaşanan sevgide sadakat, merhamet, yardımlaşma ve bağışlama vardır. Allah için yaşanan sevgi süresiz ve sonsuzdur. Bu sevgi önce dünyada ve ardından ahirette devam etmeye kilitlenmiş bir sevgidir

Davranışlarını sevgi, dayanışma, yardımlaşma, hayırseverlik esasları çerçevesinde şekillendiren Müslümanlar, tarih boyunca yardımı esas alan yapıları ortaya çıkarmışlardır. Vakıflar, imarethaneler, sadaka taşları, şifahaneler, yetimhaneler, okullar, kuş barınakları hep böyle bir anlayışın sonucudur. İslam toplumlarında adeta bir yardımlaşma mimarisi vücuda gelmiştir. Bugünün toplum yapısında, yalnızlık içinde sorunlarıyla baş başa kalan insana Kur’an’ın bu ilkesi yetişmektedir.

Kur’an sosyal hayatın huzurlu bir şekilde devamı için, sosyal tabakalar arasındaki mesafeyi kontrol altında tutan mekanizmalar önermiştir. Bunlar zenginlerin mal ve kazançlarının bir kısmını fakirlere vermesi (zekat) ve riske girmeden para ile para kazanılmasının sınırlandırılmasıdır (faiz). Kur’an’ın bu emirlerine uyulduğu dönemlerde, topluluklar huzur içinde yaşamışlardır. Bugün dünyada sermayenin adaletsiz dağılımı, Kur’an’ın sosyal hayatla ilgili mekanizmalarına ne kadar ihtiyaç olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Kur’an medeniyeti, sosyal hayata dair getirdiği ilkeleriyle, insanlar arasında “merhamet, hürmet, emniyet, haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek, serseriliği bırakıp itaat etmek” gibi esasları hakim kılarak siyasi ve sosyal karışıklıklara imkân sağlayacak zemini yok etmiştir.

Nasıl ki hayatın hayatı imandır, sosyal hayatın ruhu da zekâttır. Çünkü o, insanların davranışlarını maddi ve manevi sahada disipline eden mukaddes bir emr-i İlâhîdir. Bu bakımdan beşer, bugün karşılaştığı birçok ekonomik meselelerin, krizlerin altından kalkmak istiyorsa, sosyal hayatta zekât kurumunun revacına gayret etmelidir. Çünkü zekât, toplumun sosyal ve ekonomik problemlerini çözüm getirecek, rahatsızlıklara sünger çekebilecek bir şifa özelliğine sahiptir.

İslam’da, dinî vecibeler içinde namazdan sonra en büyük önem ve kıymet zekâta verilmiştir. Gerçekten de namaz, dinî hayatın direği, İslamî hayatın teminatıdır. Zekât ise, sosyal hayatın dayanak noktasıdır. Namaz kılınmayan bir toplumda dinî yaşayış zayıflayıp sönmeye yüz tutacağı gibi, zekât emrinin tatbik edilmediği bir toplumda da sosyal huzur, birlik ve beraberlik kalmaz. Fakir ve zengin sınıflar arasında dayanışma ve yardımlaşma ortadan kalkar, sevgi ve saygı duyguları yok olur. Günümüz toplumlarının hâli buna açık bir delildir. Namaz ve zekât, biri kişinin iç dünyasını, diğeri de dış dünyasını düzenleyici iki ana direktir. Zekât, zenginlerin fakirlere yaptıkları basit bir yardım değildir. Zekât fakirin, zenginin malında olan bir hakkıdır. Allah, bu hakkı imtihan için zenginlerin malının içine koymuştur. Zekât, zengine emanet olarak bırakılmış fakire ait bir hediyedir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu husus şu şekilde belirtilmiştir: “Müminlerin mallarında dilencinin ve dilenmeyen fakirin bir hakkı vardır.”[3] Fakiri bulmak ve ona hakkını vermek görevi zengine aittir. Fakir, kapı kapı dolaşıp da zengin arayacak değildir. Zekâtı ödenmemiş bir mal, içinde “emanet” bulunduğu ve o an da “hıyanet” üzere bulunulduğu için temiz ve helâl olmaktan çıkar. Aslında zahiren “helâl” yolla kazanılmış olsa bile, emanet yerine ulaştırılmadığı için bu zenginlik gayri meşru bir varlık hâlini alır. Zekâtı ödendiğinde mal da temizlenmiş olur. Bu yüzden Efendiler Efendisi, “Malınızı zekâtla temizleyin.” buyurarak tüm Müslümanlara ilân etmişlerdir.

