Fetva Emini Ali Rıza Efendi Kimdir? (1861-1943)

Osmanlı ulemasının önde gelen isimlerindendir. Medrese eğitimini en üst seviyeye kadar tamamlandıktan sonra birçok görevde bulunmuş ve İstanbul’da Fetva Eminliği de dahil, çok önemli mevkilerde hizmet vermiştir. Tarihimizin üç önemli devrini yaşamıştır. İlimdeki dirayeti, araştırma ve incelemeye önem vermesi, meselelere olan vukufiyetinden dolayı şeyhülislamlar gibi alaka ve ilgi görmüştür.

Fetva Emini Ali Riza EfendiRisale-i Nur’u okuyup inceleme imkanı bulduktan sonra, her fırsatta takdirlerini dile getirmiştir. Yapılan haksız itirazlara karşı çıkmış ve Risalede ortaya konan meselelere tam destek vermiştir. Eline geçen risaleleri dikkatle incelemiş, İşaratü’l-İ’caz için;“Bu İşârâtü’l-İ’câz, bin tefsir kuvvetinde ve kıymetindedir” şeklinde övgüde bulunmuştur.

Ali Rıza Efendi, 1861 yılında Muğla’da doğdu. Eğitimine medresede başladı. Muğla’nın Kurşunlu Camisi medresesinde müderrislik yapan Hacı Muhammed Zeki Efendi’den ders aldı. Eğitimini tamamladıktan sonra 24 yaşında mezun olup icazet aldı. 

Medreseden mezun olan Ali Rıza Efendi, Muğla’dan ayrılarak İstanbul’a geldi. Yüksek öğrenim düzeyinde eğitim veren İstanbul Fatih Camii medresesine devam etti ve buradan da mezun oldu. Burada müderris Mehmet Neş’et Efendiden ders aldı. Mezuniyetini de bu hocanın elinden aldı.

Ali Rıza Efendi, Fetvahane İlamat Odası’da memurluğa başladı. Bu kurumun görevi, kadılar tarafından verilen kararları temyiz yoluyla incelemekti. Aynı yıl ilmi rütbesi de yükseltilerek medresede hocalık yapmaya başladı ve ders okuttu. Bir süre sonra medresedeki ilmi derecesi yükselince, daha üst seviyede ders vermeye ve müderrislik yapmaya devam etti.

1915 yılında Ali Rıza Efendi, Darü’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi Hanefi Fıkhı Müderrisliğine tayin edildi. Darü’l-Hilafeti’l-Aliyye tabiri İstanbul için kullanılan tabirlerdendir. Osmanlı devrinde İstanbul yerine; İslâmbol, Dersaadet, Deraliye tabirleri kullanıldığı gibi Darü’l-Hilafeti’l-Aliyye tabiri de kullanılmıştır. Darü’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi tabiri ise İstanbul’un hilafetin merkezi olması hasebiyle, buradaki medreseleri diğerlerinden ayırt etmek maksadıyla kullanılan bir tabirdir.

Ali Rıza Efendi, yaklaşık bir yıl sonra en üst düzeyde eğitim veren Sahn Medresesinde görev yapmaya başladı. Müderrisliğine devam etti. Eylül 1917 tarihinde Süleymaniye Medresesi Medresetü’l-Mütehassinin kısmında ders vermeye başladı. Burada, alanında uzman olarak görev yapacak kimseler yetiştirilmekteydi. Ayrıca, kadı yetiştirmek amacıyla açılan ve bu maksatla eğitim veren Medretü’l-Kudat’ta da görev yapıp ders verdi.

Ali Rıza Efendi, 18 Ağustos 1916 yılında Fetva Emini oldu. Risale-i Nur’da bu görevinden dolayı, kendisinden eski Fetva Emini Ali Rıza Efendi olarak söz edilmektedir.

