Fitnelere Dikkat!

Zamanımızın pek çok imtihanı var karşı karşıya kaldığımız… Ahir zaman fitnesinden Allah’a sığınan Allah dostları, bu fitnelerden istiâzeyi hep vird yapmışlardır dillerine… Onlar büyük tehlikeyi basiretle görmüş ve Ümmet’e rehber olmuşlar.

Allahümme ecirnâ minnâr… Allahümme ecirnâ min külli nâr…’‘ Yakıcı, tahrip edici, maddî/mânevî ateşlerden,  cehennemlerden sığınmışlar Rabbimize… Dinî ve dünyevî  musibetlerden, Mesih ve Deccal’in fitnesinden, sapıklıklardan, bid’alardan ve belalardan, nefs-i emmârenin şerrinden, Şeytanın desiselerinden, ahir zamanın tüm fitnelerinden…Ve arkasından, zamanın en cazibedar imtihan vesilesi olan aldatıcı nisa taifesinin şerrinden, belasından ve fitnesinden sığınmışlar!..

Bu zamanda Yusuf olabilmek çok zor!.. Züleyhalar köşe başlarını tutmuş kol geziyor. İnternette sinsice dolaşıyorlar avlarının peşinde… Karşı cins için de aynı tehlike söz konusu… Ne zaman bir av yakalasa, ne aile bırakır, ne huzur, ne ibadet, ne ahlâk ve ne de hizmet aşkı!.. İşi gücü nefis ve hevasını tatmin etmek… Bu yüzden nice aileler yıkıldı, ocaklar söndü, huzur ve sükûn berhevâ olup gitti. Ve malesef bu kasırgaya müslüman ailelerden tutulan çok oldu.

Nice müslüman hanımların  iffet, haya, iman ve ahlâkı bu kirli ve delaletli yolda yara aldı.  Eşinden, ailesinden, çevresinden ve sevdiklerinden oldu. Öyle bir kasırga ki, bazen facelerde vurdu, bazen mesengerde vs. sosyal medyada hep nefis, hevâ ve Şeytanın zebunu yapıp çıktı. Yerinde ve maksadına uygun kullanılmadığı zamanlarda, öylesine yolunu kaybettirdi ki, gece yarılarına kadar bu mayınlı tarlada gezdirip Şeytana maskara yaptırdı. Uykusuz gecelerin ardından sabah namazının geçirilmesi, iş yerinde yorgun, kızarmış gözler ve bitkin bir performans ve üzerinde kalan günah yükü! Bu fâni hayatta, bâkî hayatı kazanmak varken; boş, mâlâya’nî, günahtan başka sermaye üretmeyen fuzûlî işlerle iştiğal etmek hiç mü’mine yakışır mı? Tüm bunlar, iki rekat Teheccüd namazının lezzetine, kazandırdığı huzura denk gelebilir mi?

Çoğumuz, işimiz gereği teknolojiyi  kullanmak durumundayız. Onu kontrolümüzde tutup esiri olmamak en akıllı yoldur. Mesleğimiz gereği (e-okul, K12, not/ödev kayıtları hariç) günlük 30 dakika, bazen en fazla bir saati geçmez buralarda kalışımız.

Senin imtihanın hangisi?

Herkes bir imtihan süreci yaşar bu dünyada.

Her zaman stabil bir hayat mümkün değil. Engeller, engellemeler, tağyirler, tebeddülatlar/değişimler/tahviller/değişiklikler/tecelliler v.s…

Kimi eş, kimi aş, kimi maaşla denenir. Kimi evlat, kimi salât, kimisi tâat, kimi mahâret, kimi tahâret, kimisi de ikametle tecrübe edilir.

Kimisi mal, kimi servet, şöhret, güzellik, şân ve şerefle imtihan edilir.

Kimi ilim, kimi filimle, kimi zevk, kimi elemle, kimi belâ, hayat-ı a’lâ ile sınava tâbi tutulur.

Mü’minlerin imtihanı daha  bir başka…

Allah Teâlâ, rubûbiyyet (her şeyi yavaş yavaş kemâline kavuşturmak) sıfatıyla bizleri iki şekilde imtihana tâbi tutar:

Biri: lütuf ile,

Diğeri: kahr ile.

Bir başka deyişle; biri cemâl, diğeri celâl iledir. Sadece lütuf ve  cemâl ile terbiye olmayı düşünmek, imtihan sırrına aykırıdır. Cenâb-ı Hak, imân ehline önce kahrın tecellileriyle muâmele eder, daha sonra lütfun tecellileriyle onların yaralarını sarar ve yardımına koşar. İmân ehli üzerinde âdetullah (kevnî kanunlar, sünnetullah) çoğunlukla bu şekilde tecelli eder. Resûl-i Ekrem (a.s.m) ve Hz. İbrâhîm (a.s)’ın hayatı buna en güzel örnektir.

