İslamın Ulaşmadığı İnsanların Durumu Nedir?

Fetret kelimesinden kasıt, iki peygamber arasındaki meydana gelen ve Hakkın tebliği uzun zaman yapılmayan, yani ilahi vahyin kesildiği zamana fetret denir. Böyle bir zamanın insanlarına fetret devrinde yaşayan kimseler denilir.

Fetret dönemi, Hz. İsa (a.s) ile son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) arasında geçen zaman dilimi üzerinde içtihat edenler de vardır. İmam-ı Gazali Hazretleri fetreti şöyle açıklamaktadır:  Hıristiyanlar ve henüz Müslüman olmamış uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm’ın daveti ulaşmayan toplumlar dahi, fetret zamanında yaşamış insanlar hükmündedir.

Fetret ile ilgili bazı içtihat sahiplerinin görüşleri arasında farklılıklar görülmektedir. Şöyle ki: Kimi, Hz. İsa (a.s) döneminden sonra, Peygamberimize (a.s.v.)vahyin tebliği arasında geçen döneme, kimi peygamberlerin tebliğinden haberdar olmayan her kese, kimi ise ilahi vahyin kesildiği her dönem için geçerli olduğu itikat mezhepleri arasında görüş farkı vardır.

Şöyle:

1-İmam-ı Şafii ve İmam-ı Eş’arîce  “Biz,bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz. ( 1) mealindeki âyet-i kerimeye dayanarak Fetret devri, insanlara tebliğ edici bir peygamber gelmeden sorumlu olmadıkları kanaatindedirler. 

2:- Matüridi’ye göre de, fetret, iman için değil amel için geçerlidir. Bunlara tebliğ ulaşmasa da sorumlu olacaklarına dair görüştür ki, bazı âlimler bu kanaattedirler.

3- Bunlar hakkında kararı Allah’a bırakmak şeklindeki görüştür.

4- Fetret ehlinin kıyamet günü yeniden imtihana tabi olacakları ve bunun neticesine göre muamele görecekleri şeklindeki görüştür.  Selef-i salihin bu kanaattedirler.(2) 

Peygamber efendimiz (a.s.v.) şöyle buyurmuştur: Dört grup vardır ki, onlar kıyamet günü kendilerini mazur göstereceklerdir: Hiçbir şey duymayan sağırlar;  akıllı ahmaklar; aşırı yaşlılar; fetret devrinde ölen insanlar.

Sağırlar derler ki, “Yarab! İslamiyet geldi ama biz bir şey duymadık. Akıllı ahmaklar diyecek ki, İslamiyet geldi ama benim üzerime çocuklar pislik atıyorlardı. Yaşlılar diyecek ki, İslamiyet geldi ama bir şey anlayamadık. Fetret devrinde ölenler diyecek ki, Yarab! Bize peygamber hiç gelmedi.” Diyecekler. Bunlar cehenneme de girseler, Allah orayı onlar için bir nevi cennete çevirir.(3)

Hz. Peygamber’den sonra fetret devri olur mu? Ayrıca Hak dinden haberdar oldukları halde onun hidayetinden nasip alamayan veya gelen Hak din ile alakalı doğru bilgilere ulaşamayan insanların hükmü nasıldır?

İslam âlimlerinin çoğunluğu Hz. Peygamber’den sonra fetret devrinin olamayacağı yönünde izahlar getirmişlerdir. Fakat İmam-ı Gazali’nin başını çektiği bir grup âlimler farklı kanaattedirler.

İmam-ı Gazali’in görüşü: “Derim ki, Allah’ın rahmeti cehennem azabına çarpılsalar bile, geçmiş ümmetlere de şamildir. Zira cehennem azabının da şiddetlisi vardır, hafifi vardır. Diyebilirim ki, zamanımızda Bizans sınırları içinde kalan Hıristiyanların ve Türkistan’daki Türklerin çoğu, inşallah özellikle de bu memleketlerin uzaklarında bulunanlar bu rahmete mazhar olanlardır. Zira bunları üç gruba ayırmak mümkündür:

Birincisi: Hz. Muhammed’in ismi bile kendilerine asla ulaşmamış olanlardır ki, bunlar mazurdurlar.

İkincisi: Kendilerine Hz. Muhammed’in hem ismi ve hem de sıfatları ulaştığı ve kendileri de İslam ümmetine komşu yahut bizzat birlikte yaşadıkları halde inkâr edenlerdir ki, bunlar inkârcı kâfirlerdir.

