Gerçek iman nasıl olmalı?

Mü’minin en önemli vasfını, “İşittik ve itaat ettik” şeklindeki bu kısa manidar âyet, veciz bir tarzda ifade etmektedir.

Mü’minin tavrı, Allah ve Resûlü ne demişse, neyi emretmiş ise; “işittik ve itaat ettik” olmalıdır. Tam ve kâmil imân da budur.
“Îmân” ise, lügatta, “Bir kimseyi veyâ bir haberi tasdîk etmek” demektir. (1)

Şerîattaki tanımı ise; İslâm âlimlerince  şu şekilde yapılmıştır: “Îmân, Resûl-i Ekrem (asm)’ın Allahu Teâlâ indinden getirdiği zarûreten bilinen cümle ahkâm husûsunda, icmâlen bilinen hükümlerde icmâlen, tafsîlen bilinen hükümlerde ise tafsîlen Resûl-i Ekrem (asm)’ı tasdîk etmektir.(2)

Üstad Bediüzzamân (ra) Hazretleri de Arabî İşârâtü’l-İ’câz tefsîrinde imânı şöyle ta’rîf etmiştir:

“İmân, Rasûl-i Ekrem (asm)’ın getirdiği bütün zarûriyyât-ı dîniyyeyi tafsîlen ve zarûriyyâtın gayrisini ise icmâlen tasdîk etmekle hâsıl olan bir nûrdur.”(3)

Çoğu kavimler, peygamberlerini tekzîb etmeleri sebebiyle toptan ve umûmî bir azap ile helâk olmuşlardır. Yâni, kökten silinip gitmişlerdir. Bu ise izzet ve celâl-i İlâhînin tecellîsini gösteriyor. Hazret-i Muhammed (asm)’ın ümmeti ise; isti’sâl (toptan ve umumî helak) ile helâk olmamışlardır. Ya kılıçla, ya da başka bir tarzda terbiye olunmuşlardır. Bu ise, rahmet ve cemâl-i İlâhînin tecellîsini gösteriyor.

Hem o kavimler, Allah’a ve peygamberlerine hakkıyla itâat etmemeleri, belki “işittik, isyan ile reddettik” deyip haddi aşmaları sebebiyle ağır cezalarla cezalandırılmış ve zor tekliflerle mükellef kılınmışlardır. Bu ise izzet ve celâl-i İlâhînin tecellîsini göstermektedir. Hazret-i Muhammed (asm)’ın ümmeti ise, diğer peygamberlerin ümmetlerine muhalif olarak, “işittik ve kabul ederek itaat ettik” diyerek her konuda tam bir teslimiyetle Peygamberlerine itaatlerini ifade etmişlerdir. Bu da rahmet-i İlâhiyyenin tecellîsi sebebiyledir.

“Kim Kur’ân’da mücma’ aleyh olan (üzerinde icmâ ve ittifak bulunan, o harfin Kur’ân’da sabit olduğu hususu, bütün kıraat imamları tarafından kabul edilen) bir harfi inkâr ederse küfre girer ve ona mürtedlerin hükmü icrâ olunur.” (4)

Bediüzzaman (r.a) Hazretleri bu manada şöyle buyurmuştur:

“Bir harfin inkârı dahi kabil değildir.”(5)

Mü’minler, teklîfî emirlere  karşı, “işittik ve kabul ederek itaat ettik” dedikleri gibi; tekvînî emirlerden gelen belâ, musibet ve hastalıklara karşı da aynı şekilde mukabele ederler. Bununla, kadere teslimiyetlerini ikrar ederler.

Kur’ân-ı Azîmüşşân, bütün zamanlara ve o zamanlarda yaşayan insan nev’inin maddî ve manevî bütün ihtiyaçlarına kâfi ve vâfîdir.

Her zaman olduğu gibi, bu âhir zamanın en dehşetli ve fitnelerle dolu devrinde Kur’ân’ın o nurlarına  daha fazla ihtiyacımız vardır. Çünkü bütün peygamberlerin, şerrinden Allah’a sığındıkları bu âhir zaman fitnesinde bizler, ancak doğrudan doğruya Kur’ân’a dayanmakla imân ve i’tikádımızı muhâfaza edebilir ve o imân senedi ile ebedî Cehennem’den kurtulup sermedî bir Cennet’i, bâkí bir mülkü ve dâimî bir saltanatı kazanabiliriz.