O Mâlikü’l-Mülk, Habîbini on üç  sene Mekke’de kahhâr bir elle çalkalandırdı,  müşrikleri başına musallat etti, Medine döneminde ise, O Zât-ı mübâreki on yıl münâfık, müşrik ve ehl-i kitapla mücâdele ve mücâhede ile imtihâna tâbi tuttu. Bunca sıkıntı ve zorlukların neticesinde başta kendisine ve ümmetine pek çok fetihlerin yolunu açtı. Özellikle Hz. Ömer döneminde İslâm’ı yücelterek aziz kıldı.

Kur’ân’a talebe olma şerefine erenler de bu tarz bir imtihan sürecinden geçmektedirler.

Cenâb-ı Hak, bazen lütuf ile okşar, hâdiseleri lehimize yönlendirir, ikramlarda bulunur, rahmetiyle sevdirerek dergâhına celb eder. Bazen de kahhâr bir eli işleterek belâ ve musîbetlerle te’dîb ve terbiye eder. Böylece izzet ve celâlini hatırlatır.

Mü’minlere dünyâda verilen belâ ve musîbetler günahlarına keffâret olur.

Kâfirin küfrü ise, o kadar büyük ve dehşetlidir ki, cezâsı bu düyâya sığışmadığından âhirete te’hîr edilir.(1)

Cemiyetlerin, toplumların, milletlerin değişik biçimlerde işledikleri isyân ve günahlar, gayr-i meşrû’ iş ve işlemlerin bu dünyada iken geri bildirim tarzında dünyevî cezalarıdır.

Mâdem ehl-i imân olarak Allah’ın rubûbiyyetine razıyız. Öyle ise, rubûbiyyetinin gereği olarak başımıza gelenleri de sabır ve rıza ile karşılamak durumundayız.

Kişi en sevdiği evlâdını kaybeder, çok sevdiği bedeni hastalığa müptela olur, meftun olduğu malı iflas eder, ani bir depremle evi yıkılır, eşyası telef olur, evlatları isyan eder, dostlardan azar işitir,  işleri yolunda gitmez. “Acaba ben ne yaptım” diye derin derin düşünür. Rabbine karşı nasıl bir tutum sergilediğini, hata ve kusurlarını gözden geçirir, otokritik yapar, değerlendirmelerde bulunur. Ve sonuçta nefsinin kusurlarını, hayatındaki eksileri not eder. İmânının gereğini yerine getirir, sevdikleriyle sınava tâbi tutulduğunu, mal ve canıyla denendiğini anlar.

“Ve sizi bir imtihân olmak üzere şer ile ve hayr ile tecrübe ederiz. (sonunda) bize döndürüleceksiniz”(2)

Acaba verilen vücûd, sağlık ve hayat nimetini ibâdet, taat ve hizmet yolunda mı, nefis ve hevâ yolunda mı harcıyoruz?

Bu imtihan ve tecrübe meydanında hiçbir kimse bu imtihandan muaf tutulmamıştır.

Allah’ın en sevgili kulu olmasına rağmen Hz. Muhammed (s.a.v)’ın uhud savaşında dişi şehid edilmiş, mübârek yüzü kana bulanmıştı. Hayatı boyunca sayısız eza ve cefâya katlanmış, günlerce aç ve sususz kalmıştı. (3)

Nûrânî kafilelerin önünde belâ ve musîbetler eksik olmamıştır.

Kur’ânı, İslâm’ı, Peygamberi sevmenin bedeli hep ağır olmuştur bu sırdan ötürü. Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.v)’e, “Seni seviyorum” diyen bir sahâbeye, “O halde belâ ve musîbete hazır ol”şeklinde O sahâbiyi geleceğin sıkıntılarına hazır olması konusunda  irşâd buyurmuştur.

Demek belâ ve musîbetler, günahların neticesi, mükâfâtın da mukaddimesidir. Bir başka ifade ile, günahların keffâreti, gelecek saâdetin de müjdecisidir.

O halde, mülk bizim değildir. O, istediği gibi tasarruf eder. Biz O’nun tasarrufâtı

altında gizli olan hikmetlerini seyr etmek, takdirini fikretmek, kusurumuzu derk

etmekle mükellefiz.

Rahîm, Hakîm ve Vedûd ismini şefaatçi yaparak Rahmet-i Rahman’a iltica ediyor, her türlü fitneden O’na sığınıyor ve O’na tevekkül ediyoruz.

İsmail Aksoy

www.NurNet.Org

Dipnotlar:

1- bkz. Bedîüzzaman Said Nursî, Lem’alar, 10. Lem’a

2- Teğabun Sûresi, 15, Enfâl Sûresi, 28

3- bkz. a.g.y, Lem’alar, 25. Lem’a, 15. Devâ

Sende yorum yazabilirsin