Kardeşliği Muhafaza Etmenin Kaideleri

Ehl-i iman arasında adaveti terk etmek  sarih beyanların ge­tirdiği bir esastır.

«İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir de­sise-i şey­taniye şudur ki: Bir mü’minin birtek seyyi­esiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsız­lar,  mü’­mine adâvet ederler.

Halbuki, Cenâb-ı Hak, haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a’mâl-i mükellefîni tarttığı zaman, ha­senâtı seyyiâta galibiyeti-mağlûbiyeti noktasında hükmey­ler. Hem seyyiâtın esbabı çok ve vücutları kolay olduğun­dan, bazan birtek hasene ile çok sey­yiâtını ör­ter. Demek, bu dünyada o adalet-i İlâhiye noktasında mu­amele gerek­tir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıkla­rına kemiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhab­bete ve hürmete müste­haktır. Belki, kıymettar birtek ha­sene ile, çok seyyi­âtına nazar-ı afla bakmak lâ­zımdır.

Halbuki, insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şey­ta­nın telki­niyle, bir zâtın yüz hasenâtını birtek seyyie yü­zünden unutur, mü’min kardeşine adâvet eder, günah­lara gi­rer.» (Lem’alar sh: 88)

«Mü’minin şe’ni, kerîm olmaktır. Senin ikra­mınla sana musahhar olur. Zâhiren leîm bile olsa, iman cihetinde kerîmdir.» (Mektubat sh: 265)

«Mesleğimiz, sırr-ı ihlâsa dayanıp, hakaik-i ima­niye ol­duğu için, hayat-ı dünyaya, hayat-ı içtima­iyeye mecbur olmadan karışmamak ve rekabet ve ta­rafgirliğe ve mübarezeye sevk eden hâlâttan te­cerrüt etmeye mes­leğimiz itibarıyla mec­buruz. Binler teessüf ki, şimdi müthiş yılanların hücumuna mâ­ruz biçare ehl-i ilim ve ehl-i diyanet, sineklerin ısır­ması gibi cüz’î kusuratı bahane ederek, birbirini ten­kitle, yılanların ve zındık mü­nafıkların tahribatlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım edi­yor­lar.» (Kastamonu Lâhikası sh: 246)

«Mâbeynimizdeki hakikî ve uhrevî uhuv­vet, gü­cenmek ve tarafgirlik kaldırmaz.» (Şualar sh: 498)

«Tahtîecilik fikri, sû-i zan ve tarafgir­lik hissi­nin menbaı olduğundan, İslâmda lâzım olan tesanüd-ü ervah, tev­hid-i kulûb, tehâbbüb ve te­âvüne büyük rahne­ler açmıştır. Halbuki hüsn-ü zanla, muhab­bet ve vahdetle memuruz.» (Sünuhat Tuluat İşarat sh: 30)

«Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına gir­me­mek ister­seniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan isti­fade eden zalim­lere karşı kale-i kudsiyeler içine giriniz, tahas­sun ediniz. Yoksa, ne hayatınızı muhafaza ve ne de hu­kuku­nuzu müdafaa edebilirsiniz.           

Malûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşur­ken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbi­rine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş, muvaze­nelerini bozup onlarla oynayabilir birini yu­karı, birini aşağı indirir. İşte, ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne ta­rafgirlik­lerinizden, kuvve­tiniz hiçe iner az bir kuvvetle ezilebi­lirsiniz. Hayat-ı içtimaiye­nizle alâkanız varsa, düstur-u âli­yeleri kendinize düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyevîden ve şe­kavet-i uhreviyeden kurtulunuz.»  (Mektubat sh: 270)

MÜ’MİNE ADAVETTEN KURTULMA ÇARESİ

«Eğer dersen: “İhtiyar benim elimde değil fıtra­tımda adâ­vet var. Hem damarıma dokundurmuşlar, vaz­geçemiyorum.”

