Gururlu Kadınlarımıza Cevaplar

*  *  *

Son yazdığım yazılar internette sosyal paylaşım sitelerinde de çok tartışılmış. Kadınlardan biraz eleştiriler geldi. Kadınlardan gelecek eleştirileri tahmin ettiğim için aslında pek çoğuna yazının içinde cevap vermiştim demek ki dikkatli okumamışlar.

Şunu tekrar hatırlatayım. Ben âlim değilim, tefsir yapmıyorum. Sadece unuttuğumuz ya da bize unutturulmaya çalışılan âyet ve hadisleri birlikte hatırlayalım diye yazıyorum. Çünkü mutluluk güzel dinimizde. Âyet-i kerîmeleri güvenilir kaynaklardan alıyorum, konu ile ilgili bilimsel araştırmalarla birlikte uzmanların yazdığı kitaplardan ilgili bölümleri size aktarıyorum ve kendi düşüncelerimi de tabii ki yazıyorum.

Allah ve Resûlünün sözlerinden uzaklaştıkça kafalarımız laikleşiyor. Dini ve dünyayı ayırmak istiyoruz. Zaten ülkemizde din deyince akla ilk gelen ibadetler; namaz, oruç… Kılalım namazımızı, tutalım orucumuzu gidelim cennete. Din daha fazla karışmasın dünyamıza, istiyoruz.

Elbette ibadetler önemli ama asla tek başına yetmez. Din hayatın her yönüne müdahildir. Evlerde en üst raflardaki Kur’an-ı Kerimleri alıp, hayatlarımızın içine katmalıyız. Kadını ve erkeği yaratan mutluluk reçetesini de beraberinde göndermiş. Hadis-i şerîfler hem Kur’anı Kerîmi tefsir ediyor hem de günlük hayatımıza rehberlik ediyor.

Gelelim yazılarıma yapılan eleştirilere.

Tesettürlü, yüksek eğitimli, iyi de bir aileden gelen kızımız, itaat ile ilgili olan yazım üzerine internet sayfasında şöyle demiş:”Helvadan yaptığın puta tapmakla, yüzük taktığın ademoğluna tapmak arasında pek bir fark

göremiyorum.”

Hanımefendi hangi cüretle bilmiyorum, kocaya itaati puta tapmakla eş değer görmüş ve şirk olarak kabul etmiş. Allah ve Resulunden daha iyi bildiğini zannedenlerimiz var. Onlara ne demek lâzım ben bilmiyorum. Bir zamanlar ben de hayata ve dine feminizm gözlükleri ile bakıyordum.

Bazı hadis-i şerîflere bakıp “Peygamberimiz erkeklere biraz torpil geçmiş” diye düşündüğümü hatırlıyorum ama hiç bu kadar pervasız olmadım. Yapamasam da “vardır bir hikmeti” diye düşündüm.

Şimdi geçmişte anlayamadığım hadis-i şerîflere baktıkça ne çok hikmetleri olduğunu daha iyi anlayabiliyorum. Bu genç kızların dini konulardaki bu pervazlıkları eski bir feminist olarak bile beni hayrete düşürüyor.

İtaati “kocaya tapmak” olarak değerlendiren genç kızımız, “Tüylerimizi Diken Diken Eden Emir” başlıklı yazımın içindeki hadis-i şerîfe atıfta bulunmuş anladığım kadarıyla.

İnsan insana secde etseydi kadının kocasına secde etmesini emrederdim.” Hadis-i şerîfin sahih olmadığı iddia edenler oluyor. Fakat bu hadis-i şerîf üzerine Marmara Üniversitesi’nde yüksek lisans tezi (*) yapılmış ve Hadis-i şerîfin sahih, güvenilir, rivayet zincirinin sağlam olduğu ispatlanmış.

Hadis-i şerîfteki secde kelimesinin tabii ki Allah’a secde etmekle alakası yok. Peygamberimiz ailede mutluluk için kadının kocasına saygı duymasının ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmiş.

Nefislerimize ağır gelen Hadis-i şerîfleri reddetmeye başladık. 1400 yıldır âlimler hadis ilmi yapıyor, bir hadisin sağlığını ispat için yüzlerce km yol almışlar, biz nasıl bir çaba harcadık ki oturduğumuz yerden ahkam kesiyoruz?

Hadis-i şerîfler olmasa Allah (c.c) ın peygambere itaat emri nasıl yerine gelecek. Nîsa sûresi 64. âyeti kerîmede Rabbimiz “Biz bütün peygamberleri Allah’ın izni doğrultusunda kendilerine itaat edilsin diye gönderdik.” buyuruyor. İtaat emri nefislerimize pek bir ağır geliyor. Hele günümüzde şişirilmiş egolarımız patlar diye ödümüz kopuyor. “Taş altında uyurum ama söz altında kalmam.” nakaratları ile bilinçaltımızı dolduran şarkı sözlerinin etkileri en çok evlilikte ortaya çıkıyor. Bir Allah dostunun söylediği gibi “İnsaf, ilim, islam, nefis terbiyesi” adımlarını sırasıyla gerçekleştirmeye çalışmak yerine, nefislerimizi mutlu etme peşine düşünce Rabbimizin emirleri de ağır gelmeye başlıyor. Tam da bu noktada itaat kibrimizi kıracağı için biz kadınlara pek gerekli.

Kadının kocasına itaati emreden Allah(c.c) olduğu için aslında kocaya itaat Allah’a itaattir. Kaçımız “Namazını kılan, kocası kendisinden razı olarak ölen kadın, cennete girer.” Hadis-i şerîfine binaen kocalarımıza teşekkür etmeyi akıl ettik. İçtenlikle söyleyin, istediğimiz dünyada patronluk, evde liderlik, hükümranlık mı yoksa ahiret saadeti mi?

Kadın kocasına itaat ederek ahiret saadetini kazanırken dünyada da mutlu olur. İtaat emriyle kadın ezilmemiş sadece kocasına reislik yapması yasaklanmış. Kadın evde reisse ne kadın ne erkek ne de çocuklar mutlu olur. Evin yöneticisi, reisi erkektir, Rabbimiz böyle takdir etmiş. Kadının kocasına saygısızlık etmesi, kocası ile çatışmaya girmesi, inatlaşması yasaklanmış. Kadın sert olduğunda çatışma olur, yumuşak olduğunda kocası çoğu zaman onun istediğini yapar zaten.

