İnsandan kaçarak insana varılmıyor

Kalemimi önce kendime batırmayı severim. Bu, hem bildiğim bir yerden yola başlamamı sağlar ve yazmamı kolaylaştırır, hem de ilk bıçağı kendime çaldığım için ileride muhatabıma da ucu battığında “Sen kendine bak!” deme şansı kalmaz. Çünkü bilir: Ben önce bizzat kendimi yerin dibine batırdım. Bıçağın altına yatırdım. Kendimden razı değilim. Bu haltları ben de yedim. Benim de hatırladıkça kendilerinden Allah’a sığındığım kuytu köşelerim, dehlizlerim, yaralarım var.

Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez! cümlesini biraz da böyle anlarım. Ateşe senden bir adım daha önden koşan kişinin seni de ateşe koşturmasına kızmazsın. Ağır bir işte senden daha çok çalışan bir kişinin seni ağır işlere sevketmesinden gocunmazsın. Yükün fazlasının onda olduğunu bildiğin adama öfkelenmek hatırına gelmez. Sitemlerimiz, hep ‘ötekinin’ bizden çok kendini kayırdığı, canına canımızdan daha iyi baktığı durumlarla ilgilidir. Kayırmadığından emin olursak sitem de kalmaz.

Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın meşhur yemini olanNefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki… beni, biraz da bu manayı hissettiğim için, çok etkiler. Nasıl? Muhatabına ne diyecekse, ne hakkında nasihat edecek veya uyaracaksa, onun ilk adımını/tebliğini mübarek zatına doğru atmıştır Aleyhissalatuvesselam. “Benim nefsim de O’nun kudret elinde. Şimdi seninkinin de O’nda olduğunu hissettirecek şeyler söyleyeceğim. Ağırına gitmesin. Burada nasihat veren benim amma, ben de kemal-i teslimiyetle senin tâbi olmanı beklediğim şeye tâbi oluyorum. Seni davet ettiğim şeye önce ben tâbiyim.”

Böyle şeyler hissederim o yeminde. Muhatabından önce kendine bir dönüş. Muhatabından önce kendine bir dokunuş. Tıpkı mürşidimin dediği gibi:Hem getirdiği dine herkesten ziyade itaati ve Hâlıkına karşı herkesten ziyade ubûdiyeti ve menhiyâta karşı herkesten ziyade takvâsı kat’iyen gösterir ki, o, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mübelliğidir, elçisidir. Ve o, Mâbud-u Bilhakkın en hâlis abdidir ve Kelâm-ı Ezelînin tercümanıdır. Demek, Âsım Köksal merhumun da bir yerde işaret ettiği gibi, O (asm) önce kendi nefsine peygamber oldu. İlk ayetler önce onu mübarek okumalara davet etti/emretti. Sonrakiler ise halkı da çağırmasını söyledi.

Yine Şualar’da nebilerin dilinden şöyle denmez mi:Madem bizimle görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin. Bil ki, başta Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ve Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan olarak bütün peygamberlere vasıtamızla gelen mesâil-i imaniyeye en evvel biz iman etmişiz.

19. Söz’ün hemen başı da şöyle söylüyor: Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var: Birisi şu kitab-ı kâinattır ki, bir nebze şehadetini on üç Lem’a ile Arabî Nur Risalesinden On Üçüncü Dersten işittik. Birisi şu kitab-ı kebîrin âyet-i kübrâsı olan Hâtemü’l-Enbiyâ aleyhissalâtü vesselâmdır. Birisi de Kur’ân-ı Azîmüşşandır.

Ben bunu biraz da şöyle anlıyorum: Cenab-ı Hakkın üç şekilde bilinmesi lazım.

1) Kainat üzerinden bilinmesi/okunması lazım.

2) Nübüvvetle yani ‘içimizden/insandan elçiler’ üzerinden okunması lazım.

3) Bizzat kendi kelamından okunması/bilinmesi lazım.

