Gaflet Hissi İptal Eder

“Deha-yı felsefînin ve hüda-yı Kur’anînin verdikleri derslerin derecelerine bak. Evet iki tarafın hakikat-ı hali sâbıkan beyan edilen tarz ile gidiyor. Fakat hidayet ve dalalette insanların dereceleri mütefavittir. Gafletin mertebeleri muhteliftir. Herkes her mertebede bu hakikatı tamamıyla hissedemez. Çünki gaflet, hissi ibtal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede ibtal-i his etmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl-i medeniyet hissetmiyorlar. Fakat hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuzbin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıyla o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebilerin tagutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalalete gidenlere ve onları körükörüne taklid edip ittiba edenlere binler nefrin ve teessüfler!

            Ey bu vatan gençleri! Firenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz!.. Çünki şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır!..” (Lem’alar:120)

DÜNYANIN GAFLETKÂRANE GÜLMALERİ , AĞLANACAK  ACI HALLERİN PERDESİDİR

“Madem dünyanın gafletkârane gülmeleri, böyle ağlanacak acı hallerin perdesidir ve muvakkat ve zevale maruzdur; elbette bîçare insanların ebedperest kalbini ve aşk-ı bekaya meftun olan ruhunu güldürecek, sevindirecek, meşru dairesinde ve müteşekkirane, huzurkârane, gafletsiz, masumane eğlencelerdir ve sevab cihetiyle bâki kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istilâ edip, gayr-ı meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde zikrullaha ve şükre çok azîm tergibat vardır. Tâ ki; bayramlarda o sevinç ve sürur nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünki şükür, nimeti ziyadeleştirir, gafleti kaçırır.” (Lem’alar :275)

EYGAFLET İHATASINDAESBABAB TAPAN BEDBAHT

“Bil ey gaflet kendini ihata edip ve tabiat gecesi ona âlemi karartıp, tâ kör ve sağır kalarak mevhum tabiat zulümatı içinde esbaba tapan bedbaht! Bak sana kâinatın mürekkebat ve zerratının herbirisi Cenab-ı Vâcib-ül Vücud’un (C.C.) uluhiyet ve rububiyeti içindeki vücub-u vücud ve vahdetine dair ellibeş lisanla konuşarak şehadet ettiklerinin bir tek lisanını tercüme edeceğim. Şöyle ki:

            Ruh ve akılların dalaletlerinden neş’et eden ızdırablar; eşyanın icadını eşyaya veyahut imkânî sebeblere isnad etmekten gelen istib’ad, istiğrab ve hayretten neş’et eden istinkârlarından ileri geliyor. İşte bu ızdırablar ise, ervah ve ukûlü; ancak onun kudretiyle bütün müşkiller hallolabilen ve ancak onun iradesiyle bütün muğlak düğümler açılabilen ve ancak onun zikriyle kalbler mutmain olan Cenab-ı Vâcib-ül Vücud, Vâhid-i Ehad’e firar etmek üzere iltica ettiriyor.

            Eğer bu mes’elenin tahkikini istersen, şu gelecek müvazeneye bak! Şöyle ki: Mevcudatı icad eden fâil, ya kesret ve imkân canibi olacak veya vücub ve vahdet canibidir.

            Evet kasr-ı nazardan dolayı bütün eşyanın Vâcib-ül Vücud’a isnad edilmesinde tevehhüm edilen külfetler, istib’ad ve istiğrab, kesrete isnad edildiği zaman, o tevehhüm hakikata inkılab eder. Çünki vahdete isnad edilmeksizin kesret canibindeki hangi sebeb olursa olsun, herhangi bir müsebbebi kendi başıyla yüklenmesinden kasır ve zaîftir. Demek orada tevehhüm edilen şey, burada mütehakkıktır. Ve sonra bunun arkasında da kâinatın eczaları adedince o külfet, istib’ad ve istiğrab ziyadeleşiyor. Halbuki eşyayı Cenab-ı Hakk’a isnad etmekte gayr-ı mahdud kesîr olan eşyayı; mahiyetçe onlara mübayin (yani eşyanın cinsinden olmayan) bir zât-ı vâhide isnad etmek vardır. Fakat kesret canibine isnad ise, mahiyetleri birbirine mümasil, gayr-ı mahdud şeylere bir şey-i vâhidi isnad etmek vardır.