Bediüzzaman da, toplumsal ve küresel huzurun temini ve bencillik, acımasızlık, tembellik, gaddarlık gibi, insani ve toplumsal hastalıkların tedavisi için kurumsallaşmış bir zekât müesseseni emreden ve faizi yasaklayan ayetlere sık sık atıfta bulunmuştur.

Bediüzzaman, toplumdaki kavgaların ve fesadın asıl kaynağı olarak aşağıdaki iki kelimeyi ifade ediyor.

Birinci kelime: “Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne.”

İkinci kelime: “İstirahatım için zahmet çek, sen çalış ben yiyeyim.”

Birinci kelime ben merkezciliği, ikinci kelime de çıkarcılığı sembolize eden düşünce ve davranış kalıplarıdır.

Bediüzzaman, birinci kelimeye karşı zekât kurumunu vurgulayarak zenginin fakiri düşünmesini önemsiyor. İkinci kelimeye karşı da üretmeden para kazanmayı sağlayan paranın satılmasını, yani faizi onaylamayarak reçetesini sunuyor.

Bu sözlerin ilkinde, çiğ bir bencillik ifade ediliyor ve açların (fakirlerin) çok sayıda bulunduğu bir yerde tokların (zenginlerin) rahat edemeyeceklerini vurguluyor. Gerçek şu ki; ülke bazında ve dünya genelinde zenginler ve fakirler gittikçe sertleşen, her gün daha tehlikeli hale gelen bir mücadele içindeler. Bu mücadele, bazen G-20 ülkelerini temsil eden devlet adamları arasında toplantı ve müzakereler olarak, bazen savaş alanlarında silahlı çatışma şeklinde, bazen ise kentte köyde terör olayları mahiyetinde cereyan ediyor. Bediüzzaman’ın dikkatlerimize sunduğu ikinci sözde ise insanlar arasındaki ihtilafın diğer bir kaynağı olarak, zenginlerin bencillikte daha da ileri giderek başkalarının emeğini sömürdüğü ve böylece servetlerini kazandıkları meselesine dikkat çekiliyor. Nitekim, küresel krizlerin aktörleri olan kişi ve onların yönettiği kuruluşlar, yaptıkları her riskli işlemi, bünyelerinde tutmayarak kendilerine kâr sağlayacak şekilde başka şirketlere sattılar. Yani, diğerleri batmış, çıkmış, çalışanları işsiz kalmış, devlet vergiden mahrum kalmış filan hiç umursamadılar. Öte yandan, 2008 finansal krizinde mortgage kağıtlarını ve diğer yüksek getirili enstrümanları çıkaranlar ve ikinci, üçüncü elden satın alanlar, “biz tatlı kârlar ederken, nihai borçlular bu yükü nasıl kaldıracak?” diye bir an olsun düşünmediler ve oturdukları yerden başkalarının alın terini ceplerine indirmekte beis görmediler. Şirketleri batarken çapkınlık peşinde koşanlar, sonra hiç utanmadan devlet kapısını çalarak, vergi mükelleflerine ait paraların şirketlerine ve dolayısıyla da kendilerine aktarılmasını istediler ve bunu da büyük ölçüde sağladılar. Elektronik ortamda bir-iki dakikalık bir işlemle milyarları kazananlar; “benim kârım acaba kimin zararı?” diye bir endişe, üzüntü duymadı. Çünkü kazananın her halükarda akıllı, kaybedenin ise enayi sayıldığı bir düzende yaşıyorlar.

Bediüzzaman’a göre insanlık ,  barış ve kurtuluşu isterse, yardımlaşma ve dayanışma formülü olarak, faizi kaldırıp zekâtı hayatlandırmalıdır. Bediüzzaman’a göre, toplumun hayatını koruyan düzenin en büyük şartı, sosyal tabakalar arasında uçurum veya gedik oluşmamasıdır. Havas tabakasının avamdan, zenginlerin fakirlerden “hatt-ı ittisal”i kesecek kadar uzaklaşmamaları gerekir. Tabakalar arasında bağlantıyı temin edecek olan ise, faizin kaldırılması, zekât ve yardımlaşmanın tesisidir. Kur’ân’ın zekât verme ve faizi kaldırma emrine uyulmadığından, tabakalar arası münasebetler gittikçe gerginleşir; birbirlerine ulaşma yolu ve imkânı kalmaz. Bu nedenle, aşağı tabakadan yukarı tabakaya hürmet, itaat, bağlılık yerine isyan, kin ve haset; yukarıdan aşağıya ise merhamet, ihsan, lütuf yerine zulüm ve tahakküm tavrı gelişir. Üst tabakanın imkânları, tevazu ve merhamet vesilesi olmak yerine kibir ve gurur konusu olur. Alt tabakanın acizliği ve fakirliği, ihsan ve merhamet edilmesini icab ettirirken, esaret ve sefalete düşürülmelerini netice verir. Bütün ihtilâllerin, isyanların, savaşların, terörün ardında yatan bu tabloyu düzeltecek olan, zekât emrine uyulması ve faizin kaldırılmasıdır.[4]