İtaat deyince feminist kafalarda “Kadın paspas olacak, erkek üstüne basacak, ayağını silecek.” böyle bir hayal canlanıyor. Bu Rabbimize karşı ne kötü bir zandır. Tam aksi kadın itaat ettiğinde erkeğin baş tacı olur.

“Sanki evlendiğinde, koca karşısında direk “kuzu statüsüne” düşecekmişsin gibi saçma bir tablo çiziyorlar.” eleştirisi vardı bir de. Kuzu ve statü kelimeleri yan yana çok hoş durmuş.

Okumuş kızların evliliğe bakışı da bir başka oluyor! Okumuş kızlara soruyorum “Hanımefendi aile içerisinde statünüz nedir?

Efendim benim statüm “kedi”dir, sevilmek isterim ama tırnaklarım her zaman hazırdır.

Benim statüm “kuzu” dur, ne söylenirse yaparım.

Benim statüm “köpek”tir, kızdığım zaman hemen havlarım.

Benim statüm “kuş”tur, canım sıkıldığı zaman hemen kaçarım.

Benim statüm “deve”dir, kin tutar, hayatı eşime zindan ederim.

Benim statüm “karınca”dır, çalışır işime bakarım.

Benim statüm “horoz”dur, sesimi hep yükseltirim.

Bir de kötü huylarımızı kibar cümlelerle süsleyip kendimizi kandırıyoruz. Geçenlerde bir hanım bana şöyle dedi: “Sema Hanım ben çok sabırlı bir kadınım. Bir keresinde kocamla üç ay küstük, barışmak için hiç adım atmadım sabrettim.” dedi. Ben de “Lütfen kötü huylarımızı kibar cümlelerle süslemeyelim. O yaptığınıza sabır değil de kibir denir, inat denir.” dedim. Çoğu zaman hatalarımızı görmek istemeyiz, eğer görüyorsak da kendimizi temize çıkarmak için bir kılıf uydururuz.

Bununla ilgili bir eleştiri de şöyleydi: “Erkekler, insanlık onurunu savunan, koruyan bir kadına saygı duymaz sanıyorlar; erkeklere bakış açıları da böyle sığ işte…” demiş. Bu “insanlık onuru” dedikleri şeyin aile hayatı içindeki adı “kibir” den başka bir şey değil.

Sen bana ne dedin? Sen bana ne demek istedin? Bu söylediğin onuruma dokundu, bana bunu söyleyemezsin! Vır vır da vır, vıdı vıdı da vıdı vıdı. Başka bir şey değil. Bir de erkeğin bu vıdı vıdılara saygı duymasını bekliyorlar. Başka emriniz var mıydı?

Kadın kuzu olunca erkek de kurt oluyor, herhalde doğal olarak. Bu ne düşmanlıktır, gün geçtikçe dozu iyice artıyor. Bir kadın bir erkeğe tokat attıysa “Kim bilir, adam ne yaptı da kadın vurdu.” deniyor. Erkek kadına adına vurduğunda “zalim adam” deniyor. Her iki durumda da erkekler suçlanıyor.

Geçen yıl bir okulda böyle bir olay yaşandı. İlköğretim de bir kız öğrenci sınıfında bir erkek öğrencinin, komiklik olsun, diye defterini alıp çöpe atıyor. Çocuk defterini gidip çöpten alıyor, “komik olmadığını, bir daha yapmamasını” söylüyor. Kız inadına bir daha alıp çöpe atıyor. Çocuk defterini çöpten alırken bu kez kıza bağırıyor. Kız da o bağırdı diye hem bir yandan bağırıyor hem de çocuğa vuruyor. Çocuk da kıza bir tokat atıyor.

Sınıftaki bütün kızlar çocuğa düşman oluyor, erkek çocuklar da “kızlara vurulmaz” diye kızlarını tarafını tutuyorlar. Diğer erkek çocuklarının aynı olay başlarına gelse bir tokadı bırakın, kızı gebertirlerdi ama uzaktan kibar olasıları geliyor. Kadın dayanışması, diye bir şey var ama nedense, erkek dayanışması, yok.

Kadınlar, hayır-şer fark etmez, karşılarında erkek varsa birbirlerine çoğunlukla destek olurlar. Ben de çocuğa “Eline sağlık iyi yapmışsın” dedim. Vurmasaydı da sınıfta “kızdan dayak yiyen ezik oğlan” muamelesi yapılacaktı. Kadın edepsizliği karşısında erkek her durumda kötü konumda oluyor.

Okuldaki rehberlik öğretmeni de erkek öğrenciyi çağırıyor, kıza vurmasının altındaki psikolojik sıkıntıları çözmek için. Oysa esas psikolojik sorun kızda. Terbiyesizlikten daha büyük psikolojik sorun olabilir mi?

Kız vurunca iyi, erkek vurunca kötü. Bu ne çifte standarttır böyle! Nedir bu kadın şımarıklığı? Eziliyoruz, eziliyoruz diye erkeklerin tepesine çıkmaya ve erkekleri ezmeye çalışıyorlar. Bu işin sonu nereye gidecek bilmiyorum.

Erkeklere her türlü hakareti yap, sorun yok; ama kadınların hatalarını yazınca “kadın düşmanı” oluyorsun. Kadınlar hiç sorgulanmadan, hep haklı kabul edilmek istiyorlar. Medya desteğiyle kadınlar putlaştırılmaya çalışılıyor.

Erkek okurlarımdan yazılarımın çıktısını alıp eşine götürenler veya maille gönderenler oluyormuş. Eşlerinin tepkilerini bana yazmışlar. Çoğunun karısı anlaşmış gibi kocalarına neredeyse birbirinin aynı cümleyi kurmuşlar. “Sen kendine bak, kendini düzelt.”