            Çünki meselâ bir arı, Cenab-ı Vâcib-ül Vücud’a isnad edilmezse, o arı bütün âlemin erkânlarıyla alâkadarlığı hasebiyle onun icadında yer ve göklerin iştiraki lâzım gelir. Halbuki eşya-yı kesîrenin bir vâhidden sudûru; bir tek şeyin kör ve sağır ve birbirine zıd olan ve birbiriyle ihtilat ettikçe körlük ve sağırlıkları ziyadeleşen o eşya-yı kesîreden sudûr etmesinden kat kat daha kolaydır. Bununla beraber eşya-yı kesîreyi birtek zâta isnad etmekte şayet bir zerre kadar külfet varsa, bir tek şeyi eşya-yı kesîreye havale etmekte külfetler ve meşakkatler dağlar kadar büyür ve çoğalır. Çünki bir vâhid, birtek fiil ile kesrete bir vaziyet verip, bir netice istihsal eder ki, eğer kesrete havale edilse, o vaziyeti bulmak ve o neticeyi istihsal etmek mümkün olamaz. Ancak pek çok fiiller ve büyük tekellüflerden sonra belki taklidî bir sureti mümkün olabilir.

            Meselâ, bir zabit kendi neferatının başında olduğu zaman ile; o iş neferata bırakıldığı vakitki gibi.. veya su damlalarından müteşekkil bir fevvare (yani suyu fışkırtan âlet) ile; aynı vaziyet başıboş su damlalarına havale edildiği zamanki gibi.. veyahut da nokta-i merkeziyede bulunan bir lâmbanın; dairenin etrafındaki noktalara sühuletle in’ikas ettiği vaziyetle; aynı bu vaziyet nikat-ı daireye havale edildiği zamanki gibidir. Bununla beraber birinci vaziyette tevehhüm olunan istib’ad ve istiğrab ikincisine havale edildiği zaman, pekçok müteselsil muhalâta inkılab ederler. O muhallerden birkaçı şunlardır:

            1 – Her bir zerrede Vâcib-ül Vücud’un sıfatlarını farzetmek lâzım gelecektir. Çünki san’atın kemali ve ondaki nakışlar, hem o san’atın ittikan üzere yapılışı elbette bir ilm-i muhiti ve mutlak bir basarı ve tam bir kudreti ve şamil bir iradeyi iktiza ediyor.

            2 – Uluhiyet ve vücub ki, aslâ ve kat’â bir tek şeriki ve şirketi kabul etmezler. Öyle bir uluhiyette ve vücubî bir vücudda hadsiz, gayr-ı mütenahî şürekayı farzetmek lâzım gelecek. Çünki eşya Vâhid-i Vâcib’e isnad edilmediği zaman, her bir şey için; o şeyin içinde bir ilahın bulunması îcab edecektir.

            3 – Her bir zerrenin bütün zerrata hem hâkim, hem hepsine hem de herbirisine mahkûm farzetmek lâzım gelecek. Nasılki kemerli kubbelerdeki taşların bânisi yoktur denildiği vakit, o zaman her bir taş, bir usta kadar meharetli, hâkim ve mühendis olması iktiza eder. Çünki eşyadaki nizam, intizam, ittikan ve hikmetler, bunu iktiza ediyorlar. Zira onlarda tesadüfe mahal yoktur.

            4 – Her bir zerre ve sebebde muhit bir şuurun ve tam bir ilmin ve mutlak bir basarın bulunduğunu farzetmek lâzım gelecektir. Zira onlardaki müvazene, tenazür, tesanüd ve teavün; muhit bir şuuru, mutlak bir basarı ve hakeza sıfat-ı muhitaları iktiza ediyorlar.