Evet, şu fesâd-ı ümmet zamânında ecnebi diyarından gizli bir zındıka komitesi vasıtasıyla İslâm âlemi’nin  içine atılan binlerce bâtıl ve hurâfe itikadlar sebebiyle imânı tehlikeye düşen ve küllî ve dehşetli tahribata ve yaralara marûz kalan; ve “Bir kurtarıcı yok mu?” deyip kendi derdine devâ arayan mü’minlere, birden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân, semâvî yüksek hıtâbıyla; “Ey insânlar ve ey dalâlet ehlinin bâtıl fikirleri sebebiyle imânı za’fa uğrayan mü’minler! Umutsuz olmayın. Her derde bir devâ, her ümitsizliğe bir ümit ve her zulmete bir ziyâyı bende bulabilirsiniz. Zîrâ, hak ve hakíkat, huzûr ve saâdet, âsâyiş ve adâlet benim elimdedir, bütün zulumât benim neşrettiğim nurlar sayesinde dağılabilir ve bütün müşkiller ancak benimle halledilir. Dünya ve âhiret saâdetini temin etmek husûsunda açıkladığım hükümler açısından bana denk ve emsal olacak dünyâda başka hiçbir kitap yoktur. Çünkü ben, ezel ve ebed sultânı olan bir Zât-ı Akdesin ‘Âlemlerin Rabbi’ unvânıyla bir fermânıyım” diye ma’nen hitap ediyor.

İşte, dünya ve âhiret saâdetinin yegâne sebebi olan imân ve i’tikadımızı muhâfaza etmek için Kur’ân’ın bu ma’nevî çağrısına ‘Lebbeyk’ deyip icabet etmekten başka bir yol bulunmadığını bilen bizler, Kur’ân’ın eczâhâne-i kübrâsına mürâcaat etmekle mükellefiz. Tâ ki, o ehl-i dalâletin neşrettiği küfür ve küfrândan hâsıl olan yaralarımızı Kur’ân’dan alınan o devâlarla tedâvî edelim ve Âlem-i İslâm’ın semâsını bir zulmet gibi kaplayan küfür ve şirk bulutlarını Kur’ân güneşiyle izâle edelim. Bu konuda Bakara Sûresi’nin 285. âyet-i kerîmesi mü’minlere yol göstermektedir.

‘Amenerresûlü ‘ diye bildiğimiz bu âyet-i kerimenin hazinesindeki şu mânevî mücevherâtın özetini yapacak olursak;
1) Makbûl ve geçerli imânın nasıl olacağı;
2) İmânın bir bütün olup asla bölünme ve parçalanma kabul etmediği; dolayısıyla imânın bir cüz’ünü inkâr, hepsini inkâr hükmüne geçtiği;
3) İmân konusunda peygamberlerin arasında ayırım yapmanın mümkün olmadığı; bütün peygamberlere, özellikle Âhir Zamân Peygamberi Hazret-i Muhammed (asm)’a imânın şart ve zarûrî olduğu;
4) Risâlet-i Muhammediyye (asm), umûmî olduğundan onun risâletini kabûl etmeyen Yahûdî ve Hıristiyanların gerçek ehl-i küfür oldukları ve ebedî olarak Cehennem’de kalacakları;
5) Bütün mü’minlerin imân ve teslîmiyyet husûsunda Hazret-i Peygamberden aslâ ayrılmayıp Kur’ân’ın bütün hükümlerine birden inandıkları;
6) Ümmet-i Muhammediyye (asm)’ın, Kur’ân’daki temel vasıfları olan “İşittik ve itâat ettik” diyerek O Resûl’e (a.s.m) tam bir teslîmiyyetle bağlı oldukları ve onun aracılığıyla gelen bütün İlâhî emir ve yasakları  kabûl ettikleri ve kıyamete kadar bu imândan aslâ ayrılmadıkları;
7) Ümmet-i Muhammediyye (asm)’a karşılık ehl-i kitap olan Yahudi ve Hıristiyanların, peygamberlerinin Allah tarafından getirmiş olduğu hükümlere karşı “İşittik ve isyân ettik” diyerek peygamberlerine muhalefet ettikleri ve böylece imândan ayrıldıkları gibi gerçekleri anlamış oluruz.

Diyalogu, sadece bir slogan ve ticarî bir araç olarak gündemlerinde tutan, aslında doğrudan davet ve tebliğde bulunmadan, “Üç semâvî din”  anonsuyla İslâm’ı, muharref dinlerle aynı kefeye koyan çevrelerin davranışlarını Kur’ân ve Sünnetle bağdaştırmak mümkün değildir.

Onların karşısında ezilip bükülmeden Hakk’ı tebliğ etmek gerekir. Bugünkü kitap ehli dünyasına, bütün peygamberlerin tasdik ettikleri İslâm’ın ve Kur’ân’ın tevhîd, nübüvvet, cismânî haşir, Kur’ân’a ve Kur’ân tarafından doğrulanan semâvî kitaplardaki esaslara ve hükümlere iman etmeleri hususunu tebliğ etmek, düştükleri yanlışları izah etmek, bâtıl itikad ve inançlarının tashihine çalışmak onlara neden hakaret olsun? Her müslümanın ve tebliğcinin görevi de zaten budur. Tek taraflı yapılan misyoner faaliyetlerine göz yumulması, onların bâtıl ve mesnedsiz itikatlarının hoş görülmesi, yaptıkları zulüm ve haksızlıklara, münkerâta, dini tahrif çalışmalarına, muharref dinlerini din gibi yutturma ve insanlığı uyutma gayretlerine göz yumulması, asla kabulü mümkün olmayan bir davranıştır.