Eş olmayı bırakın bir mümin olarak bile birisi hatamızı söylediği zaman önce bir durup düşünmek lâzım. Hatam varsa düzelteyim demek lâzım.

Herkes kadınları bu kadar pohpohlayıp şımartınca birilerinin de çıkıp hatalarını göstermesi lâzım. Dost acı söyler. Erkeklerin de hataları var, yeri geldikçe onları da yazıyorum yazacağım elbette; fakat en çok hatayı kadınlar yapıyor.

Sema Maraşlı “Kadın Düşmanı” yazmışlar, bir kaç yerde kadınlar. Hakkı söyleyince işine gelmeyenler iftira ediyorlar fakat hiç umurumda değil. Böyle bir kaç çatlak ses dışında, yazılarımı ve kitaplarımı takip eden, dua eden, mesaj yollayan, nefsine ağır gelse de doğru yolun

Allah ve resulunun gösterdiği yol olduğunu kabul eden kadın okurlarım da çok, çok şükür.

Yazımı bir hanımefendiden gelen maille bitirmek istiyorum.

“Sema Hanım,

Daha öncede yazılarınızı okumuş ve almam gerekenleri almaya çalışmıştım hatta bir yazınız eşimle aramızda geçen bir tatsızlıkta bize ışık olmuştu.

Bir gün, eşim elinde bir kağıtla geldi ve yazınızı okudu hiç konuşmadan dinledim sanki bizim yaşadığımız tatsızlık ve benim yaptığım hataları yüzüme vuruyor ve doğru yolu da yanında gösteriyordu.

Okudu hiç yorum yapmadan, sadece dinledim, o da yorum yapmadan sadece okudu, okudu, okudu…

Ve yaşadıklarımızı anlatıyordunuz sanki ikimizin de hatalarını gösteriyordunuz. Yazı bitince hiç konuşmadan sadece sarıldık ve ağladık hatalarımızı görmüş ve utanmıştık çünkü.

O günden beri yazılarınızı takip ediyorum.

Şimdi çok huzurlu ve mutluyuz ikimizde.

Size çok teşekkür ediyorum gösterdiğiniz yol için, eminim bir çok kadın kendine pay çıkartıyor ve mutluluğa giden yolda sizin gösterdiğiniz ışığı kullanıyorlardır, bu açıdan yaptığınız iş amacına ulaşıyor enim olun …bilin istedim sadece..

Sema Hanım teşekkür ederim, her şey için ve yazılarınız için ..

Hayat boyu başarı ve mutluluk sizinle olsun.”

Hikmet bende değil. Kaynaklarım sağlam. Allah ve Resulunden daha doğru kaynak olabilir mi? Ben sadece bir vesileyim. Bu da benim için çok büyük bir nimet ve şereftir. Rabbim kıymetini bilmeyi nasip etsin.

Sema Maraşlı – Haber 7

7 tane yorum yapılmış

  1. anne dedi ki:

    Her konuyu kadın – erkek çatışmasına döndürüyoruz..
    Evlilikler bir pamuk ipliğine bağlı, ne kadın erkeğe ne de erkek kadına mecbur değil. Eğer güç savaşına girerlerse kadın ve erkek görevlerini yapmamakla birbirerini dize getirip düzeltebileceklerini sanıyorlarsa çok yanılırlar. Eşler arasındaki muhabbet, evlilikteki sorunları aşmada en güzel merhem. Eşinin üzülmesine dayanamaz hakkından feragat ederse insan , haklı da olsa gidip eşi ile konuşursa , kırgınlıkları uzatmazsa ne ala..
    Her konuda olduğu gibi kadın erkek ilişkisini ele alırken ifrat ve tefritten kaçınmalıyız.
    Kadınları sürekli eşinden şiddet gören bir ülkede ayet ve hadis gibi sağlam kaynaklara dayanılarak ‘gerektiğinde dövebilirsiniz ‘ demenin iyiniyetli bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum. Yerli yersiz her doğruyu söylemek yarardan çok zarar getirebilir.Eşler birbirinin hak ve hukukuna karşılıklı özenli davranmalı. Böyle yazılarla ortalığı bulandıranları da çok hoş göremiyorum. Herkesin binbir türlü derdi var, karı koca arasına fitne sokmamak gerek, eşlerin birbirlerine bakış açılarını Bediüzzaman Hazretleri öyle güzel özetlemiş ki, oraya baksınlar.. Allah herkesin yuvasına huzur birlik dirlik ve muhabbet nasip etsin inşallah. Kendi yolunda olmayı rızasını kazanmayı cümlemize nasip eylesin ..Dua edelim ..

