Kuran dünyaya geçici, aldatıcı olarak bakar

KUR’AN, DÜNYAYA  GEÇİCİ, ALDATICI BAKAR ; MÂHİYETİNDEN İCMALEN BAHSEDER

“Felsefe ve hikmet-i insaniye, dünyaya sabit bakar; mevcudatın mahiyetlerinden, hasiyetlerinden tafsilen bahseder. Sâniine karşı vazifelerinden bahsetse de, icmalen bahseder. Âdeta kâinat kitabının yalnız nakış ve huruflarından bahseder, manasına ehemmiyet vermez. Kur’an ise, dünyaya geçici, seyyal, aldatıcı, seyyar, kararsız, inkılabcı olarak bakar. Mevcudatın mahiyetlerinden, sûrî ve maddî hâsiyetlerinden icmalen bahseder. Fakat Sâni’ tarafından tavzif edilen vezaif-i ubudiyetkâranelerinden ve Sâniin isimlerine ne vechile ve nasıl delalet ettikleri ve evamir-i tekviniye-i İlahiyeye karşı inkıyadlarını tafsilen zikreder.” (Sözler:436)

İNSAN FÜNUN İLE KÂİNATA BAKAN, O YÜKSEK NİZAMI GÖRÜR …

“Bu âyetin, Sâni’in vücud u vahdetine işaret eden delillerinden biri de, “inayet delili”dir. Bu delil; kâinatı ve kâinatın eczasını ve enva’ını ihtilâlden, ihtilaftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususatını intizam altına almakla kâinata hayat veren nizamdan ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, faidelerin, menfaatlerin menşei, bu nizamdır. Menfaatlerden, maslahatlardan bahseden bütün âyât-ı Kur’aniye, bu nizam üzerine yürüyor ve bu nizamın tecellisine mazhardır. Binaenaleyh bütün mesalihin, fevaidin ve menafiin mercii olan ve kâinata hayat veren bir nizam; elbette ve elbette bir nâzımın vücuduna delalet ettiği gibi, o nâzımın kasd u hikmetine delalet etmekle, kör tesadüfün vehimlerini nefyeder. Ey insan! Eğer senin fikrin, nazarın şu yüksek nizamı bulmaktan âciz ise ve istikra-i tâm ile, yani umumî bir araştırma ile de o nizamı elde etmeye kadir değilsen, insanların telahuk-u efkâr denilen fikirlerinin birleşmesinden doğan ve nev-i beşerin havassı (duyguları) hükmünde olan fünun ile kâinata bak ve sahifelerini oku ki, akılları hayrette bırakan o yüksek nizamı göresin. Evet kâinatın herbir nev’ine dair bir fen teşekkül etmiş veya etmektedir. Fen ise kavaid-i külliyeden ibarettir. Kaidenin külliyeti ise, nizamın yüksekliğine ve güzelliğine delalet eder. Zira nizamı olmayanın külliyeti olamaz. Meselâ: Her âlimin başında beyaz bir ımame var. Külliyetle söylenilen şu hüküm, ülema nev’inde intizamın bulunmasına bakar. Öyle ise, umumî bir teftiş neticesinde fünun-u kevniyeden herbirisi, kaidelerinin külliyeti ile kâinatta yüksek bir nizamın bulunmasına bir delildir. Ve herbir fen nurlu bir bürhan olup, mevcudatın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini ve ahvalin değişmesinde gizli olan faideleri göstermekle Sâni’in kasd u hikmetini ilân ediyorlar. Âdeta vehim şeytanlarını tardetmek için herbir fen, birer necm-i sâkıbdır. Yani bâtıl vehimleri delip yakan birer yıldızdırlar.” (İ.İ’caz:86)

NUR-U AKIL KALBDEN GELİR … KALBSİZ AKIL  OLMAZ …

“Nur-u akıl, kalbden gelir.  Zulmetli münevverler bu sözü bilmeliler: Ziya-yı kalbsiz olmaz nur-u fikir münevver. O nur ile bu ziya mezcolmazsa zulmettir, zulüm ve cehli fışkırır. Nurun libasını giymiş bir zulmet-i müzevver. Gözünde bir nehar var, lâkin ebyaz ve muzlim. İçinde bir sevad var ki, bir leyl-i münevver. O içinde bulunmazsa, o şahm-pare göz olmaz; sen de birşey göremez. Basiretsiz basar da para etmez. Ger fikret-i beyzada süveyda-i kalb olmazsa, halita-i dimağî ilim ve basiret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz.” (Sözler:705)

MAKBUL İLİM,  MARİFETİ İNTAÇ EDEN HİKMET-İ KÂİNATI TAALLÜM ETMEKTİR …

“Amma onun en makbul ilmi ise, onu mükerrem bir mahluk olarak halkeden ve bir çok eşyayı ona müsahhar eden ve onu ibadet ve saadete müheyya bir surette techiz eden Cenab-ı Kerim-i Rahîm’in marifetini; kâinatın hikmetini öğrenmekle kesbetmek, yani kâinat Hâlıkının marifetini, -esma ve sıfatıyla- celal, cemal ve kemalinin marifetini bir cihette intaç eden hikmet-i kâinatı taallüm etmektir. İşte bu cihetten maada kâinata ait olan hikmetler, ya malayaniyattır veyahut dalaletlerdir.” (B.Mesnevi:613)

KUR’AN, MEVCUDATIN KENDİ FÂTIRLARINA BAKAN VECİHLERİNE NAZAR ETMEKTED

“Kur’an mevcudat ve âsâra yalnız Cenab-ı Hakk’ın ef’aline olan vücuh-u delaletlerine ve Zât-ı Zülcelal’in esmasına ait ef’alin izharına olan vecihlerine ve o fiillerin cedavili ne suretle bahr-i esmaya dökülüp toplandığına yahut silsile-i ef’al, nasıl o esmadan çıkıp cereyan ettiğine hem sıfatların şuaları olan esma, ne vecihle eşyayı ihata ettiklerine nazar ediyor.

Elhasıl: Kur’an, mevcudatın kendi Fâtırlarına bakan vecihlerine nazar etmektedir. Amma felsefe ise ancak mevcudatın kendi nefislerine ve sebeblerine bakan vecihlerine veya felsefî ve san’avî bazı cüz’î maslahatlarına ait gayelerine bakmaktadır. İşte sen gel, fünun-u felsefiye ile hakikattan sapanların ve gelip de onu Kur’anın kudsî mesailine mihenk ve mizan ittihaz edenlerin acib cehaletlerini gör, ibret al.Evet Bu hakikatın izahı: Ne kadar doğru imiş gör.” (B.Mesnevi:494)

Paylaşan: Abdülkadir Haktanır

Sende yorum yazabilirsin