Mustafa Kırıkçı Kimdir?

Bir ağabeyimi ziyaretimde, titizlikle muhafaza ettiği birkaç emaneti benimle paylaştı. Bu emanetlerden ilki, 1963 Eylül’ünde neşredilen ve diğerleri ise takip eden yıllarda çıkan, sadece Risale-i Nur metinlerini muhtevi, 3 farklı isimdeki gazetelerden oluşuyordu.

Peki bu isimlerini hiç duymadığımız gazeteleri kim veya kimler, hangi şartlarda neden çıkarmışlardı? Neden fazla duyulmamış ve basılması günümüze kadar devam etmemişti?

Bediüzzaman, Bedi’ül Beyan ve Nur Gazeteleri

Öncelikle, Risale-i Nur’un neşir tarihi içinde çıkarılan ilk gazeteleri, İhlas, İttihad ve Yeni Asya gibi gazeteler olduğunu biliyorduk. Ancak, yaptığımız araştırmalarda, elimdeki gazetenin tarihinin bu gazeteleriden da çok evvel olduğunu gördüm. Yani Nur Talebeleri’nin çıkardığı ilk gazete, elimizdeki gazetelerden biri olan ve Konya’da sadece tek sayı olarak çıkarılan “Bediüzzaman Gazetesi”ydi. Diğer “Bedi’ül Beyan” gazetesi ve “Nur” mecmuası da “Bediüzzaman” gazetesinin basımının durdurulmasının ardından çıkarılan aynı içerikli farklı isimdeki gazetelerdi.

Bediüzzaman” ve “Bedi’ül Beyan” gazeteleri, büyükçe bir gazete ebatında, diğer Nur Mecmuası ise birkaç sayısı ciltlenmiş olarak büyükçe bir dergi ebatındaydı. Bu nadide çalışmaları elime alıp üzerindeki ismi okuduğumda, bu isim beni Risale-i Nur hizmetindeki müstesna bir fedakarlık hikayesine alıp götürdü.

Maalesef, gazeteleri çıkaran Mustafa Kırıkçı ağabey, 2011 Mart ayında ahirete irtihal etmişti, bizlere görmek ve gazetelerin hikayesini kendisinden dinlemek nasip olmadı. Ancak onların hatıralarını neşrederek, sonraki nesillere aktarmak vazifesini bihakkın ifa eden kıymetli Necmeddin Şahiner ağabeyin, Son Şahitleri’nin 3. cildinde Mustafa Kırıkçı ağabeyin kendi lisanından nakledilen hatıraları bize kendisi hakkında epey ipuçları veriyordu. Ardından da onun hakkında yazılan Hafız Abdullah Tekin ve Muzaffer Deligöz’ün hatıralarını da okuyunca bu kahraman Nur talebesi ağabeyin bu gazeteleri hangi şartlar altında çıkarıp, ne gibi hizmetler ettiğine dair eksik parçalar tamamlandı.

Mustafa Kırıkçı Kimdir?

Son Şahitlerden öğrendiğimize göre öğretmenlik yaptığı 1950’li yıllarda ilk olarak merhum Osman Yüksel Serdengeçti’nin, “Serdengeçti Mecmuası”nda Bediüzzaman’ın adını duyar. Okuduklarından çok etkilenen Mustafa Kırıkçı, soluğu Ankara’da Osman Yüksel Serdengeçti’nin yanında alır. Kendisini hoş amedi ile karşılayan Osman Yüksel, ziyaretçilere vermek için titizlikle muhafaza ettiği Nur Risalelerinden Mustafa Kırıkçı’ya da hediye eder ve bu şekilde bu kıymettar ağabeyimizi hizmete dahil etme şerefine ve sevabına nail olur.

Sonrasında 1955 senesinde Emirdağ’da Bediüzzaman’ı ziyaret eder, ardından bir daha bir daha derken toplam on üç defa ziyaret eder, hizmetinde bulunur. Ardından öğretmenlik görevinden istifa ederek hayatını nur hizmetine vakfetmeye karar verir. Bu kararını verdiği sırada evli ve çocuğu olduğunu da ayrıca belirtmek isterim. İsterim ki verilen kararın ne denli büyük bir fedakarlık olduğu anlaşılsın.