  2. Mustafa NUTKU dedi ki:

    Üstad Bediüzzaman, Risale-i Nur’da, Yirmidördüncü Lem’a İkinci Nükte’de, “biçare nisa taifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevketmek için bir-iki komitenin tesirli bir surette perde altında çalıştıklarını hissettim. Ve bildim ki, bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor.” dedikten sonra, iki sayfa içerisinde üç defa, “Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi, daire-i İslâmiyetteki terbiye-i diniyeden başka yok” olduğuna vurguda bulunuyor. Üstadın bu telifinin üzerinden bir asır kadar zaman geçmiştir ve Üstadın bu telifi esnasında iletişim vasıtalarından radyo yeni çıkmış ve ancak az kişide bulunmaktaydı. O zamandan beri geçen bir asırda iletişim teknolojileri de o zamana nisbeten çok daha fazla gelişmiştir. Bu, gerçekçi bir nazarla bakılırsa, kadınların gafil taifesini ifsatta bir asır öncesine göre çok daha fazla ileri gidilmiş olduğu demektir. Hem ülkemizde, hem de diğer İslâm ülkelerinde ailelerin parçalanması, büyük bir mesele haline gelmiştir. Bununla ilgili olarak çeşitli ulusal ve uluslar arası kongreler yapılarak konu tartışılmakta ve buna bir çözüm bulunmasına çalışılmakta fakat mallesef bunlar havanda su dövmek kabilinden olmaktadır. Halbuki, boşanmaların artmasının temelindeki asıl sebeb, Üstadın bir asır öncesinde perde altında çalıştığını hissettiğinden bahsettiği ifsad komitelerinin saçtıkları manevî zehirlerdir. Bunun neticesinde, namaz kılıp oruç tutan, tesettürlü Müslüman hanımlarda bile o manevî zehirlerin tezahürü olan manevî hastalık hallerine çeşitli derecelerde rastlanabilmektedirler. Allah’ın çok açık âyetleri ve peygamberimizin sahih hadislerine rağmen, maalesef gafil bir kısım kadınlar ifsad komitelerinin yaklaşık bir asırdır gizlice perde arkasından saçtıkları manevî zehirlerle manen zehirlenmiş ve hastalanmış haller göstermekte, bu hallerinin İslâmî kimlikleriyle bağdaşmayacağını anlayamamakta, batıda ailelerin parçalanmasının birinci sebebi olan “feminizm”in açık veya gizli şekillerini benimsemekte, Allah’ın ve Resulününün kendileri için tanımadığı hakları “kazanılmış hak” gibi görmekte israr etmektedirler. Bu mevzuda bilhassa her evin baş köşesinde yer alan TV’lerde sabahtan itibaren değişik kanallarda yapılan kadın programları gafil kadınlarda ve dolayısıyla İslâm ailelerinde büyük manevî tahribat yapmaktadır. Bu çok mühim ve üzerinde çok şey söylenebilecek mevzuda, bir kadın olarak Sema Maraşlı’nın gerçekçi ve hakşinas yazıları, bilhassa büyük önem arzetmektedir. İslâm kadınları, bu yazıları kendileri için çok faydalı bir ikaz telakki edip, çok ciddî bir nefis muhasebesinde bulunmalıdır. Bizim maddeten gelişmiş batı ülkelerine nisbeten üstün tarafımızın, onlara göre daha dindar oluşumuz ve aile yapımızın daha sağlam oluşu sebebiyle, hem dindarlığımızı hem de aile yapımızı tahrip için yaklaşık bir asırdır perde altından gizli komiteler bu değerlerimize karşı dehşetli bir manevî savaş açmış; bunu suret-i haktan görünüp taraftar toplayarak sürdürmeğe çalışmıştır. Kadınlarımız, bu manevî tahribattan kendilerini koruyucu manevî aşıları mutlak surette Kur’an ve hadisten almazlarsa, hem dünya ve hem de âhiret saadetlerini kaybedebileceklerinin idraki ve şuuru içerisinde olmalıdırlar. Çünkü, çok iyi bilinmesi gerektiği gibi, âhiretteki son pişmanlık asla fayda vermeyecektir.

    • Nabi dedi ki:

      “Bunun neticesinde, namaz kılıp oruç tutan, tesettürlü Müslüman hanımlarda bile o manevî zehirlerin tezahürü olan manevî hastalık hallerine çeşitli derecelerde rastlanabilmektedirler.” İfadeniz maalesef bir hakikati ifade ediyor. Durum tesbiti yapıldığına göre 2.adım olarak hanımların bu duruma düşmesinde hangi sebeplerin etken olduğunu incelememiz lazım.
      İslam aile hukukunda -hepimizin bildiği gibi- hanımın manevi terbiyesi eşinin MESULİYETİNDEDİR, bey bir nevi hanımın mürşididir, hem de mizanda hanımın günahlarından eğer ihmali veya dahli varsa eşi de hesap verecektir ancak tersi, yani beyin fiillerinden hanım mesul değildir. Bu kaide fıtrata ait bir kanunu anlatmaktadır. Evin beyi terbiye noktasında eşi üzerinde tesir sahibidir ve bu mesuliyetini idrak edip, vermeye çalıştığı terbiyeyi öncelikle kendi nefsine yerleştiren, şahsiyeti İslam üzerine oturmuş bir bey hem hanımı hem çocukları üzerinde tesir sahibidir. Rabbimiz aile içi eğitimi böyle bir sıraya koymakla eşler arası rabıtayı esasen kullukla beka alemine dayandırmıştır.
      (Hanımların feminist veya gururkarane fikir ve hislerini tasvip ediyor değilim, yerine göre 2. bir eşi bile hazmetmek zorunda olunan bir konumdur hanım olmak.. ancak problemin alt veri tabanı ve çözümü üzerine düşünelim.)
      Şimdi.. hanımlar gafil ve ifsad aletleri ile beyni bulanmış bir vaziyette iken evin beyleri müsbet hareketle, yani Allah’a karşı korumak, sahip çıkmaya söz verdiği, o biçare acize, zaifeyi HİÇ kırmadan incitmeden, alttan alıp, teşvikler yaparak istikamete geçmesine vesile olmaya AZAMİ çalışmalıdır. Asrımız hükmünce menfi hareket hiçbir dini hizmet sahasında müsbet netice vermez, bu Bediüzzaman Hz.’nin hizmete taalluk eden bahislerinde apaçık anlatılmıştır. Dolayısıyla ayet veya hadiste ruhsat var, dövebilirim, denilmez, o ayetin bu zamandaki hükmü, nasıl anlaşılacağını asrın sahibi olan müceddid anlatır, 24.lema veya hanımlar rehberinin hiçbir yerinde de fiziksel veya ruhsal şiddete, BASKIYA cevaz verilmemiştir. Hanım nazik ve nazenin olduğu için psikolojik bile olsa şiddetle karşılaşması durumunda içine kapanır ve küser, hem de nefsinin eline kalır, belki eşine kin bile bağlayabilir. Yani şiddetin hiçbir faydası olmaz. Onun yerine medenilere galebe ikna iledir düsturundan hareketle beylerin “eşini anladığını” HİSSETTİRMESİ, yani “biliyorum, bu senin için zor geliyor ama beraber yapalım, yaptıkça alışılıyor, sen bunu yapabilecek kadar dirayetli bir hanımsın, senin imanın teslimiyetin kuvvetli maşallah, seninle iftihar ediyorum vs..” gibi motive edici ifadelerle hergün 1 arpa boyu mesafe kat etmeyi hedefleyip o gafil hanımını istikamete sokabilir, sokmalıdır, zaten hukukta vazifesidir, hem de beyin şahsiyeti hanım ve çocuklarını terbiye edebildiği, buna çaba harcadığı nisbette oturur, kişilik kazanır.
      Son olarak 2 örnek vereceğim: menzil tarikatına bağlı, çok hoş halli bir ablam anlatmıştı. Eşiyle ilk evlendiklerinde kendisi 16 yaşındaymış, akşam eşi eve geldiğinde “canım sıkılıyor” deyince eşi sırtına bindirir, yerde at gibi hanımını gezdirir, neşelendirir, sonra oturur yemek yerlermiş.. ve abla 9 yıl boyunca eşinin bakla yemeği sevmediğini anlamamış, bir gün kayınvalidesi geldiğinde söylemiş, o da eşine “sen bakla sevmiyor musun” demiş, bey de “senin elinden yerim” diye hanımın kalbini kapmış. Ağabey gece teheccüde kalkar, ağlaya ağlaya eşinin hidayetine dua edermiş. Ablayı zorlamamış ama 25 yaşlarında ablada dine karşı çok büyük bir iştiyak olmuş, örtünmüş, namaz, arayış derken tarikata intisab etmiş. Ve şu anda o kadar çok insana kuvvei maneviye oluyor ki.. Allah nasip etmiş USA’da kilisede bile Allah’ı anlatmış.. pür ihlas pür şevk pür nur bir hanım.. bu hale nasıl geldi..?
      İkinci örnek nur talebesi, ehli hamiyet, gayretli bir hanım. Eşi nur talebesi imiş, ablaya Sözleri okursa altın bilezik alacağını vaad etmiş. Abla bilezik hayaliyle okumaya başlamış, kitabı yarılamadan gözünde ne bilezik kalmış ne başka şey.. şimdi büyük bir şehirde hanım hizmetinde ağır yükleri kaldırmak nasip oluyor elhamdülillah..
      Elhasıl, beylerin elinde -hanımı ne kadar gafil, mağrur, cahil, feminist de olsa- hanımına tesir edecek alet edevat ekipman çare mevcuttur; başta sağlam şahsiyeti, dinlenir sözü olması bile hanımı yavaş yavaş yola koyar; yeter ki müsbet hareketle, dediğini yaşamakla hanımını kurtarmaya azmetsin, biraz göz yaşı döksün..
      Aynı şekilde hanım da eşini kurtarmaya azmetmeli; yani hangisi uyandıysa diğerini müsbet hareketle kucaklamalı, zaten 24.lemada bu tavsiye edilmiş.

