Kur’an nasıl miraç olur?

Göreceksin ki, hilkatte cârî olan kavanîn-i amîka-i dakika—ki hurdebîn-i akılla görülmez—hakaik-i şeriat ne derecede mürâat ve muarefet ve münasebette bulunmuşlardır ki, o kavanin-i hilkatin muvazenesini muhafaza etmiştir.

Bu yazı evvelkilerden medet aldığı için önce belki onlar okunmalı. En azından bir öncekisi. Okuyanlar anımsayacaklar: Ene Risalesi’nin ahirine bağlanmış ve bu Risale’nin ahirindeki üç yoldan hareketle mirac hâdisesi ve bütünün dengesi ilgisini konuşmuştuk. Bu yazımda da, eğer becerebilirsem, mezkûr eserde Bediüzzaman’ın, Kur’an ayetlerinin cilvelerine dair yaptığı ‘asansör’ benzetmesinin hikmetini anlamaya/anlatmaya çalışacağım. Bu yazı birşeylerin kesinlikle öyle olduğu iddiasına sahip olmayacak. ‘Acaba’ dedirtmek amaçlı yazılacak. Hadi başlayalım!

Mesnevî-i Nuriye’de rastladığımdan beri kafamı meşgul eden bir kısımdır şurası: Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde kesret fikrini dağıtır. Evham seni havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalb eder. İşte dalâlete isâl eden kesret yolu budur.

Bu metin yıllarca aydınlatamadığım kara bir nokta gibi kaldı zihnimde. Şöyle sorardım kendime: “Eğer afakî tefekkürü icmalî yapıyor olsaydık hep bu kadar bilim-fen nasıl ortaya çıkardı? Detaya çok fazla inilmeden yapılacak tefekkürlerle eşyanın inceliklerine dair keşifler yapılması mümkün olur muydu?” Öyle ya! Bu metnin ilk izahını şöyle işitmiştim: “Dışındaki âlemi tefekkür ederken özet geçeceksin. Çok ayrıntıya girmeyeceksin. Ayrıntıya girersen kafan/kalbin karışır.”

Yıllar sonra, Zerre Risalesi’ne dair okumaların yapıldığı bir mecliste, bu sorunumu arkadaşlarıma açtım: “Eğer Bediüzzaman ‘âfâkî tefekkürde icmalî gitmek’ ifadesiyle ‘fazla detaya inmemeyi’ kastediyorsa bu Zerre Risalesi de neyin nesidir? Eşyanın en küçük parçasına kadar inmiş bir tefekkür ‘özet geçme’ ile uyuşabilir mi?” O zaman cevap bulamadık. Ancak bu ızdırari “Böyle olamaz!” çıkışı bir süre sonra mürşidimin başka metinlerindeki vurgularını görmemi sağladı. Mesela: Yine Mesnevî-i Nuriye’deki bir ‘icmal’ bahsinde şunları söylüyordu mürşidim:

Kur’ân bütün zamanları tenvir ve bütün insanları irşad eden bir kitaptır. Bu itibarla, irşadın belâgatı icabınca, ekseriyeti, nazarlarında bedihî olan meselelere karşı mükâbereye, mugalâtaya ika ve icbar etmemek lâzımdır. Ve onlarca mahsus, meşhud, mâruf olan birşeyi lüzumsuz yerde tağyir etmemek lâzımdır. Ve keza, vazife-i asliyece ekseriyete lâzım olmayan şeyin ihmal veya icmâli lâzımdır. Mesele, şemsin zâtından, mâhiyetinden bahsetmek değildir. Ancak, âlemi tenvir etmekle hilkatin nizam merkezi ve âleme mihver olması gibi harika şeyleri ihtiva eden vazifesinden bahsetmekle, Hâlıkın azamet-i kudretini efkâr-ı âmmeye ibraz etmektir.

Aynı meseleyi Sözler’de genişçe izah ederken mürşidim, sanki kalbimin müşkülünü işitmiş gibi, şüphemi dillendiriyordu: “Eğer desen: ‘Acaba neden Kur’ân-ı Hakîm, felsefenin mevcudattan bahsettiği gibi etmiyor? Bazı mesâili mücmel bırakır; bazısını, nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avâmı tâciz edip yormayacak bir suret-i basitâne-i zahirânede söylüyor.'”