Zekât bir iman disiplini, bir ibadet şuuru olmakla birlikte, dünyanın rahatı, huzuru, saadeti ve refahı da bu ibadetin hayata girmesiyle mümkündür. Bu sosyal gerçeğe Bediüzzaman’ın rehberliğinde bakacak olursak önümüze çok canlı bir tablo çıkacaktır Öncelikle ve özellikle dünya barışının tek çıkar yolu, zekât kurumunun hayata geçmesi ve uygulama alanına girmesi ve insanların onun gizemli güzelliğiyle tanışmasıdır. Bediüzzaman Said Nursî’nin dikkat çektiği gibi, “Vücub-u zekât ve hurmet-i ribâ, karz-ı hasen şerâit-i sulhiyedir.”[5] Yani, dünya barışının gerçekleşmesinin şartı, zekâtın verilmesi, faizin kaldırılması, karz-ı hasenin hayata geçmesidir. “Beşer salâh (barış, kurtuluş ve huzur) isterse, hayatını severse, zekâtını vaz etmeli, ribâyı kaldırmalı.”[6] Zaten bütün kavganın, kargaşanın, anarşinin, her türlü terörün ve krizin temeli, faiz belasının yaşaması ve zekâtın terk edilmiş olmasıdır. Bugün dünyayı bir cendere içinde sıkan terör belasını telafi edecek tek çare ve bu bulaşıcı hastalığı tedavi edecek tek reçete, faizin yok edilmesi, zekatın yaşatılmasıdır. Dünya devletleri, kuruluş ve kurumları Kur’ân’ın sunduğu bu iki ilacı kullanmamakta ısrar ederse, onulmaz sancılar içinde kıvranacak ve başı beladan kurtulamayacaktır. Savaş naralarıyla hem güçlüler, hem de güçsüzler korku ve endişe içinde hayatlarını zehire çevirecektir. Büyük sermayenin belli ellerde ve bankalarda toplanması varlık sahiplerini zulümden, yoksulları da isyandan kurtaramayacaktır. Bunun yerine merhametin, şefkatin, yardımlaşmanın, kardeşliğin ve kucaklaşmanın öne çıkmasıyla, hem dar gelirli bireyler ve milletler rahat edecek, hem de servet sahibi devletler ve kişiler güven ve huzur içinde yaşayacaktır.[7]

Zekâtta çifte amaç gerçekleşir. Kişi bir yandan manevi arınma sürecine girerken, öte yandan servette paradoksal olarak belli bir artış sağlar. Bunun iktisadi bakımdan izahı, zekât alan kişilerin belli bir satın alma gücüne sahip olmakla piyasayı hareketlendirmesi, belli bir zümreden onlara aktarılan paranın ekonomik piyasaya girip talebi ve dolayısıyla üretimi artırmasıdır. Üretim olunca istihdam da olur. Sosyal adalet yanında sosyal bir sorun olan işsizlik ve istihdam gibi sorunlara dolaylı yoldan çözüm bulunmuş olur.

Zekât, sadaka veya genel anlamda “infak,” refah ve servet artışı olarak geri döner. Çünkü belli kesimlerin satın alma gücüne sahip olması işsizlik ve istihdam gibi sorunlara çözüm olduğu gibi, mal ve hizmet üretiminde artışı sağlar. Toplumda işsizlik ve istihdam gibi temel sorunlara çözüm bulunduğu zaman sosyal sorunlar da kendiliğinden çözülmüş olur; meselâ suç oranları düşer, boşanmalar azalır, fuhuş geriler. Refah seviyesinin düşmesi ve gelir adaletinin olmaması sosyal patlamanın başta gelen sebebidir.