  3. Mustafa NUTKU dedi ki:

    Kadına şiddet, günümüzün medyasının en çok işlenen mevzularından biri haline getirilmiştir. Bunun haklı ve haksız tarafları vardır. Meseleyi fazla detaylandırmadan kısaca, dinimizin en başta gelen kaynağının Kur’an olduğuna dikkat çekmeliyiz. Nisâ Sûresi 4/34. âyetinin muteber tefsir kitaplarındaki tefsirine bakılmalı; indî (subjektif) yorumlar, mütalaalarda ileri gidilmemelidir. Allah (c.c.) ne dediyse odur. Allah’ın helal kıldığına kimse haram diyemez; Allah’ın haram kıldığına da kimse helal diyemez. Şâri-i Hakikî O’dur. Nisa Sûresi 4/34. âyetinde geçen “vadribûhünn” kelimesine muteber Kur’an tefsirlerinde verilen manânın dışında bir manâ verilemez. Peygamberimiz’in (s.a.s.) de “yaşayan Kur’an” sıfatına sahip olduğu, Kur’an’a (Hâşâ) aykırı hiçbirşey söylemesinin asla mümkün olamayacağı ve yapamayacağı asla hatırdan çıkarılmamalıdır. Peygamberimiz’in (s.a.s.) yasakladığı, zevcesini haksız yere dövmektir; zulmen dövmektir. Peygamberimiz’in zevcelerini hiç dövmemesinin, o mübarek validelerimizin hiçbir zaman ilgili âyete göre dövülmeye ruhsat verilen hale girmemeleri sebebiyle olduğu dikkate alınmalıdır. “Kadın dövülmez” lafını, niyetiyle, şuurlu haliyle iddia etmenin Nisâ Sûresinin 4/34. âyetinin hükmünü beğenmemek, tenkit etmek, tağyire çalışmak, reddetmek gibi fevkalade tehlikeli hallere girmek olacağı bilinmelidir. “Kadın, eşek midir ki dövülsün?” lafını cahilce söyleyen çok kişi ve bilhassa kadın vardır. Eşeğin de hayvan olarak hakları vardır. Zulmen ne kadın, ne erkek, ne de hayvan asla dövülemez; fakat te’dip ve ceza için ruhsat dinî kaynaklarımızca verilmişse, hepsi usulüne göre ve haddi aşmadan hem dövülebilir, hem de şer’an ceza vermek yetkisi varsa daha fazlası da yapılabilir. Peygamberimiz (s.a.s.)hırsızlık yapan Fatma adındaki bir kadının elinin kesilmesine (Allah’ın emri olarak) karar verirken, bunu önlemek için tavassutta bulunmağa teşebbüs edenlere kendi kızı Fatma (r.a.) bile bu fiili işlemiş olsa, onun da elinin kesilmesine tereddüdsüz hükmedeceğini söylemiştir. Zina yapan evli bir kadının aklı başında olarak dört ayrı zamanda Peygamberimiz’e (s.a.s.)’e müracaatla kendisini bu günahından temizlemesini ısrarla söylemesi üzerine onun recmedilmesine, gene Kur’an’ın emri olarak karar vermiştir. Zinanın ve her çeşit diğer günahın alabildiğine yaygın hale geldiği içinde bulunduğumuz bu âhirzamanda “Kadın dövülmez” cümlesini tam genelleştirme yaparak kesin bir dille söyleyenlerin, âhirzaman fitnesinden bir derecede etkilenmiş olabilecekleri düşünülebilir. Rahmetinin her şeyi kuşattığın söyleyen Allah(c.c.) gene rahmetinin bir tezahürü olarak isyanla yaşayıp cehennemde zebaninin topuzunu, dayağını yemesi âkibetinden Müslüman kadını korumak için, “şefkat tokadı” nevinden usulüne göre dövülmesinin uygun olacağını âyetle bildirmiştir. Rahmetli hadis profesörü İbrahim Canan’a kadının Nisâ Sûresi 4/34. âyetine göre dövülmesinin nasıl olması gerektiğini sorduğumuzda, yüzüne kesinlikle vurmamak, onu yaralamamak, bir havlunun ucuna topuz yapıp onunla kaba etlerine vurmak gibi bir şekilde olabileceğini söylemişti. Risale-i Nurların hiçbir yerinde “Kadınları dövmeyiniz” şeklinde bir cümle geçmez, geçse zaten Nisâ Sûresi 4/34. âyete aykırı olurdu. “Şefkat tokadı” Bediüzzaman’ın da Risale-i Nur Külliyâtında çok yerlerde bahsettiği bir deyimdir; hattâ “Şefkat Tokadı Risalesi” bile vardır. Gene Risale-i Nurlarda vurgulandığı gibi,”nev’i beşerin en mühim meselesi Cehennemden kurtulmaktır”. Cehennemden kurtulmasını sağlayabilecek bir şefkat tokadının (usulü vechile ve haddi asla aşmadan) yasaklanması, o kadının Cehenneme gitmesine razı olmak bile sayılabilir. Meseleyi Kur’an ve Hadis kaynaklarıyla gerçekçi şekilde mütalaa etmek, asrımızda gizlisi ve açığı çok yaygın olan “feminist” saptırmaların tesirinde kalmamak gerekir. Tıpta “hastalık yok; hasta vardır ” denildiği gibi, evlilikte de her vak’a tamamen nev’i şahsına münhasırdır; mukteza-yı hale göre (Kur’an ve Hadis ışığında) hareket gerekir. Fussilet Sûresi 41/34. de tavsiye edildiği gibi, elbette kötülük en güzel olan hareketle öncelikle iyilikle savılmağa çalışılmalıdır; fakat bu herkeste beklenen kesin müsbet gelişmeyi getirmeye yetmeyebilir. Öyle olsaydı, peygamberlerin bazılarının zevcelerinin ve çocuklarının onlara muhalif yaşayıp ölmelerine de rastlanmazdı. Meseleyi dar perspektiflerden ele almamak lâzımdır. Bu mevzuya bakış tarzımız da, içinde yaşadığımız bu âhirzamanda bizim mühim bir imtihanımızdır. Allah (c.c.) hakkı hak bilip Hakk’a tâbi olan ve bâtılı da bâtıl bilip ondan sakınanlardan eylesin.———————————————————-

