Peygamber(ASM)’a Uzaklık

BEREKET, İNSANLARA, imkânlara, ortamlara bakışımı belirleyen anahtar kelimelerden biri. Rabbimizin Kevser sûresiyle bize hediye ettiği kevser-ebter denklemini de zihnimde tutarak, bu kelimeyle değerlendirmeye gayret ediyorum kişileri, ortamları, olayları…

Meselâ, bir kişiyle olan teşrik-i mesai benim ibadetime, tefekkürüme, tezekkürüme olumlu bir tesir ediyorsa; onun hatırası namazımı daha dikkatle kılmama, zihnimi daha hayırlı işlerle meşgul etmeme, ahlâkımı daha güzel eyleme çabası içine girmeme, zikrullahta daha dikkatli olmama vesile oluyorsa, diyorum ki, bir ‘bereket’le karşı karşıyasın, karşında hayırlı bir insan var.

Aynı şekilde, bir ortam bana maneviyat noktasında kuvvet veriyor, kalbimi, aklımı, ruhumu hayır ve hak üzere ihtizaza getiriyorsa, diyorum ki, bereketli bir ortamdasın.

Meselâ davet edildiğim bir toplantıda, bir konuşmada sadece ‘veren’ değil aynı zamanda alan, yalnızca ‘öğreten’ değil aynı zamanda öğrenen durumunda oluyorsam (ki ‘alma’nın ve ‘öğrenme’nin yegâne yolu zihinden ve dimağdan geçmiyor), bunu, ilgili ortamda ve bu ortamda bulunan insanlarda bir bereket halinin varlığına yoruyorum.

Aynısı bir kitap, bir haber, bir olay, bir yazı.. için de geçerli.

‘Bereket’i bu nazarla ölçünce, insan bereketsiz kişi, ortam ve olayların da çetelesini zorlanmadan çıkarabiliyor. Nasıl bizi O’na yaklaştıran kişi ve ortamlar bir ‘bereket’in habercisi ise, bizi O’ndan uzaklaştıran kişi ve ortamlar da manevî havada bir kuraklığın, manevî zeminde bir çoraklığın habercisi…

Durum bu olunca, kuralını kendisini iman dairesinde tanımlıyor olsa dahi mü’minâne bir hayatın uzağında yaşayan insanların koyduğu, şartlarını onların belirlediği sosyal ortamlardan kalbim uzak durmayı yeğliyor. Çünkü böylesi ortamlarda nefsimizin dünyaya nazır pencereleri açılırken, ruhumuzun ahirete nazır pencerelerine kalın perdeler iniyor nedense. Böylesi ortamlara, velev ki ‘tebliğ’ kasdıyla olsun, ziyadesiyle dahil olmuş mü’minlere baktığımda, dile, hale, hareketlere, düşüncelere yansıyan bir gevşeme tablosu çıkıyor karşımıza. ‘Selamün aleyküm’den ‘merhaba’ya, ‘hayırlı günler’den ‘iyi günler’e geçiş, bunun en aşikâr misallerinden biri… Bir iç derinlikten yoksun ‘seküler’ kelimelerin havalarda uçuştuğu, Batı dillerinden ithal kelimelerin özel iltifat gördüğü bu ortamlarda, ‘mübarek’lerimiz ‘kutlu,’ ‘mukaddes’lerimiz ‘kutsal’ hale geliyorsa, varın kıyas edin gerisini… Dilimize bile gem vuran; Kur’ân’dan, hadisten dilimize taşınmış en mübarek kelimeleri bile içimize hapseden bir bereketsizlik…

Bugün sözümona siyasette, ekonomide ve akademyada hatırı sayılır bir güce eriştiği halde ehl-i dini bu derece edilgen, zayıf ve kırılgan halde tutan da, bu bereketsiz ortamlara râm oluşu, o ortamlara kendi rengini ikram edecek yerde o ortamların rengiyle ruhunu boyaması olsa gerek. Kimliğinden feragat ederek, bir mü’min olarak kişiliğinin ‘olmazsa olmaz’larını örtüp gizleyerek bir ‘birarada yaşama’ bereketsizliği.

Dün karşıma çıkan bir hadis, böylesi ortamlara dair kalbî çekincelerimin teyidi niteliğindeydi benim için. Peygamber aleyhissalâtu vesselam, Ebu Davud ve Tirmizî’de geçen ve Cerîr b. Abdullah’ın rivayet ettiği hadisinde, “Ben müşriklerle iç içe yaşayan bir müslümandan uzağım” diye buyurmuştu sahabilerine.

Kalbimin ‘bereket’ bulamadığı ‘seküler’ ortamların da, bu ‘uzak’lığın kapsama alanı içinde düşünüyorum. Çünkü, kudsî nebînin sünnet-i seniyyesi bizim için bir yol haritası ise eğer, vâkıa o ki, bu ortamlarda değil sünnet, farzlardan bile uzaklaşma riski taşıyor insan. “Başkaları gibi düşünürsek, sonra başkalarına benzeriz” diyen düşünürün dikkat çektiği üzere, dilimiz, üslubumuz, halimiz, şekil ve şemailimiz ve hatta düşüncemiz değişiyor.

Hz. Peygamberin bu ‘uzak’lık uyarısının kapsama alanında olmak istemeyen, bir manevî bereketin hasıl olmadığı kişi ve ortamlarda, en fazla, ‘zarurete binaen’ ve ‘zaruret miktarınca’ bulunmalı. Ümmetin ifsada uğradığı bir zamanda sığınağımız, böylesi bir zamanda ona yapışana ‘yüz şehit sevabı’nın verildiği sünnet-i nebeviye olmalı…

Metin KARABAŞOĞLU

Sende yorum yazabilirsin