İstifa eder, Bediüzzaman’a da bilgisini verir. Bediüzzaman da “zaten Konya’da böyle bir kahraman bize lazımdı” diyerek kendisini tebrik eder.

Bediüzzaman, Konya’ya iki defa gelir. İlk gelişinde fazla kalamadan dönen Bediüzzaman, ikinci gelişinde Mustafa Kırıkçı’nın evinde iki saate yakın kalır, oradaki Nur Talebeleri ile görüşür ardından ayrılır.

Sonraları Mustafa Kırıkçı, Konya’da muhtelif camilerde Risale-i Nur dersleri başlatır. Ancak çok geçmeden bu derslerden dolayı yakalanarak birkaç arkadaşı ile birlikte hapse atılır. Hapisteyken de Bediüzzaman’ın vefat haberi kendisine gelir. Ailesinden ve hizmet kardeşlerinden firak acılarının üzerine bir de Üstadından ayrılık elemleri biner, ancak yine de pes etmeyerek kaldıkları hapishaneyi bir medreseye çevirmeye, çıkıncaya kadar devam ederler.

Medrese-i Yusufiye hayatı tamamlandıktan sonra da hizmet hayatına kaldığı yerden aynı aşk ve şevkle devam eder. Ancak artık darbe olmuş, meşru hükümet lağvedilerek yerine askeri bir dikta rejimi ihdas edilmişti… Peki şimdi Nur Talebeleri, Üstadlarının hayatta iken başlattığı Risale-i Nur neşir hizmetlerini nasıl ifa edeceklerdi?

Neden Bu ve Benzeri Mecmualar Çıkarılmaya Başlandı?

1960 yılında askeri idarenin darbe ile Menderes hükümetini devirmesinin ardından tüm yurtta sıkı yönetim artmaya ve Nur Talebeleri’ne baskılar şiddetlenmeye başlamıştı. Yine bu dönemde Nur Risalelerinin neşrinde ciddi sıkıntılar çıkmaya başlamıştı. Risalelerin neşrini daha kolaylaştırmak ve engelleri aşmak için en iyi fikir bir gazete veya o günün meşhur ismiyle bir mecmua çıkarmaktı.

İşte bu niyetle ilk çıkan mecmua, merhum Mustafa Kırıkçı’nın hazırladığı, elimizdeki 23 Eylül 1963 tarihli Bediüzzaman Gazetesi’ydi. Yine öğrendiğimizde göre aynı yılın sonunda 20 Aralık 1963 tarihinde de Ankara Nur Talebeleri tarafından İhlas Gazetesi çıkmaya başlamıştı.


İhlas Gazetesi’ni çıkaran ekipten olan Muzaffer Deligöz hatıralarında, Mustafa Kırıkçı ve gazete çalışmaları hakkında şunları nakletmektedir:

Konya’da Mustafa Kırıkçı’nın hazırladığı mecmualar, gerek muhtevası, gerekse kalitesi bakımından fevkalade olduğu gibi, Risale-i Nur Hizmet tarzına en uygun şekilde neşrediliyordu. Bu mecmuaları çıkaran, Mustafa Kırıkçı; bilgili, ciddi, samimi bir kardeşimizdi. Basının önemini anladığından derhal bu konuya eğilmiş, kendisine gelecek her türlü zarara razı olarak bu hizmete girişmişti.

***

Mustafa Kırıkçı’nın hatıraları arasında, bu mecmuaların nasıl çıkartıldığı yer almamaktadır. Gerisini, gazeteyi ona destek olarak çıkaran Hafız Abdullah Tekin’in hatıralarından aktarıyoruz:

Sene 1963, birinci sayı çıktı. Polisler bize bir yazıyla geldiler. Yazıda: “Ben Bediüzzaman’ın neseben kardeşiyim, benim iznim olmadan eserler bastırılamaz” şeklinde bir yazı. Altında da Üstadın kardeşi Abdülmecid ağabeyin imzası. Mecmuaları müsadere ettiler. Aslında Abdülmecid ağabey müsaade etmemiş değil, onun elinden tehditle böyle bir yazı alıp, imza attırmışlar. Emniyet maksatlı olarak alıyor imzayı.

Abdülmecid ağabey böyle ellerini göğsüne bağlayarak bize: “Kardeşlerim kusura bakmayın, beni mecbur ettiler” diye durumu mahcubiyetle arzeder. Mustafa Kırıkçı “Abi sen müsterih ol, bunların hepsinde bir hikmet vardır” der, onu teselli eder.