  4. Nabi dedi ki:

    “Peygamberimiz’in zevcelerini hiç dövmemesinin, o mübarek validelerimizin hiçbir zaman ilgili âyete göre dövülmeye ruhsat verilen hale girmemeleri sebebiyle olduğu dikkate alınmalıdır.” Bu bilginin kaynağını bize de aktarır mısınız? Yani ezvac-ı tahirat validelerimizin dövülmeye ruhsat veren hiçbir hale girmediği kanaatine nasıl vardınız?
    Zira Efendimiz(ASM)’ın hanesinde de zaman zaman sıkıntılı dönemler olmuştur. Örneğin Hz Aişe(RA) ve Hz. Zeyneb(RA) arasındaki kutuplaşmayı anlatan “bal şerbeti” “İ’la hadisesi” meselesinde Efendimiz(ASM) ayet-i kerimenin nuzulüyle işin iç yüzüne vakıf olunca hanımlarının yanına 1 ay uğramamıştır. Hem hanımlar arası kıskançlıkları hem de dünyaya rağbeti işmam eden halleri bu şekilde terbiye etme yolunu seçmiştir. Ya da yaşlıca olan bir hanımının ezvac-ı tahirata yakışmayacak bir tavrına “İstersen seni nikahımdan çıkarayım” gibi bir kapı açmış, hanımlarını seçimde serbest bırakmıştır. Bu tür büyük hadiselerde, nikahın dahi devamının tehlikeye girdiği ciddi sorunlarda Rasulullah(ASM) hanımlarına bir fiske dahi vurmamıştır.
    Elhasıl, hane-i saadette yaşanan hiçbir sıkıntıda Rasulullah(ASM) hanımlarına bu ruhsatı kullanmamış. Görülüyor ki Rasulullah(ASM) AİLE İÇİ sorunların çözümünde bir bey olarak -ayet ruhsat vermiş olsa da- fiziki şiddet yolunu kullanmamıştır.
    Bugün hanımını dövmeye ruhsat kullanan beylerin yaşadıkları hadiseler Rasulullah(ASM)’ın yaşadıkları kadar ciddi midir, yoksa daha hafif sebeplerle mi bu ruhsat kullanılabilirlik aşamasına getirilmektedir? 1 ay hanımından uzak kalma cezası verip hanımın davranışını düzeltmesini beklemeden ruhsat kullanan beylerin mesuliyeti ind-i İlahi’de azim değil midir..?

  5. Mustafa NUTKU dedi ki:

    Hicrî 9. yılda Yemen de dahil olmak üzere bütün Arabistan müslüman idaresini kabul etmiş, Bizans ve Sasani sınırlarına ulaşılmıştı. Devletin gelirleri eskisine nazaran artmış ve Hz. Peygamberin şahsi gelir kaynakları, arazileri de çoğalmıştı. Fakat İslam devletinin kuzey ve kuzey doğusundaki imparatorluklar büyük tehlike oluşturuyorlardı. Hz. Ömer, bir Gassanî saldırısından endişe etmektedir. Bu sebeple de gelebilecek böyle bir saldırıya karşı hazırlıklı olmak gerekiyordu. Rasûlullâh (SAS)’in eşleri ise, eski hayatlarında olduğu gibi sade ve basit bir hayat yaşıyorlardı ve Rasûlullah gelirlerini fakir ve yoksullara umumi ihtiyaçlara ve olası savaşa karşı silah teminine harcıyordu.