Fetva Eminliği, Kanuni Sultan Süleyman zamanında ihdas edilmiştir. Şeyhülislama bağlı olan bu kurumun şer’i konularla ilgili meseleleri çözümlemek, fetvalar hazırlamak, dilekçe yolu ile sorulan soruları cevaplamak, şer’i mahkemeler tarafından verilen kararları incelemek, görevleri arasında yer almaktaydı. Bu kurumun başındaki kişi Fetva Emini idi. Bu makama, en yüksek ilim sahibi olan ve memuriyetleri itibariyle unvanları uygun olanlar arasından seçilirdi. Fetva Eminleri arasından şeyhülislam olanlar da olmuştur.

Ali Rıza Efendi, Bediüzzaman Hazretlerinin üyeleri arasında yer aldığı Darü’l-Hikmet-i İslamiye’de başvekillik görevinde bulundu. Bu göreve de 10 Ağustos 1918 tarihinde tayin edildi. Bu görevi başkan tayin edilinceye kadar sürdürdü. Osmanlının son zamanlarında kurulan ve bir İslam Akademisi mahiyetinde olan Darü’l-Hikmet-i İslamiye; İslam aleminde ortaya çıkan bir takım yeni dini meselelere ışık tutmak, özellikle de İslam’a yönelen hücum ve saldırılara karşı yayın yoluyla cevap vermek ve mukabelede bulunmak maksadıyla kuruldu.

Ali Rıza Efendinin atandığı önemli görev ve makamlardan bir tanesi de Huzur Dersleri Mukarrirliği’dir. Bu göreve de Aralık 1918 yılında getirildi ve üç sene de bu görevi sürdürdü.

Mukarrirler Ramazan aylarında padişahın huzurunda ders veren hocalardır. Bu göreve, medreselerde hocalık yapan müderrisler içinden çok değerli olanlar seçilirdi. Bu kişiler bir çeşit konferans verir, bu konferansı ve dersleri dinleyenler başta padişah olmak üzere şehzade ve bazı saray görevlileri bulunurdu. Bu dersler Ramazanın ilk gününden itibaren başlardı.

Muhtelif görevlerde bulunan Ali Rıza Efendi, çok önemli görevlere atandığı gibi üçüncü rütbeden Mecidi Nişanı ile de ödüllendirilmiş, ayrıca kendisine Anadolu Kazaskerliği makamı ve ünvanı da verilmiştir.

Ömrünü ilmi çalışmalara adayan Ali Rıza Efendi, Risale-i Nur’un yayınlanması ve bazı Risalelerin eline geçmesinden sonra bunları inceleyerek görüşlerini açıkladı. Kendisi, son dönem Osmanlı ulemasının önde gelen isimlerinden biri ve çok müdakkik olması, şeyhülislamlar gibi alaka görmesi, fikirlerinin daha da dikkatle izlenmesine sebep olmaktaydı. Birinci Şua, İşarat-ı Kur’aniyye ve Ayetü’l-Kübrâ Risalelerini inceledikten sonra;

Bediüzzaman, şu zamanda, din-i İslâm’a en büyük hizmet eylediğini ve eserlerinin tam doğru olduğunu ve böyle bir zamanda, mahrumiyet içinde, feragat-ı nefs edip, yani dünyayı terk edip böyle bir eser meydana getirmek hiç kimseye müyesser olmadığını ve her suretle şâyân-ı tebrik olduğunu ve Risale-i Nur, müceddid-i din olduğunu” Hafız Emin’e beyan etti ve “Cenab-ı Hak, onu muvaffak-un-bilhayr eylesin!”  şeklinde duada bulundu. Ayrıca, Bediüzzaman’ın sakal bırakmamasından dolayı bazı kimseler tarafından yapılan itirazlara ve eleştirilere karşılık olarak da,Mevlâna Celâleddin-i Rumî’nin pederleri olan Sultanü’l-Ulema’nın bir kıssasıyla onu müdafaa edip, demiş: “Bu misilli, Bediüzzaman’ın dahi elbette bir içtihadı vardır. İtiraz edenler haksızdır*” demek suretiyle kendisini savunmuştur. Hoca Mustafa aracılığıyla da şunların iletilmesini talep etmiştir:

Bediüzzaman’a kemal-i hürmetle selâm ederim. Telifatınızın ikmaline hırz-ı can (yani, ruha nüsha olacak kadar kıymettar) ile dua etmekteyim. Bazı ulemâüssû’un tenkidine uğradığına müteessir olma. Zira ‘Yemişli ağaç taşlanır.’ kaziyesi meşhurdur. Mücahedatınıza devam buyurun. Cenab-ı Hak ve Feyyâz-ı Mutlak âcilen murad ve matlubunuza muvaffakü’n bilhayr eylesin.”

Ali Rıza Efendi, Risale-i Nur’un neşriyatını takip ederek yakından ilgi gösterdi. Mucizat-ı Ahmediye risalesini okuduktan sonra da; “Bu tarz-ı ifade ve ispat ve beyanı hiçbir kitapta bulmamışız. Bu şerait içinde böyle eserler hiç kimseye müyesser olmamış”demek suretiyle takdirlerini bildirdi. Bir çok kez kendisini ziyarete giden ve yakın çevresinde bulunanlara, “Bu İşârâtü’l-İ’câz, bin tefsir kuvvetinde ve kıymetindedir” demek suretiyle yemin etmekteydi.”

Bediüzzaman Hazretleri Denizli hapsinden evvel, Risale-i Nur’a birkaç cihetten hücumu hissettiğini söylemesinden kısa bir süre sonra, İstanbul’da ihtiyar bir hoca bir risalenin bir meselesine itiraz etti. Bu itiraza karşılık Ali Rıza Efendi; o itiraza karşı çıkıp reddettiği gibi, Risale-i Nur’un ortaya koyduğu hakikatlere tam destek verdi.

Cumhuriyet döneminde de haytını sürdüren Ali Rıza Efendi, 1927 yılında emekli oldu. Bir ara tutuklanıp mahkum edildikten sonra ömrünün son zamanlarını Üsküdar’da geçirdi. 31 Mart 1943 tarihinde vefat etti.Allah kendisine rahmet etsin.

 **********

*Sakal Meselesine Fetva Emini Ali Rıza Efendinin Cevabı Nedir?

Soru: 

Üstat hazretlerinin sakal bırakmaması konusunda eski fetva emini Ali Rıza Efendiden naklettiği “bazılarının sakal bırakmamaklığına itirazları münasebetiyle, Mevlâna Celâleddin-i Rumî’nin pederleri olan Sultanü’l-Ulema’nın bir kıssasıyla onu müdafaa edip, demiş: “Bu misilli, Bediüzzaman’ın dahi elbette bir içtihadı vardır. İtiraz edenler haksızdır” cümlesinde bahsedilen kıssanın hangi kıssa olduğunu cevaplarsanız sevinirim.

Cevap:

Sultan Veled adına yazılan ama acaba “Sultanu’l-Evliya Muhammed Veled”e mi ait olduğu, yoksa torunu “Sultan Veled”e mi ait olduğu kesin olarak bilinmeyen “Maarif” isimli esere baktığımız zaman bunun ipuçlarını görmek mümkün. 

Bunları ele alacak olursak: 

1. Anlatılan bir meseleyi herkes kendi fikri ve ilmi seviyesinde anlar. Bir öğretmen 5, 15, 25, 45 ve 65 yaşlarında beş kişiye aynı meseleyi anlatacak olsa farklı şekilde ve anlayacakları tarzda anlatır. Anlamayacağı şeyleri anlatarak kafasını karıştırarak onların inkâr ve itirazlarını celp etmekle kendisini cahil bilmelerini sağlayacak yaklaşımlardan uzak durur. Bunun için peygamberimiz (sav) “İnsanlara akıllarına göre konuşun” buyurmuşlardır. 

