Peygamber Duruşuna Muhtacız

Milâdi takvime göre, bir “Kutlu Doğum Haftası”na daha girdik…

İslâm dünyası hâlâ paramparça: Etkisiz ve maalesef itibarsız…

Dindar Müslümanlar kolaycı, ufuksuz, umutsuz: Çok çalışıp üretmek yerine oturup yakınıyoruz! Çabucak vazgeçiyor, pes ediyor, ilk engele takılıp düşüyoruz!..

İşte bu yüzden Efendimiz’e her zamankinden daha çok muhtacız: Onun imanına, sabrına, dirayetine, anlâkına, kararlılığına, şartlara teslim olmayan dik duruşuna ihtiyacımız var.

Nübüvvet yönüyle onu yaşamak elbette imkânsız: Çünkü Nübüvvet yönü, bir dizi mucizeyi de kapsar ki, biz ümmet olarak bunu yapamayız; ama umudumuzu koruyabilir, her şart altında gülümseyebilir, şartlardan yakınmak yerine şartları değiştirmek hususunda elimizden geleni yapabiliriz…

Efendimiz’in hayata karşı duruşu budur! En zor zamanlarda bile o kadar diri duruşludur ki, müşriklerin kontrol ettiği ticari hayatın Müslümanlar için ambargoya dönüştürülmesi sonucunda aç kalınca, karnına taş bağlamış, müşriklerin karşısına yine dimdik çıkmıştır…

Onun diri duruşunu, çabasını, umudunu örnek almak ve ümmet olarak yaşadıklarını yaşamaya çalışmak ihtiyacındayız. Bunu başarabildiğimiz dönemde, dünya örneği bir devletin dünya örneği milletine dönüşmüştük. Onun ruhunu ruhumuza aksettirdiğimiz ölçüde büyümüş, gelişmiş, dünyaya meydan okumuştuk… 

Ondan kopunca kendimizden de koptuk: Tökezledik, düştük…

Şimdi düştüğümüz yerde kalkmayı öğrenme vaktidir ki, bunu da pek tabii ondan öğreneceğiz!

Dedik ya; Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in, olumsuz şartlar ve baskılar karşısında pes etmeyen bir duruşu var: Bu duruş aynı zamanda, Hazret-i Âdem ile Havva’nın, yabancısı oldukları bir dünya karşısındaki duruşlarıdır!..

Hazret-i İbrahim’in Nemrut ateşi karşısındaki duruşudur!..

Hazret-i Hacer’in, çöl yalnızlığındaki imkânsızlıklar karşısında yılmayan duruşudur!..

Hazret-i Musa’nın Firavun karşısında boyun eğmeyen duruşudur!..

Hz. Meryem’in iftiralara karşı duruşudur!..

Hz. Hatice’nin hayat karşısındaki duruşudur!

Bu duruşlarda umutsuzluk, sabırsızlık, yakınma, kahırlanma, yenilme yoktur. Adı geçenler, ellerinden geleni eksiksiz yapmışlar ve Allah’a dayanıp daim ayakta, her şartta sapasağlam kalmışlardır.

Müslümanca duruşun özeti de işte budur: Elden geleni eksiksiz yaptıktan sonra tevekkül etmek; yani Allah’a dayanmak.

“Allah’a dayan, sa’ye (çalışma) sarıl, hikmete râm ol;

“Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” (M. Âkif)

Hatırlayalım ki, Efendimiz’in Medine’ye göçü sırasında yanında yalnızca tek kişi vardı: Hz. Ebubekir. Kitleler o gün için Ebucehil’in safında yer almışlardı. Ebucehil bunu delil göstererek, “Halk gerçeği gördü” derken ve Ahirzaman Peygamber’inin işini kesin olarak bitirdiğini zannedip sevinirken, mağara yalnızlığında Efendimiz, muhteşem yol arkadaşına şöyle fısıldıyordu: 

“Korkma ey Ebubekir, Allah bizimledir!”

***

Beşeri reçetelerde huzur bulamayan tüm dünya, “Şiddet Devri”ni kapatıp “Barış ve Dostluk Devri”ni açacak bir “Yürek İnkilâbı bekliyor.

Bu inkılâbın doğal olarak İslâm dünyasından başlaması gerekiyor: Özellikle de Türkiye’den…

Yavuz Bahadıroğlu – Yeni Akit

Sende yorum yazabilirsin