Bu mühim, güncel ve pek çok ehl-i imanın kafasını karıştıran ve Kur’ân hizmetkârlarının bile farklı değerlendirdikleri meselenin müzakeresini bir başka yazımıza bırakarak mevzumuza dair söz konusu âyet-i kerimeyi birlikte kıraat ederek derin mânasını bir kez daha teneffüs edelim inşâallah:

“Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti; mü’minler de iman ettiler. Onlardan herbiri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti. Allah’ın elçilerini birbirinden ayırt etmeyiz. Onlar “İşittik ve itaat ettik,” dediler. “Senden bizi bağışlamanı dileriz, ey Rabbimiz; dönüşümüz Sanadır.” (6)

Kezâ bu âyet-i kerîmede imânın bir küll olduğu, imânda istisnânın olamayacağı; bütün peygamberlere birden imân etmek mecbûriyyeti; mü’minlerin aynen Hazret-i Muhammed (sav) gibi imân ettikleri ve onun emrettiği hükümlerde ona muhâlefet etmedikleri; mefhûm-i muhâlifi (zıt ve karşıt anlamı) ile, zâhiren ehl-i kitâb olan Yahûdî ve Hıristiyanların ise peygamberleri gibi îmân etmedikleri ve İlâhî hükümlere itaat etme noktasında peygamberlerine isyân ettikleri ifade edilmektedir.

Evet, bu âyet-i kerîmede mü’minlerin, imânî rükünlerin bütününe ve o erkânın bütün cüzlerine birden imân ettikleri; yâni bütün meleklere, bütün kitâblara ve bütün peygamberlere birden imân ettikleri ve bu erkânın cüzleri arasında ayırım yapmadıkları; çünkü imânın bir bütün olduğu ve tecezzî kabûl etmediği ve ancak böyle bir imânın makbûl olacağı bildiriliyor. Dolayısıyla, Yahûdî ve Hıristiyanların Kur’ân nazarında ehl-i îmân sayılmadıkları açıkça ortaya konuyor. Çünkü, Yahûdî ve Hıristiyanlar; melekler, kitaplar ve peygamberler arasında ayırım yaparlar. Yani, bir kısmına inanıp, bir kısmını da reddederler.

Üstad Bediüzzamân (ra) Hazretleri, Allah’a îmânın nasıl olacağını kısaca şöyle ifâde etmektedir:

“Allah’ı bilmek, bütün kâinâtı ihâta eden rubûbiyyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî herşey O’nun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve irâdesiyle olduğuna kat’î imân etmek ve mülkünde hiçbir şerîki olmadığına ve ‘Lâ ilâhe illallah’ kelime-i kudsiyyesine, hakíkatlarına imân etmek, kalben tasdîk etmekle olur. Yoksa, ‘Bir Allah var’ deyip, bütün mülkünü esbâba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnad etmek, hâşâ hadsiz şerikleri hükmünde esbâbı merci’ tanımak ve her şeyin yanında hazır irâde ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a imân hakíkatı onda yoktur. Belki küfr-i mutlaktaki ma’nevî Cehennem’in dünyevî ta’zîbinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.”(7)

Üstad Bediüzzamân (ra)’ın zikrettiğimiz şu mektubundaki ifadelerine dikkatle bakmak lâzımdır. Demek, mücerred “Lâ ilâhe illallah” demek yeterli değildir. Sahîh bir imânın olabilmesi için Allah’ın bütün esmâ ve sıfatlarına imân etmekle berâber, Cenâb-ı Hakk’ın gönderdiği bütün peygamberlerine ve onların ellerindeki kitaplara ve onlardaki hükümlerin tamamına  imân etmek şart, lâzım ve elzemdir.

Bu ve benzeri binlerce tefsir, delil ve açıklamalar varken, sözü edilen taifeyi ehl-i necat ve ehl-i Cennet olarak nitelemek ve onlar hakkındaki yüzlerce âyet-i kerimeyi (hâşâ) Peygamber (a.s.v) devrine ait göstermek ve inanmak çok tehlikeli bir akide ve bakış açısıdır.

Bu gayret ve çaba içerisinde mü’minlerin ve Müslümanların 1400 yıllık inançlarıyla oynayanların ve tahrîfe çalışanların kulakları çınlasın!

NOT: Muhterem okuyucularımızın ve İslâm Âlemi’nin Kadir gecesini tebrik ediyorum.

İsmail Aksoy

Dipnotlar :
1. Telhîsu’l-Kelâm, s.7
2. Mevsûatu Mustalahati Câmiı’l-Ulûm, s.194
3. B. Said Nursî, Arabî İşârâtü’l-İ’câz, s.63
4. Müslim bi-şerhi’n-Nevevî, c. 6, s. 88.
5. B. Said Nursî, Muhâkemât, s.66.
6. Bakara, 2/285
7. Emirdağ Lâhikası, c.1, s.203.

Sende yorum yazabilirsin