Kısımlara ayrılmış vecizeler

“BESMELE”

Mâdem her şey mânen Bismillâh der. Allah nâmına Allah’ın ni’metlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi “Bismillâh” demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil insânlardan almamalıyız…

Evet o Mün’im-i Hakikî, bizden o kıymettar ni’metlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri: Fikir’dir. Başta “Bismillâh” zikirdir. Âhirde “Elhamdülillâh” şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san’at olan ni’metler Ehad-i Samed’in mu’cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derketmek fikirdir. Bir pâdişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zâhirî mün’imleri medih ve muhabbet edip, Mün’im-i Hakikî’yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir.

Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah nâmına başla, Allah nâmına işle. Vesselâm.

İMAN 

Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşâhede Rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcûdâtı ışıklandıran, bilbedâhe yine Rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyâcât içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, bilbedâhe yine Rahmettir. Ve bir ağacın bütün hey’etiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinatı insâna müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muâvenetine koşturan, bilbedâhe Rahmettir. Ve bu hadsiz fezâyı ve boş ve hâlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşâhede Rahmettir. Ve bu fâni insânı ebede namzed eden ve ezelî ve ebedî bir Zât’a muhatâb ve dost yapan, bilbedâhe Rahmettir.

Demek îman, bir ma’nevî Tûba-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise ma’nevî bir Zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.

Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyette ve îmandadır. Öyle ise, biz daima:

demeliyiz…

Evet, her hakikî hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, îmândır, ubûdiyyettir. Her seyyiat gibi cebânetin dahi menbaı, dalâlettir. Evet, tam münevver-ül-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. 

Îman nasılki bir nurdur, insânı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektûbât-ı Samedâniyyeyi okutturuyor. Öyle de, kâinatı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mâzi ve müstakbeli, zulümattan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vâkıada

Îman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî îmanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve îmanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir. “Tevekkeltü Âlallah” der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyyetle hâdisâtın dağlarvârî dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saadet-i ebediyyeye girmek için Cennet’e uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne çeker. Demek îman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder. Fakat yanlış anlama.

Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-i fiilî telâkki ederek; müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Hak’tan istemek ve neticeleri O’ndan bilmek ve O’na minnettar olmaktan ibarettir.

Îman, insânı insân eder. Belki insânı sultan eder. Öyle ise, insânın vazife-i asliyyesi, îman ve duadır. Küfür, insânı gayet âciz bir canavar hayvan eder.

Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninane besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kadı-ül-Hâcât’a lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yâni aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı a’lâ-yı ubudiyyete uçmaktır.

Demek insân bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mâhiyet ve istidad itibariyle herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikîyyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu; Mârifetullahtır ve onun üss-ül esası da Îman-ı Billâhtır.

Hem insân, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyata maruz ve hadsiz a’danın hücumuna mübtelâ ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcâta giriftar ve nihayetsiz metâlibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliyye-i fıtriyyesi, îmandan sonra “dua”dır. Dua ise, esas-ı ubûdiyettir.

İkinci ve Sekizinci Sözlerde isbat edildiği gibi; îmân, ma’nevî bir cennetin çekirdeğini taşıyor.. küfür dahi, ma’nevî bir cehennemin tohumunu saklıyor. Nasılki küfür, Cehennem’in bir çekirdeğidir. Öyle de; Cehennem, onun bir meyvesidir. Nasıl küfür; Cehennem’e duhûlüne sebebdir; öyle de: Cehennem’in vücûduna ve icadına dahi sebebdir. Zira, küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celâli bulunsa; bir edebsiz ona serkeşane dese: “Beni te’dib etmezsin ve edemezsin.”Herhalde, o yerde hapishane yoksa da, tek o edebsiz için bir hapishane teşkil edecek, onu içine atacaktır. Halbuki: Kâfir, Cehennem’i inkâr ile, nihayetsiz izzet ve gayret ve celâl sahibi ve gayet büyük ve nihayetsiz Kadîr bir zâtı tekzib ve isnad-ı acz ediyor.. yalancılıkla ve acz ile ittiham ediyor.. izzetine şiddetle dokunuyor.. gayretine dehşetli dokunduruyor.. Celâline âsiyane ilişiyor. Elbette farz-ı muhal olarak, Cehennem’in hiç bir sebeb-i vücûdu bulunmazsa da; şu derece tekzib ve isnad-ı aczi tazammun eden küfür için bir Cehennem halkedilecek, o kâfiri içine atılacaktır…

Vücûdun kemâli, hayat iledir. Belki vücûdun hakikî vücûdu, hayat iledir. Hayat, vücûdun nurudur. Şuur, hayatın ziyâsıdır. Hayat, herşeyin başıdır ve esasıdır. Hayat, herşeyi herbir zîhayat olan şey’e mal eder. Bir şey’i, bütün eşyâya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey’-i zîhayat diyebilir ki: “Şu bütün eşya, malımdır. Dünya, hânemdir. Kâinat mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.” Nasılki ziyâ ecsamın görülmesine sebebdir ve renklerin -bir kavle göre- sebeb-i vücûdudur. Öyle de: Hayat dahi, mevcûdâtın keşşafıdır. Keyfiyatın tahakkukuna sebebdir. Hem cüz’î bir cüz’ü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri bir cüz’e sığıştırmaya sebebdir. Ve hadsiz eşyayı, iştirak ve ittihad ettirip bir vahdete medâr, bir ruha mazhar yapmak gibi, kemâlât-ı vücûdun umumuna sebebdir. Hattâ hayat, kesret tabakatında bir çeşit tecelli-i vahdettir ve kesrette Ehadiyyetin bir âyine-sidir.

Denilebilir ki, hayat olmazsa; vücûd, vücûd değildir, ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyâsıdır. Şuur, hayatın nûrudur. Mâdemki, hayat ve şuur, bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve, mâdem şu âlemde bilmüşâhede bir intizâm-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkam görünüyor. Mâdem, şu bîçâre perîşan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd-ü hesaba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve zevil-idrâk ile dolmuştur. Elbette sadık bir hads ile ve kat’î bir yakîn ile hükmolunur ki; şu kusûr-u semâviyye ve şu büruc-u sâmiyyenin dahi kendilerine münâsib zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. (Risale-i Nurlardan.)

Paylaşan: Abdülkadir Haktanır

Sende yorum yazabilirsin