    Meselâ: Mescid-i Nebevi’de çok sayıda köle mevcut olduğu bir zamanda Hz. Ali’nin teşvikiyle Hz. Fatıma el değirmeni çevirmekten ellerinin nasırlaştığını ve işleri yapmakta zorlandığını ifade ederek kölelerden bir tane istemiş, fakat Peygamber (SAS) kızının bu isteğini geri çevirmiş ve yorgun olarak yatağa giderken 33 er defa tesbih çekmenin bu isteğinden daha hayırlı olduğunu bildirmişti. Buhâri, Hz. Peygamber’in o zenginlik döneminde bile fakirlerin, yoksulların, Suffa ashabının ve dulların ihtiyaçlarını kendi ailesinin ihtiyaçlarından öne aldığını bildirmektedir.

    Bir başka yerde bu hadise şöyle anlatılmaktadır: Bir gün Hz. Peygamber’in eline bir miktar para geçer; kızı Fatıma gelip, kocasının kuyudan su çekerken zorluk içinde kaldığını, kendisinin de un yapmak için tane öğütecek gücünün kalmadığını söyleyerek, bu işlere yardımcı olması için bir köle almak istediğini söyler. Rasûlullâh ona şu cevabı verir:
    “Suffadaki insanların midelerini boş bırakarak sizin istediğinizi yerine getiremem, parayı onlara harcayacağım.”
    Hz. Peygamberin şahsi gelirlerinin arttığı ve fakat yukarıda zikrettiğimiz sebeplerden ve diğer sebeplerden dolayı ailesinin hayat seviyesinin yükselmediğini görüyoruz. Bu sebeple Hicrî 9. yılda ekonomik sıkıntılara artık katlanmak istemeyen eşlerinin adeta bir toplu grev gibi Rasûlullâhâ karşı tavır aldıklarını ve onu sıkıntıya sokarak geçimliklerinin yükseltilmesini isterler. Bunun üzerine Alah Teâlâ onlar hitâben şöyle buyurur:
    “Ey Peygamber; eşlerine de: Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız, gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Yok eğer Allah’ı , Rasulünü ve Ahiret yurdunu istiyorsanız, muhakkak ki Allah içinizden iyi davranan hanımlara büyük mükafat hazırlamıştır.” (Ahzap, 28-29)

    Bu konu ile ilgili hadîsleri taradığımızda Rasûlullah’ın eşlerine bir ay darılmasının yalnızca geçimlik istemeleri olmadığını görüyoruz. Çorbada her ne kadar bunun büyük bir yeri varsa da bunun haricinde de Rasûlulâhın eşlerine bir ay küsmesini gerektirecek hadiselerin birbiri ardına geldiğini görüyoruz. Rasûlullâh’ın eşleri kendilerini efendimizden zaman zaman uzak tutuyorlar ve efendimizi kızdıracak tutum içerisine giriyorlardı. Yine bunun üstüne bal olayı ve İbrahim’in annesi Cariye ile ilgili Rasûlullâh’ı üzen bir takım olaylar da buna tuz biber olmuş ve Bir ay darılarak eşlerinden uzak durmasına neden olmuştur. Rasûlullâh’ın eşlerinin nafakalarının yükseltilmesi için Peygamber (SAS)’i rahatsız ettiklerini Hz. Ömer şöyle anlatıyor:

    İmam Ahmet b. Hanbel der ki: “Bize Ebû Âmir Abdülmelik b. Amr … Câbir’den nakletti ki; o şöyle demiş: Hz. Ebû Bekir (RA) Rasûlullah (SAV) efendimizin yanına gelip girmek için izin istedi. Halk Peygamberin kapısı önünde oturmuşlardı. Peygamber de oturmuştu. Ancak Ebû Bekir’e izin verilmedi, sonra Ömer geldi, izin istedi ona da izin verilmedi. Daha sonra hem Ebû Bekir’e hem de Ömer’e izin verildi ve Rasûlullâh’ın yanına girdiler. Hz. Peygamber çevresinde eşleri olmak üzere oturuyordu ve susmuştu. Hz. Ömer dedi ki: ‘Bir söz etsem de Peygamberi güldürsem.’ Bunun üzerine ‘Ey Allah’ın Rasûlü görüyor musun Zeyd’in kızı –kendi hanımını kastediyordu- biraz önce benden nafaka istedi.Ben de boynunu büküverdim.’ Bunun üzerine Rasûlullah ön dişleri belirinceye kadar güldü ve dedi ki: ‘İşte şunlar da benim çevreme oturmuşlar benden nafaka istiyorlar.’ Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı ve kızı Âişe’yi dövmek istedi. Bunun üzerine Hz. Ömer de kalktı kızı Hafsa’yı dövmek istedi. Her ikisi de dediler ki: ‘Peygamberin sahip olmadığı şeyi ondan istiyorsunuz ha…’ Rasûlullah (SAV) Ebû Bekir ve Ömer’i durdurdu. Peygamberin hanımları dediler ki: ‘Biz bu meclisten sonra bir daha Allah Rasulünden yanında bulunmayan hiç bir şeyi istemeyeceğiz.’ Câbir der ki:’İşte bunun üzerine Allah Teâla muhayyerlik âyetini indirdi ve Peygamber Hz. Âişe’den başlayarak dedi ki: ‘Ben sana bir durumu hatırlatacağım, ancak anne ve babanla istişare etmeden çabucak cevap vermeni istemem. Hz. Âişe ‘neymiş o ?’ deyince Hz. Peygamber
    ” يأ ا يها النبي قل لارواجك إن كنتن تردن الحياة الدنيا وزينتها فتعالين أمتعكن وأسرحكن سراحا جميل “
    Âyetini okudu. Hz. Âişe dedi ki: ‘Ben senin için mi anne ve babama danışacağım? Hayır, ben Allah’ı ve Rasûlünü tercih ediyorum. Ve senden hanımlarının hiç birine benim tercih ettiğim şeyi söylememeni istiyorum. Bunun üzerine Hz. Peygamber buyurdu ki: ‘Doğrusu Allah Teâla beni zorlayıcı ve sıkıştırıcı olarak göndermemiştir. Yalnızca öğretici ve kolaylaştırıcı olarak göndermiştir. Eşlerimden hangisi neyi tercih ettiğini söylerse ben de onu hemen kendilerine veririm.” Bu hadîsin tahricinde Müslim yalnız kalmıştır. Müslim ve Neseî bu hadisi Zekeriyâ b. İshâk el-Mehdî kanalıyla Câbir’den rivâyet ederler.” Hz. Peygamber’in hanımlarıyla arasının açılması hadisesine ve sebeplerine genişçe yer veren Kurtubi bunları şöyle özetler. 1) Hanımları ondan dünya malı istediler. 2)Fazla nafaka istediler. 3)Birbirlerini kıskanarak ona eziyet ettiler. 4)Hanımlarından bir ona altın yüzük istemiş, Rasûlullâh ona gümüşten bir yüzük yaptırmış ve üzerini altınla kapattırarak ucuza mal etmişti. Bu hanımı, yüzüğü altın yaptırmadığı gerekçesiyle ondan uzak durmuştur.