Ve yine 5. Şua’nın bir köşesinde nazar-ı nübüvvetin neye ehemmiyet verdiğini şöyle hatırlatıyordu: “Hakaik-i imaniyeye girmeyen cüz’î hâdisât-ı istikbaliye nazar-ı nübüvvette ehemmiyetsizdir.

Bu kısımları okuyunca ‘icmalî yapmak’ meselesine daha farklı bakmaya başladım. Bence icmalî yapmak ‘detayları özet geçmek’ veya ‘fazla derine inmemek’ değildi. O aslında: ‘Bütünün amacını unutturmamaktı.’

Parça-bütün ilişkisine dair yazdıklarımı okuyanlar hatırlayacaklar. Bediüzzaman’ın “Hayır küllî, şer cüzîdir…”  dediği yerden beridir, ben, bütünün hayra/hakikate daha yakın olduğunu düşünüyorum. Hatta ‘hakikat’ dediğimiz bilginin de, bazılarının sandığı gibi, ancak elitlerimize/üstünlerimize açık bir bilgi değil, umumun görmesine ve anlamasına müsait bir bilgi olduğuna dair kanaatim var.

Bediüzzaman’ın ‘hakikat mesleği’ ile ilgili hassasiyetlerini belirttiği metinlerine dikkat edenler görecekler: Oralarda hep ‘üretilen bilginin umuma gösterilemeyişi’ gerekçe olarak anılıyor. Hatta bazı yerlerde mürşidim diyor: “(…) ben görüyorum, fakat herkese ve umuma gösteremiyorum…” Veya diyor: “Seninle mahz-ı hakikat dersini müzakereye alışmışız. Hayalâtlara karşı kapısı açık olan rüyaları tahkikî bir surette mevzuubahis etmek, tahkik mesleğine tam uygun gelmediğinden…

İşte buralardan da hareketle diyorum ki: Felsefenin (veya oğlu bilimin), Ene Risalesi’nde bahsi geçen birinci ve ikinci yolda olduğu gibi, herşeyin en derinine inmesi, varlığı parçalara, kategorilere, sınıflara, türlere, bilim dallarına ayırması/parçalaması değildi tehlikeli olan. Asıl tehlike: Bunu yaparken bütünün amacını yitiriyor ve kulak verenlere de unutturuyor oluşuydu. Tıpkı Sirenleri Taşa Tutun’da Alan Watts’ın dediği gibi:

Doğa bilimi incelemeleri başladığı zaman önce ayrıntılı bir biçimde türlerin ayrımı işine girişilmişti. (…) Şöyle bir bakacak olursak aklın yapabildiği şey, olsa olsa dünyayı nesnelere ve olaylara bölmekten başka birşey değil. Bu da nesnelerin birbirinden bağımsız ve bağlantısızlığı ve tıpkı bunun gibi bizim de nesnelerden bağımsızlığımız bağlantısızlığımız üzerine abartılı bir vurgu yapmış oluyor. Aklın bundan sonraki görevi böylece bölünmüş olan şeyler arasındaki bölünüp koparılması olanaksız olan bağlantıları ve ilişkileri yeniden keşfedip sayısız parçalara bölünmüş olan evreni bütünlüğe kavuşturmak olmalıdır.

Bilimin bu körleştirici etkisine Kon-Tiki isimli eserinde Thor Heyerdahl da şöyle dikkat çekiyordu:

Uzmanlara saygı duymayı, ama onların yeterlilikleri konusunda uyanık olmayı küçük yaşta öğrenmiştim. Bir insan bir alanda kendisini ne kadar geliştirirse başka alanlarda o kadar bilgisiz demekti. Günümüzde bilim öylesine uzmanlaşmış durumda ki, araştırmacıların konularında derinleşmelerinin bedeli genelde alanın bütününü göremez duruma gelmeleriyle ödeniyor. Bu nedenle uzmanların akılalmaz bilgisizlikler göstermeleri, ortak kuramlar arasında büyük boşluklar oluşması, ama hiç kimsenin onların uzmanlıklarını sorgulayamaması gibi bir durum çıkıyor ortaya.