Bizim gazete meselemiz nihayet sorgu hâkimine gelir. Sorgu hâkiminin elleri titriyordu. Mustafa Kırıkçı abi dedi ki:

– “Hâkim bey niye elleriniz titriyor?”

– “Kardeşim ben bu yaştan sonra hammallık mı yapayım? Beni tehdit ediyorlar, illa aleyhte karar vereceksin diyorlar” dedi. Hâkim müspet bir adamdı.

Sonra dava ağır cezaya intikal etti. Mahkeme reisine dosya verildiğinde, dosyaya baktı, “Ben bu eserleri inceden inceye tetkik ve tahkik etmişim, kararımı vermişim, şimdi tekrar mahkemeyi meşgul etmenin ne manası var?” diye mübaşirin üzerine dosyayı attı. Tıknaz, kısa boylu, çok dirayetli bir hâkimdi. O gün, Konya Valiliğinde iğne atsan yere düşmeyecek derecede, her taraftan ağabeyler gelmişti. Ahmed Feyzi ağabeyfilan konuşma yaptılar. Avukatımız Bekir Berk ağabeydi. Ondan sonra o mecmuaya serbestîye verdiler.

Sonra Mecmuanın ismi değişti; “Bediüzzaman” mecmuası yerine, “Bedi-ül Beyan” oldu. Fakat aynı baskılar yine devam etti. Yine birbiri arkasına mahkemeler oldu.

Bu sefer “Nur” ismini aldı mecmua. 22. sayıya kadar “Nur Mecmuası” olarak neşredildi. Biz o mecmuada gece-gündüz durmadan çalışıyorduk. Ziya bey vardı, matbaacı, çok halim selim bir kardeşti. Allah rahmetler eylesin. Mecmuaları dışarıya çıkarırken, arabalarla gizlice götürüyorduk.

Mahmut Babadağ diye bir komiser vardı, tanınmış bir adamdı, ama sert bir adamdı. Bizi karakola götürdü. Biz tevil yoluyla bir şeyler söylemeye çalıştık, serbest bıraktılar matbaaya geldik. Babadağ bizi tekrar karakola götürdü, aynı şekilde biz tekrar matbaaya geldik. Sonunda komiser: “Bu Abdullah hoca yular taktı boynuma, getirdi, götürdü beni” filan dedi. “Bu olsa olsa Cevşen’in kerametidir, biz de bir şey yok” dedim. Bu safha böyle oldu. 22 sayı Nur Mecmuası olarak devam etti. En sonunda, Mustafa Kırıkçı ağabeye, yazı işleri müdürü olarak iki sene, on ay ceza verdiler. Kırıkçı ağabey emniyetteki tanıdıkların tavsiyesiyle bir müddet ortadan kayboldu. Ama sonra bir affa uğradı, bir gün bile yatmadı.

Karakollarda çok sorguya çekildik. Emniyete götürürler, birkaç saat tutup bırakırlardı. Bir gün hâkim “bu milleti siz mi kurtaracaksınız?” gibi sert bir ifade kullandı. Ben de orada sert bir söz söyledim. Benim tevkifimi yazmış. Ereğli’de tanınmış avukatlar vardı, hemen onlar devreye girdi, serbest bırakıldık. Hapse girmedim, ama karakollara çok gidip geldik, dosyamız çok kabarıktı. Eve baskın ve aramalar ise defalarca oldu.

Evet, görüldüğü gibi ortada maddi imkansızlıklar içinde, ucunda hapis ve işkenceler olduğu halde, aile sahibi bir kahramanın, işini gücünü bırakıp, davası uğruna giriştiği muazzam bir hizmet var. Bu fedakarlıktan, bizlerin her türlü teknik ve teknolojik imkanlar içinde, kendimizi gözden geçirip, ciddi dersler çıkarmamız gerekiyor.

Bu fedakar ağabeyimizi ve onun gibi, İman ve Kur’an davası uğruna, her türlü zorlukları göze alarak, hizmet eden tüm ağabeylerimizi rahmetle anıyor, onlardaki dava aşk ve şevklerinden Rabbimizin bize de ihsan etmesini niyaz ediyoruz.

 

 

Sende yorum yazabilirsin