Bunun 1929’daki büyük ekonomik bunalımda bulunan formülü, Keynes’in Amerika’da işsizlere kuyu kazdırılmasını ve buna karşılık devletin onlara para verip satın alma güçlerini yükseltmesi olarak uygulanmış, böylelikle iktisadi durgunluk aşılmıştır.

İslamiyet muhtaç insanlara kuyu kazdırtıp sonra doldurtmak gibi bir işi abesle iştigal saydığından, çok daha insani ve sürekli bir kaynak transferi olarak zekâtı öngörmüştür. Peygamber Efendimiz (sav), zekâtı “zenginlerden alınıp yoksullara aktarılan” sürekli bir kaynak olarak tarif etmiştir.

İslamiyet zekât yolu ile insanlar arasında sefaletin önlenmesini, fertlerdeki insanlık duygularının daima canlı kalmasını temin eder. Sosyal adalet kavramının en iyi tatbikat sahalarından biri olan zekât vasıtasıyla insanlar bencillikten, hasislikten nefislerini kurtarabilirler. Kısaca söylemek gerekirse, zekât insan toplumlarının ahenkli, mesut yaşaması için Allah tarafından teklif edilmiş bir vecibedir.

Tarih boyunca toplumlarda sosyal dengenin, barışın ve huzurun tek garantisi, adaletli gelir dağılımıdır. Bir toplumda para küçük bir azınlığın elinde dönüp duruyorsa, orada her türlü huzursuzluğun doğması için yeterli zemin oluşmuş demektir. İslam’ın temel esaslarından biri olan zekât, toplumsal dayanışmanın en güzel örneklerinden biri olarak karşımızda durmakta ve dünyamızı yaşanmaz hale getiren en önemli sorun olan adaletsiz gelir dağılımının yegâne çözüm yolu olarak günden güne belirginleşmektir.

Materyalist Batı medeniyetinin yaygınlaştırdığı hayat tarzından doğan bunalımları, krizleri aşmak için, israf ve tüketim çılgınlığına karşı iktisat ve kanaat, sefahat ve tembelliğe karşı iffet ve çalışma, emek, hizmet prensiplerini hakim kılmak; büyük sosyal huzursuzluklara ve krizlere yol açan gelir dengesizliklerinin izalesi için de, Kur’ân’daki zekât emriyle faiz yasağını dünya ölçeğinde uygulamak gerektiği gerçeğini fertler ve toplumlar artık anlamalıdır.

Zekat İslam’ın köprüsüdür. İnsanlık bu köprüden geçmelidir. Böylece, yoksulluk, açlık sefaletinin, savaşların yaşandığı dünyamızda Zekât’ın evrensel boyutta uygulanmasıyla; açlık ve yoksulluk meselesi çözülür, savaşlar sona erer, farklı toplum  kesimleri arasındaki nefret, kin, zulüm gibi olumsuz duygular ortadan kalkar, bunun yerine karşılıklı anlayış, şefkat, saygı gelir ve neticede toplum rahat ve huzura kavuşur. Dünyada küresel barış isteniyorsa, küresel zekat uygulaması elzemdir. Söylediklerimizin uygulaması hayal değil. Beşeriyet için, başka çare yok. Çünkü, hakiki insaniyet İslamiyet’tir. Dünya barışı için, insanlık zekat köprüsünden geçmemekte ısrar ederse, fakirlik, açlık, sefalet ve savaşlar devam edecek. İnsanlık, onulmaz sancılar içinde kıvranacak ve başı beladan kurtulamayacaktır. Savaş naralarıyla hem güçlüler, hem de güçsüzler, hem zenginler, hem de fakirler korku ve endişe içinde hayatlarını yaşamak zorunda kalacaklardır.

Mehmet Abidin Kartal

www.NurNet.org

[1] -Nahl suresi, 90. ayet

[2] -Nisa suresi , 36. ayet

[3] -Zâriyat Suresi: 19.ayet

[4] – Nursi, Bediüzzaman Said, Risale-i Nur Külliyatı, Cilt 2, Nesil Yayınları, İstanbul 1996,  İşârâtü’l-İ’câz , s. 1173

[5] – Nursi, Bediüzzaman Said, Risale-i Nur Külliyatı, Cilt 2, Rumuz, s. 2343

[6] – Nursi, Bediüzzaman Said, Risale-i Nur Külliyatı, Cilt 1, Sözler, Nesil yayınları, İstanbul 1996,  Lemeat, s. 324

[7] -Paksu, Mehmet. Dünya Barışı İçin Zekat, Zafer Dergisi, Aralık 2002, Sayı. 312

Sende yorum yazabilirsin