Elcevap: Sû-i hulk ve fena haslet eseri gös­te­rilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve mukteza­sıyla amel edilmezse, kusurunu da anlasa, zarar vermez. Madem ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemi­yorsun. Senin, mânevî bir neda­met, gizli bir tevbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslet­te haksız olduğunu anla­man, onun şerrinden seni kurtarır. Zaten bu Mektubun bu Mebhasını yazdık, tâ bu mânevî is­tiğfarı temin et­sin hak­sızlığı hak bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla teşhir et­mesin.» (Mektubat sh: 267)

Haksızlık veya haklılık, Şeriatın sarih hükümlerine göre tesbit edilir. Beşerî düşünceler ve şahsî kanaatler ölçü olamaz. Meselâ, gıybetin haram ve caiz olan kısım­ları şer’î kaynaklarda açıkça kayıdlıdır. O hükümlere göre hareket etmek mecburiyeti var. Demek 3. parağrafta nazara verilen fena haslet yani kötü ahlâk eserleri ve haksız gıybet gibi amelî ve fiilî tezahürler, zâhir ölçü­lerdir ki, görülemeyen düşmanlık hissinin varlığını is­bat eder.

«Bir câni yüzünden çok mâsumları ihtiva eden bir gemi batırılmaz. Bir câni sıfat yüzünden, çok evsaf‑ı mâ­sumeyi muhtevî bir mü’mine adavet edilmez.

Lâsiyyema, sebeb-i muhabbet olan imân ve tevhid, Cebel-i Uhud gibidir. Sebeb-i adâvet olan şeyler çakıl taş­ları gibidir. Çakıl taşlarını Cebel-i Uhud’dan daha ağır te­lâkki etmek ne kadar akıl­sızlıksa, mü’minin mü’­mine adâ­veti, o kadar kalbsizliktir. Mü’minlerde adâ­vet, yalnız acımak mânâsında olabilir.

Elhasıl: İman muhabbeti, İslâmiyet uhuvveti istil­zam eder.» (Hutbe-i Şamiye sh: 144)

«Düşmanlarımızın seyyiatı—tecavüz olmamak şartıyla—adâvetinizi celb etmesin. Cehennem ve azab-ı İlâhî kâfidir on­lara…» (Hutbe-i Şamiye sh: 52)

«Bizim cemaatımizin meşrebi, muhabbete mu­habbet ve husumete husumettir. Yani, beyne’l-İslâm mu­habbete imdat ve husumet askerini bozmaktır.» (Hutbe-i Şamiye sh: 86)

 DİN ADAMLARI VE NUR TALEBELERİ

«İstanbul’da malûm itiraz hadisesi ima ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zatlar ve hodgâm bazı sofi-meşrepler ve nefs-i emmaresini tam öldürme­yen ve hubb-u cah vartasından kur­tulmayan bazı ehl-i ir­şad ve ehl-i hak, Risale-i Nur’a ve şakirdle­rine karşı kendi meşrep­lerini ve mesleklerinin revacını ve etbâla­rının hüsn-ü te­veccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler belki deh­şetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hadiselerin vu­kuunda, bizlere, itidâl-i dem ve sar­sılmamak ve adavete girme­mek ve o muarız ta­ifenin de rüesalarını çürütme­mek gerektir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 196)

«O vâiz ve âlim zâta benim tarafımdan selâm söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını, ba­şım üstüne kabul ediyo­rum. Sizler de, o zâtı ve onun gibi­leri münakaşa ve münazaraya sevk etmeyiniz. Hattâ te­cavüz edilse de bedduayla da mukabele et­me­yiniz. Kim olursa olsun, madem imanı var, o nok­tada kar­de­şimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce muka­bele edemeyiz. Çünkü, daha müthiş düşman ve yılanlar var.» (Kastamonu Lâhikası sh: 247)

Paylaşan: Abdülkadir Haktanır

Sende yorum yazabilirsin