2.  Mevlevilerin semaı, neyi ve müziği bazı şeriat âlimleri tarafından haram görülerek ilişilmiştir. Onlar da “Şeriatın zahirini ihmal etmemek şartı ile yapılan müzik ve semaın ve buna benzer hallerin yapanın şeriata bağlılığını artırdığı ölçüde caiz olduğunu ve lâzım da olduğunu” savunmuşlardır. Bu gibi şeylerin müridin ibadet şevkini artırdığına dikkat çekmişlerdir. “Şayet gevşemeye sebep olursa caiz olmaz” demişlerdir. Bu durum “kişinin vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır” diye cevap vermişlerdir. Bu babdan olarak Sultanu’l-Ulema Bahaeddin Veled şöyle der: “Daima Allah’ın zikri ile meşgul olan evliyânın halini şeriata aykırı gören kimse Fırat nehrini testideki sudan, bâdem yağını bademden ayrı gören kimseye benzer. Muhakkikîn yanında mukallidin imanı değersizdir. Dinin gereği ve hakikati şekil ve dilden ibaret olmayıp her şekil ve surete girebilen bir külli hakikattir. Şekil ise o dini izhar eden bir kap ve kadeh gibidir. Sudan habersiz şekille uğraşan mukallit testi ustaları suyun testiyi bozacağını düşünerek testiye suyun konmasına karşı çıkarlar. Hakikatten habersiz İblis yüce Allah’ın Âdeme secde emrine itaat etmeyerek lanete uğradı.  (Bakara, 2:32) Hakikatte ise Âdemin suretine secdenin sureti altında Allah’ın emrine uyma ve ona itaat vardı. Dinlerdeki değişiklikler ve şeriatların değişmesinin hikmeti iman ve din hakikatinin değişmesi değil, farklı zaman ve şartlara göre suretlerin değişiminden ve hakikatin farklı suretlerde tecellisinden ibarettir. Allah katında din İslam’dır.  (Âl-i İmran, 3:19) Bu ezelde böyle olduğu gibi, ebedde de böyle olacaktır. Hakikat asla değişmez. Akıllıya işaret yeterlidir. Gafile ise şerhin faydası yoktur”  (Sultan Veled, Maarif, (1991-İstanbul) s. 25–34) demektedir. 

3.  Genellikle evliya menkıbelerinde şeriatın zahirine göre yanlış gibi sayılan haller ve durumların gerçekte hakikate uygun olduğunu anlatmak için mutasavvıflar Hz. Musa (as) ile Hz. Hızır (as) kıssasını anlatırlar.  (Kehf Suresi, 18:63–80) Maarif kitabında da konuya öyle giriş yapılmıştır. Hz. Musa (as) Kelam-ı İlahiye tam mazhar iken Hz. Hızır (as) dan hakikat ilmini öğrenmek istemesi onlar için örnek teşkil etmiştir. 

Bütün bu mukaddimelerden sonra gerçek şu ki: İstanbul ulemasından Fetva Emini Ali Rıza Efendi, Bediüzzaman hazretlerinin “Birinci Şua” isimli eserine ve sakal bırakmamasına ehl-i dalaletin oyunu ile Abdulhakim Arvasi gibi tarikat şeyhlerinin itiraz etmesi üzerine, onların anlayacağı dilden cevap vermiştir. “Elbette Bediüzzaman’ın bir içtihadı vardır”  (Kastamonu Lahikası, 149) itirazınız anlamsız ve hükümsüzdür demiştir. 

Çetin KILIÇ/LÜLEBURGAZ

www.NurNet.Org

Kaynak:

  • Risale-i Nur Külliyatı
  • Fıkıh Bahçesi
  • Risale-i Nur Enstitüsü

Sende yorum yazabilirsin