Bu üç bilme yöntemi birbirinden kopuk olarak ele alınmamalı. Yani buradaki üç küllî muarrif söylemi bence “Öyle de bilsen olur, şöyle de bilsen olur, böyle de bilsen olur” şeklinde değil. Üçünü beraber götürmelisin. Eğer bunlardan birisini eksik/yarım bırakırsan marifetinin dengesi de bozulmaya başlıyor. Bunun en açık örneği, nübüvvet hakikatini ve özellikle onun hayatımızın içinde yaşamaya devam eden yankısı olan sünnet-i seniyyeyi kısmen veya tamamen terkeden ‘Kur’an müslümanları‘nda görünüyor.

Sünnete ve onun kelamî yanını ifade eden hadislere vehmettikleri şüphelerle sırtını döndükçe bu akılsızlar giderek vayhin mesajından da uzaklaşıyorlar. Zâhiren vahye hasr-ı nazar etmekle birlikte giderek bu bilme iddiasında dengesizleşiyorlar. Kur’an’ı ne kadar tefekkür ederlerse etsinler tatmin etmek istedikleri şey hevaları olduğu için oluyor bu. Üçlünün ayrılmaz bir parçası olan Aleyhissalatuvesselamı denklemden çıkarmaya çalışıyorlar.

Yine deistler dediğimiz güruh da, Kur’an ve sünnetten bağımsız bir kainat marifeti peşinde koştukları için, buldukları hakikî marifetin yanında zerre bile olamıyor. Ne kalpte bir heyecan oluşturuyor ne de fikirde büyük bir inbisat. Halbuki Allah sadece akılla bilinebilecek birşey değildir. Allah aynı zamanda hissedilecek de birşeydir. Sezilecek de birşeydir. Sevilecek de birşeydir. İnsanî olan her yanımız, latifemiz ve özelliğimiz bir Allah’ı bilme şeklidir. Rabbimiz, herşeyi yaratan bir Allah olduğu için, marifetinde de ancak yarattığı her özelliği hikmetle kuşananlar ilerleyebilir. İbn-i Arabî’nin (k.s.) kalbinin köşkünden aklın sultanı Fahreddin-i Razî’ye (k.s.) dediği gibi: “Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır.”

En başa dönersem: Bediüzzaman’ın tefsir metodunda hatıralarına sıkça yer vermesinin hikmetli olduğunu düşünüyorum. Bence Bediüzzaman dengeli bir marifetin yine insana uğramakla mümkün olabileceğini gösteriyor onlarla. Ne demek bu? Belki biraz şu demek: İnsan hakikatinin sırça sarayını Allah Resulü aleyhissalatuvesselam ifade ederken, Kur’an’ın ifadesiyle, onun ‘içimizden birisi’ olması da bu dersin her insana dokunan yönünü temsil ediyor.

Yani biz kendi tecrübelerimiz eşliğinde Kur’an’ın, kainatın ve sünnetin mesajının insandaki izdüşümlerini okumuş oluyoruz. Tefekkürümüz de kalbimize dokunuyor böylece. Kendi kavrayış sebeplerimizi de buluyoruz. “Demek burada aslında şu denilmek istenmiş!” diyoruz. Belki kainat, Kur’an ve sünnet okumalarımız arasında geçişken bir bölgedir şu insanlığımız. Biz herşeyi insan yolundan geçerek ve insaniyet gözlüğünden bakarak okuyoruz.

Hiç unutmam. Sahiden hiç unutmam. İshak Özgel Hoca bir keresinde Alternatif Bakış’a konuk olmuş ve Cemaleddin Afganî gibi, Reşid Rıza gibi, Muhammed Abduh gibi insanların eserlerinin Bediüzzaman’ınkiler kadar etkili olmamasının bir nedenini şöyle izah etmişti: “Onların insan tasavvurları eksikti.” Çokça düşünmeli bunu. Çokça üstünden geçmeli. İnsan tasavvuru eksik olanların insana tesiri olmuyor demek ki. İnsandan kaçarak insana varılmıyor. İnsandan uzaklaşılarak insana konuşulmuyor. Okuması zor ve soğuk gelen, kalbi dalgalandırmayan, canınıza dokunmayan metinleri hafızanızdan şöyle bir geçirin şimdi. Ve İshak Hoca’nın izinde tetkik edin: Belki de sorun müelliflerinin kendilerini yeterince neşter altına itmemesinde?

Ahmet AY – Risale Haber

Sende yorum yazabilirsin