(Bediüzzaman’ın konu ile alakalı görüşü şöyle: “Eğer o felâketi gören zalimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstahak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.”) (4)

Üçüncüsü: Yukarıdaki iki derece arasında kalanlardır ki, bunlara Hz. Muhammed’in ismi ulaşmıştır; ancak özellikleri ve sıfatları tam ulaşmamıştır. Çocukluklarından itibaren onun yalancı bir peygamber olduğu telkin edilmiştir. Bana göre bunlar da birinci grup hükmündedir. (5)

Bediüzzaman, İmam-ı Şafii, İmam-ı Eş’arî ve imam-ı Gazali gibi müçtehitlerin görüşlerini benimsemekle beraber konuya şöyle bir açıklık getirmektedir:  “Onbeşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür; belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünki âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî’ye (A.S.M.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda Hazret-i İsa’nın (A.S.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (A.S.) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaîfler, müstebid büyük zalimlerin cebr-ü şiddetleri altında musibet çekiyorlar.’(6)

Üstad özellikle ‘fetret derecesinde’ diyerek meseleyi açıklıyor. Zaten bu meselenin doğrudan imanın şartlarıyla alakadar olmayıp içtihadı bir meseleden ibarettir. İmam-ı Şafii ile İmam-ı Eş’ari görüşünü benimseyerek konuya açıklık getirmiştir.

“Ağabeyler anlatıyor” kitabının yazarı Ömer Özcan’dan nakledilen bir hatıradır.

“Mehmet Kırkıncı Hoca Efendiden kaydettiğim çok önemli tarihî bir hatıra var… 40 sene önce yaşanan bu hadisenin özü şudur: “Bediüzzaman Hazretlerinin Hıristiyanlarla alakalı bir tespitine, Necip Fazıl’ın itiraz etmesi; Kırkıncı Hocanın izahlarıyla ikna olunca da hakperestlik yaparak hatasını tashih edip düzeltmesidir.

”Şimdi olayı Mehmet Kırkıncı Hocamızdan dinleyelim. (Ömer Özcan) Mehmet Kırkıncı anlatıyor: 1970’li yılların başlarındaydı… Mehmet Şevki Eygi’nin çıkardığı Bugün Gazetesi’nde Necip Fazıl Kısakürek yazılar yazıyordu.

Bir kış günü Zübeyir Ağabeyden, “Hocam acele İstanbul’a gel” diye bir telefon aldım. Aynı gün uçakla İstanbul’a indim. Havaalanında Av. Bekir Berk, Mustafa Polat, Mehmet Fırıncı, Mehmet Birinci karşıladılar. Oradan Bekir Bey’in Kığılı Pasajındaki bürosuna gittik. Zübeyir, Sungur, Bayram Ağabeyler oradaydılar. Baktım Zübeyir Ağabey kravat takmış, özel bir hazırlık yapmış gibiydi. Dedi ki: “Hocam, Necip Fazıl Bey, Bugün Gazetesi’nde Üstad aleyhinde birkaç yazı yazdı. Üstadımızın “Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (A.S.) mensup Hıristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şahadet denilebilir” sözüne itiraz ederek, bunun ehl-i sünnet akidesine muhalif olduğunu söylüyor. Kendisinden randevu aldık, şu anda bizi bekliyor.” Bediüzzaman’ın sözleri, gerekli kitapları yanımıza alarak ormanlarla kaplı, içi de çok güzel döşenmiş evine gittik. Necip Fazıl Bey, beni görünce, “Tamam! Mehmet Bey’de gelmiş, ehl-i sünnet’i bilen, şeriatı bilen birisidir, şimdi meseleyi daha rahat çözebiliriz” dedi. Sonra Tarihçe-i Hayatı getirdi ve ilgili mektubu okumaya başladı:

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden bîçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye, masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor. Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç bir haberim yokken Avrupa’da Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki: O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir. On beşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür; belki onu Cehennem’den kurtarır.

Çünki âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî’ye (A.S.M.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda Hazret-i İsa’nın (A.S.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (A.S.) mensup Hıristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şahadet denilebilir.

Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaîfler, müstebid büyük zalimlerin cebr-ü şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet, onlar hakkında medeniyetin sefahatinden ve küfranından ve felsefenin dalaletinden ve küfründen gelen günahlara kefaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım. Cenab-ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükrettim. Ve o elim elem-i şefkatten teselli buldum.” (7)

Risale-i nur’dan mektubat kitabını açarak alakalı yeri okudum. Okuma biti, bana dönerek: “Hocam, şimdi bu fikirler ehl-i sünnet ve’l cemaat mezhebine uygun mu, değil mi? Sen ne dersen razı olacağım” dedi. Bir tevafuk eseri birkaç gün önce ilm-i kelam dersi alan talebelere İmam-ı Gazali’nin Faysalü’t Tefrika adlı kitabında o kısmı okumuştum. Dedim:

“Efendim keşke o yazıları yazmadan evvel bizimle görüşseydiniz. Üstad Hazretleri itikaden Eş’ari mezhebindendir. Biz ise Maturudi mezhebindeniz. Bu konuda Eş’ari ile Maturidi mezhebi arasında görüş farklılığı vardır. Eş’ariler (Biz peygamber göndermediğimiz kavme azap etmeyiz. (İsra,17:15) ayetine dayanarak, kendilerine peygamber gelmemiş, davet ulaşmamış insanları ehl-i necat kabul ederler.” (8)

Sonra Risale-i Nur’dan Mektubat kitabını açarak alakalı yeri okudum:

“…Zaman-ı fetrette, sırrıyla; ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil’ittifak, teferruattaki hatiatlarından muahezeleri yoktur. İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Eş’arîce; küfre de girse, usûl-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünki teklif-i İlahî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla’ ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i salifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevab görür, etmezse azab görmez. Çünki mahfî kaldığı için hüccet olamaz.” 9

Devamında dedim ki: İşte İmam-ı Gazalî de Eş’ari Mezhebindendir ve kitaplarında aynı fikirleri savunmaktadır. Necip Fazıl Bey çok hakperest bir insan olduğundan söylediklerimizi kabul ve tasdik ederek ayağa kalktı: “Şimdi o yazıları yazdığıma pişman oldum” diyerek hakkı teslim etti. Benden İmam-ı Gazalinin mevzu ile ilgili bölümü kendisine göndermemi rica etti. Ben de Erzurum’a döndüğümde mektupla İmam-ı Gazalinin Faysalü’t Tefrika adlı kitabının 96. sayfasını kendisine gönderdim. Ertesi gün aynı gazetede: “Akşam Nurcuların kurmay grubuyla görüştük…” diye başlayan bir yazı yayınlayarak hatasını tashih ve telâfi etmiş oldu. İmam-ı Gazali’nin Faysalü’t Tefrika adlı kitabındaki mevzuumuz ile ilgili bölümü aynen şöyledir:

“İnancıma göre, İnşallah Allah-ü Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hıristiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümûlüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm’ın dâveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır:

 1.Hazret-i Muhammed’in (asv) ismini hiç duymamış olanlar.

2.Hazret-i Peygamberin ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu’cizelerini duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir. Bunlar kâfir ve mülhidlerdir.

 3.Bu iki derece arasında bulunan gruptur. Hazret-i Peygamber’in ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hazret-i Peygamber’i tâ küçüklüklerinden beri “İsmi Muhammed olan, peygamberlik iddiasında bulunan birisi” olarak tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın “El Mukaffa adında birisinin Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia ettiğini” duymaları gibi.

Kanaatime göre bunların durumu birinci grupta olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hazret-i Peygamber’in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikatı araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez. Bunlar da birinci grup gibi ehl-i necattırlar.”

İmam-ı Gazalinin bu yazısını Necip Fazıl’a gönderdim. Aynı zamanda Alûsi’nin, Ruhül-Meâni tefsirinin 15. cilt 42. sayfasında, İbrahim Lekkâni’nin Cevheretü’t-Tevhid adlı kitabının 29. sayfasında aynı görüşü savunduğunu kendisine yazdım.

Seneler sonra Üstad’la alakalı düzenlenen sempozyumlarda gördük ki Bediüzzaman’ın bu mektubunun Hıristiyanlar âleminde ne kadar takdir-i şayanla karşılanmıştır. Ve İttihad ve birliğin temel taşını oluşturduğunu, bir nevi üstadımızın bir kerameti olduğunu hep beraber müşahede ettik.”

Rüstem Garzanlı/Diyarbakır

Kamu Yöneticisi

www.NurNet.org

 

 

KAYNAKLAR

1-İsrâ Sûresi, 17:15.

2-İbni kesir

3-El –beyhaki

4-Kastamonu lahikası,sy.111-12

5- İmam Gazali, Faysal el-Tefrika beyn el-İslam ve el-Zındıka

6- Kastamonu Lahikası, sh. 111-12.

7-Kastamonu lah.say.112

8-Mektubat, 386

9-Mek.28.mek.

1 tane yorum yapılmış

  1. Ferda Yamanoğlu dedi ki:

    Selamünaleyküm.
    Bakara-259.Ayet bu durumu çok iyi izah etmiş.ALLAH yeniden yaratılmayı göstermek için kulunu 100 yıl öldürdükten sonra yeniden canlandırıyor.Günümüzde Kuran, internetle her yere dağılıyor.Bakara-243 de özel durumlar için bazılarına yeniden can verildiğini yazıyor.Ancak bunlar istisna durumlar.Her insan için gerçekleşmiyor.

Sende yorum yazabilirsin