Şimdi yeniden Ene Risalesi’ne dönelim. Ene Risalesi’nde, ‘bir yeraltı yolculuğu’ olarak tasvir edilen ve “O zemin tabiattır ve felsefe-i tabiiyedir. Tünel ise, ehl-i felsefenin efkârıyla hakikate yol açmak için açtıkları meslektir…” şeklinde işaret edilen yolda yolcuya çıkışı gösteren nedir?

Gid gide, baktım ki, benim elime iki şey verildi: biri, bir elektrik, o tahtelarz tabiatın zulümatını dağıtır; diğeri bir âlet ile dahi azîm kayalar, dağ-misal taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: ‘Bu elektrikle o âlet Kur’ân’ın hazinesinden size verilmiştir.‘”

Peki, ‘yerin üstünden uzun bir mesafeyi katetmek’ şeklinde tasvir edilen ve “(…) ikinci yol, esbabperestlerin ve vesaite icad ve tesir verenlerin, meşâiyyun hükeması gibi yalnız akılla, fikirle hakikatü’l-hakaike ve Vâcibü’l-Vücudun marifetine yol açanların mesleğidir…” cümlesiyle hakikatine işaret edilen ikinci yoldan kurtuluşu veren nedir?

Fakat yine Kur’ân’dan bana verilen bir vasıta-i seyahatimle geçiyordum, galebe çalıyordum. Git gide bakıyordum, her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati bitirenler, binde ancak birdir.

Peki, ‘uçarak/yükselerek mesafeyi katetmek’ olarak tasvir edilen ve “(…) üçüncü yol ise, sırat-ı müstakim ehli olan ehl-i Kur’ân’ın cadde-i nuraniyesidir ki, en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese açık, semâvî ve Rahmânî ve nuranî bir meslektir…” cümlesiyle hakikatine işaret edilen yolda emanı sağlayan nedir?

Baktım ki, o asansörler gibi nuranî menziller her tarafta var. Hattâ iki seyahatimde ve zeminin öteki yüzünde onları görmüştüm, anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki, şunlar Kur’ân’-ı Hakîmin âyetlerinin cilveleridir.

Kur’an’ın ilk yoldaki aydınlatıcılığı ve engelleri parçalayıcılığı; ikinci yolda mesafeyi hızlı aldırması, engelleri aştırması; üçüncü yolda ise hiç zahmet çektirmeden (çünkü bizzat ona müracaat ediliyor) götürebilmesi; bütün bunlar Kur’an’ın ‘bütünden/asıl maksaddan’ hiç şaşmamış olmasıyla açıklanamaz mı? Yani: İnsan sair ekollerde ‘bütünün amacını yitirmiş bir şekilde varlıkla boğuşurken’ Kur’an’a teması ölçüsünde ‘bütünün temaşasıyla ulaşılan bir berraklıkta’ hakikati görüyor sayılamaz mı? Kur’an bizi parçalarda boğulmaktan kurtarmaz mı?

Birinci yolda, yol gösteren aydınlatıcı elektrik, ikinci yolda yolu aştıran/hızlı aldıran vasıta, üçüncü yolda ‘Zaten bütün bunlar şunu anlaman için…’ diyerek sana eşyaya bakış öğreten asansör, yukarıdan bakış, yani bütüne bakış, bu aynı zamanda hakikat-i mirac olamaz mı? Ve hakikat-i mirac, bize, bütüncül bakmayı öğütlüyor da olamaz mı?

Âfâkî tefekkürde icmalî gitmek ise, işte, parçalarla girişilen bu akıl yürütmelerde, bütünün manasının hep aklın bir yanında/kalbinde kalması olamaz mı? Yani asıl kastedilen ‘inceliklerine girmemek’ değil ‘inceliklerini düşünürken bütünün maksadını akıldan çıkarmamak’ olamaz mı? Sorularım çok, ama başta söyledim, bu yazı bir ‘acaba dedirtme’ yazısıdır.

Yazıyı biraz daha uzatma pahasına Mesnevî-i Nuriye’den bir alıntıyla bitirelim: “Dördüncüsü ve en birincisi: Belâgat-ı Kur’âniyenin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber, cezâlet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mirac-ı Kur’ânîdir.”

Ahmet AY – risalehaber.com

Sende yorum yazabilirsin