            İşte eğer eşya kendi kendilerine isnad edilirse, o zaman onların zâtlarında bu mezkûr sıfatları tasavvur etmek lâzım gelir. Ve eğer esbaba isnad edilse, o vakit aynı bu mezkûr sıfatları onların sebeblerinde tasavvur etmek îcab eder. Belki onların zerrelerinin herbirisinde bu sıfât-ı muhitayı tasavvur ve farzetmek iktiza eder. İşte müteselsil muhalât ve aklî mümteniât ve ebâtıl ki, vehimler dahi bundan kaçıyorlar. Amma eğer mertebe-i vücub ve vahdet sahibi olan sahib-i hakikîlerine isnad edilse, hiçbirşey lâzım gelmez. Yalnız zerreler ve mürekkebleri; in’ikas sırrıyla güneşin timsalciklerini yüklenen yağmur taneleri gibi ezelî ve gayr-ı mütenahî bir ilim ve iradeye istinad eden, belki tazammun eden gayr-ı mütenahî mutlak ve muhit olan lemaat-ı kudretin nuranî tecelliyatına bir mazhar olmaları vardır ki, mahlukattaki bütün mu’cizeler öyle bir kudrete şehadet ediyorlar. İşte böyle bir kudretin en küçük bir parıltısı, imkân ve kesretin bir güneşinden dahi ecell ve a’lâdır. Çünki imkân ve kesret canibinde tecezzi, tevzi’ ve inkısam vardır. Vahdet ve vücub canibinde ise aslâ…

            Hem de o kudret-i mutlakanın bir zerresi, esbabın dağlarından dahi büyüktür. Çünki bir cüz’-i nuranînin tecellisi, küllün hasiyetine mâliktir. Velevki imkân canibinde de olsa… Âdeta onun küllü, küllî hükmünü alıyor. Hattâ mümkin olan şu güneş, tamam-ı azametiyle beraber; bir zerrecik cam parçasında nuraniyet sırrıyla girip saklandığını görmektesin. Acaba Vâcib-ül Vücud, Vâhid-i Ehad canibinden tezahür edip parlıyan bir nur-ul envar olsa, nasıl olur sen kıyas et!

            Şimdi eşyayı, Vâcib-ül Vücud’a isnad etmek ile imkânî sebeblere veya kendi nefislerine isnad etmenin arasındaki fark böyledir ki: Bir katrede belki bir zerrede şemsin tecelli edip hasiyetiyle beraber bulunması ile; o katrede şemsin bil’asale vücudunun bulunmasını dava etmek gibidir. İşte ikinci şıkkın muhaliyeti, elbetteki bedihî ve pek aşikârdır. Maahaza o kudret-i meçhule-i ezeliyenin tasarrufunda külfet ve mualecet ve taammül yoktur. Belki o kudrete nisbetle zerrat ile nücum, cüz’ ile küll, ferd ile nev’, az ile çok, büyük ile küçük veyahut sen veya âlem, çekirdek ile ağaç mütesavidirler.Bunun sırrı ise, o kudretin yanında mezkûr külfet ve meşakkatin olmamasıdır. Çünki o kudret, bir Zât-ı Ezelî’nin lâzime-i zâtiye-i zaruriye-i nâşiesidir. Onun içine zıddı olan aczin müdahale etmesi muhaldir. Madem ki o

kudrette acz yoktur. Öyle ise onda meratib bulunamaz. Madem meratib yoktur, elbette ona nisbeten eşyanın en küçüğüyle en büyüğü müsavidir.

            Eğer daire-i imkân ve kesrette şu hakikatın temsilat ile fehme takribini istersen dinle: Meselâ  şeffafiyet sırrıyla şemsin tecellisinin timsallerini tutmakta, cam parçacıklarının zerrecikleriyle yeryüzündeki denizler ve semavî seyyaraler birdirler.

            Hem nokta-i merkeziyede bulunan bir lâmba, muhitteki aynalara verdiği aksi; en dar dairenin bir aynasıyla en geniş dairenin mecmu-u merayası müsavidir.

            Hem nuraniyet sırrıyla nur ve nuranî şeylerin mukabilinde ziyalanmak ve feyiz almakta bir ve binler eşya müzahametsiz bir şekilde müsavi oluyorlar. Nasılki kelimenin letafetindeki bir nevi nuraniyetle istima’da bir kulak ile binler kulak birdir..” (B.Mesnevi:183)

Sizinle paylaşan: Abdülkadir Haktanır

Sende yorum yazabilirsin