    Allah Teâla Peygamberin eşlerine yönelik olarak şu ikazlarda bulunmuştur:
    “Ey Peygamber! Zevcelerine de ki. Eğer siz dünya hayatını ve onun zinet ve ihtişamını arzu ediyorsanız, gelin size boşanma bedellerini vereyim de hepinizi güzellikle salıvereyim.” (Ahzab, 33/27)

    “Eğer Allah’ı, Peygamber’ini ve âhiret yurdunu diliyorsanız şüphe yok ki Allah, içinizden güzel hareket edenler için büyük bir mükafat hazırlamıştır.” (Ahzab, 33/28)

    “Ey Peygamber hanımları! İçinizden kim açık bir terbiyesizlik ederse, onun azabı iki kat artırılır. Bu Allah’a göre kolaydır. Sizden kim de Allah’a ve Peygamber’ine itaat eder, iyi amelde bulunursa ona da mükafatını iki kat artırırız. Biz ona çok şerefli bir rızkta hazırlamışızdır.” (Ahzab, 33/29)
    “Ey Peygamber! Allah’ın sana helal kıldığı şeyi,hanımlarının hoşnutluğu için, niçin haram ediyorsun? Allah bağışlayandır, esirgeyendir. Allah sizin için yeminlerinizin çözülmesini farz kılmıştır. Allah sizin Mevlânızdır, O bilendir, hikmet sahibi olandır. Hani Peygamber, eşlerinden bazısına sır olarak bir şey söylemişti de o onu bir başkasına söylemişti. Allah da Peygamber’e bunu haber verdiğinde Peygamber de o(o zevcesine) birazını geri bırakıp, bir kısmını aktardığında ‘Bunu sana kim haber verdi?” dedi. (Peygamber dedi ki:’Bunu bana âlim olan ve her şeyden haberder olan Allah haber verdi.’ (Ey Peygamber eşleri)Siz ikiniz eğer Allah’a tevbe ederseniz ne iyi, -çünkü ikinizinde kalpleri meyletmiştir- yok eğer ona karşı birbirinizle yardımlaşmaya devam ederseniz biliniz ki onun mevlası olan Allah, Cebrail, salih mü’minler ve meleklerde bundan sonra ona destekçidirler. Eğer o sizi boşarsa, yerinize ona sizden daha hayırlı Allah’a teslim olmuş, iman etmiş, Ona boyun eğmiş, tevbekar olan, ibadete düşkün olan, oruç tutan, dul ve bakire zevceler verir.” (Tahrim, 661-5)
    ———————————————————–
    NOT: 1 – Peygamberimiz’in Î’la vakası olarak bilinen yukarıda bahsedilenlerde, Allah-ü Teâlâ 4 âyetle Peygamberimizin zevcelerini doğrudan ve çok açık şekilde ikaz etmişken, böyle bir durumda peygamberimizin onları dövmesinin yeri olur mu?
    2 – Nisâ Sûresi 34. âyetinde ve ayrıca Peygamberimiz’in (s.a.s.) Veda Hutbesi’nde bildirilen zevcelerini dövme ruhsatını kullanma şartına uymayan erkekler, elbette âhirette bunun hesabını vereceklerdir.

  6. Nursemin dedi ki:

    Söylediklerinize katılmamak elde değil.. Dinimizi hakkıyla anlayamadıkça yaşamımıza katıp yaşayamadıkça bu düzen böyle gidecek.. Lakin şu tezinize katılmayacağım; okuld defteri bir kız tarafından çöpe atılan erkek çocuğuna ‘ iyi yapmışsın’ desteğinizi anlayamadım. Daha doğrusu işin derinine inildiğinde, yani ‘kadınların daha haksız’ olduğu tezinin biraz da kaynağı sanırım erkeklerinin sırtını sıvazlamak.. Bu taa çocuklukta başlıyor. Anne, erkek çocuğunu sen güçlüsün, sen onu yenersin, ezdirme kendini vs vs… Diye yetiştiriyor… Ve kısacası sonuç ‘güç gösterisi yapan erkek eş’ modeli çıkıyor haliyle karşımıza.. Vaktim az olduğundan kısaca detaya inmeden bu şekilde dile döktüm şu an…
    Biz anneler erkek çocuklarını çetin ceviz yetiştiriyoruz ve kadın ki fıtratı gereği naif kırılgan, işitsel etkilenen ve pek tabi sevgiyle beslenmek isteyen varlıktır. Bu şekilde erkekler yetiştiği müddetçe hiçbir evlilik yolunda gitmeyecektir. Kadın elbette itaat edecek elbette eşini el üstünde tutmalı lakin günümüzde buna layık olacak erkekte çok çok azdır.. Bu da zaten dini doğru algılayamanaktan ve tabi öğretilmemiş olmaktan kaynaklanıyor.. Erkek ne olursa olsun, eşinin ve ailesinin yerini ayrı tutacak .. Helâli görüyorsa bunu yapmalıdır.. Saygılar …

Sende yorum yazabilirsin