Peygamberlerde Tevhid, Tevekkül ve İhlas-1

Tevhid, sözlük manası ile, birleme, bir araya getirme, ayrılık ve bölünmüşlükleri ortadan kaldırma demektir. Fakat dinî terim olarak tevhid, çok sayıda var olduğu sanılan ilahların hakikatte bir olduğunu idrak edip O hakiki İlah haricindekilerin ilahlıklarını reddetme, Hakiki ilahı ise bütün sıfatları ve isimleriyle, fiilleri ve icraatlarıyla kabul etmedir.

Kelime-i Tevhid’de “ Lâ ilahe ” kısmı, reddetme bölümünü içerir. “ İlallah ” ifadesi ise Hakiki İlah’ı gösterir. Fakat yaratılmışların ilah olamayacaklarını anlayıp o putları kırmak ve Hakiki İlah’ın varlığını ve birliğini bulmak Tevhid yolunun ilk yarısıdır. Diğer yarısı ise “ Muhammedü’r-Resûlullah ” cümlesinde gizlidir. Akla geliyor, “ O Tek ve Mutlak Mükemmel olan Allah niçin kulları yarattı? ” Bu sorunun cevabını “ Muhammedü’r-Resûlullah ” cümlesi anlatır. Yaratılanlar içinde en mükemmeli ve en üst seviyeye çıkanı olan Hz. Peygamber’in (ASM) “ resul olması bu meselenin anahtarıdır.

Resûl, elçi demektir. Elçi ise, bir sultanın razı olduğu ve sevdiği; gazaplandığı ve nefret ettiği meseleleri içeren fermanı getiren ve halka tebliğ eden kişiye denilir. Normal saltanatlarda bu iş böyledir. Allah’ın saltanatında ise, elçilik için sadece söylemek yeterli değildir. O elçi, yaşadığı mükemmel ve dengeli hayat ile getirdiği fermanı yaşayacak ve yansıtacak… İşte o vakit bu fermanın ne işe yaradığı; başta insan olmak üzere bütün mahlukatın yaratılış sebebi ortaya çıkmaktadır.

Resûller, insanın aklını terbiye edip onu hikmete eriştiriyor; âlemdeki hayır ve hakkı, düzen ve kemali gösteriyorlar. Hem insanın kalbini tasfiye edip onu meveddet denilen marifete dayalı sevgiye eriştiriyor; âlemdeki san’at ve cemali, denge ve merhameti gösteriyorlar. Hem insanın nefsini tezkiye edip onu şükre eriştiriyor; âlemdeki ni’met ve bereketi, ihsan ve sürekliliği gösteriyorlar. Bu sayede Allah’a ayna oluyorlar.

Yaratılanların varlık gayesi, Allah’a aynalıktır. Bu aynalığa, “ risâlet ” (elçilik) deniliyor. Bu açıdan insana Allah’ı hatırlatan ve Onun sıfatlarını insanlara, varlığı ve hayatıyla gösteren her şey çapına göre bir resullük yapmış olur. Bu manada risalet hakikatinden her şeyin bir hissesi vardır. Resuller, hayatlarıyla hakkı, hak yolu olan hidayeti, hidayet denilen sırat-ı müstakimi gösterdiklerinden dolayı, insanların hayatındaki eğri büğrülükleri gidermeye yardımcı olan her kişi ve her nesne insan açısından bir Allah elçisidir.

Mesela Cüneyd-i Bağdâdî Hz.leri (KS) der ki: “ Bana hak yolunun, pürdikkat olmayı ve uyanıklık istediğini gösteren, yani bana mürşidlik eden bir kedi oldu. ” Fare avlayan evindeki kedinin fare deliği karşısında saatlerce gözünü kırpmadan beklemesi ve fare çıkar çıkmaz da onu avlaması Hz. Cüneyd’e (KS) hak yolunda sebat ve pürdikkat şartı olduğu dersini vermiştir.

Risalet ve Tevhid Bağlantısı

İnsanlığın tarihine baktğımızda görüyoruz ki, risalet ve Allah’a aynalık hakikati bilinmeyince Allah’ın yarattığı ve yaşattığı, sayısız özeliklerle donattığı ve süslediği, her biri bir sanat antika, hikmetinin harikası, ilmî maharet, kudret mucizesi ve rahmet hediyesi olan nesneler Ona ortak koşulmuştur. Hakikatte onlarla Kendisini bildiren, hissettiren o nesneler ve canlılar Allah’ın ortağı zannedildiler Özellikle irade sahibi olan insanlar, cinler ve hatta şeytan… Ya korkudan, ya aşırı sevgiden, ya ölüm tehlikesinde yetişip kurtarmasından, ya sefalet ve rezalet anında uzanıp genişlik vermesinden veya başka sebeplerden dolayı bu yaratılmışlar Yaradan’a ortak hayal edildiler. Bunlardan Firavun, Nemrud ve benzerleri ise, elde ettikleri iktidar ve gücün, ordu ve servetin üflemesiyle şişen nefis ve enaniyetleri ile bu ortaklığı ve hatta daha ötesini dilleriyle ilan ettiler. Bu noktada “ Muhammedü’r-Resulullah ” cümlesi şu sorunun cevabıdır: “ Yaratılanlarda gözüken bu güzellik ve mükemmellik kimindir? ”

Tevhid hakikati der ki, her bir yaratılan nesne ve canlı, Allah’ın yeryüzüne, kâinata ve o kulun bulunup gezdiği mekan ve zamanlara vurduğu bir mühürdür, şeffaf bir aynadır ve oralarda vazife gören istikametli bir askerdir. O asker nereye giderse, orası Sultanının mülküdür. O ayna nerede görünürse görünsün o daima Onu yaratanı gösterir. O mühür nerede bulunursa bulunsan Ona dikkatle bakana o mührü vuranın ismini ve ihtişamını okutur. Bu manada yıldızlar, uzaydaki mühürler olduğu gibi çiçekler de yeryüzünde birer mühürdürler. Onlar uzay tarlasında ekilmiş çiçekler olduğu gibi, yeryüzündeki çiçekler de dünya aynasında parlayan sabit birer yıldızdırlar.

Tarihte bu aynalık meselesi bilinmediği için her toplumda şirk problemi olmuştur. Tevhidin zıddı, “ şirk ” tir. Yani Allah’ın, yaratılış sırrı gereği yaratılmışlarda gözüken sıfatlarını, yaratılmışlara ait bilme… Bunun psikolojik temelinde kulların, kendilerinin kendilerine ait olduklarını düşünmeleri yatar. Bu düşünceyi de kişiye veren her bir insanın içindeki “ nefs-i emmâre ” ve “ enâniyet ” tir.

Enâniyet (benlik), kendini her şeyden müstakil, bağımsız ve hür olarak görür. Nefs-i emmâre de kendini, kimseye muhtaç olmayan, kendisi kendi başına var olan hakiki varlık olarak hisseder veya kendini böyle görmek ister. Allah-u Zü’l-Celal, sırf bir imtihan meydanı oluşsun diye onlara bu yanlış algıya kapılabilme özelliği vermiştir. Her bir insanda bu algılar vardır. Bu algının varlığını en bâriz olarak

* Birisi bize hıyanet ettiğinde,

* Birisi bizim adımıza karar verip bu yanlış karar bize zarar verdiğinde,

* Birisi bizim akıl ve irademizi hiçe saydığında içimizde uyanan tepkilerde görürüz.

Bu nokta-i nazardan bakıldığında semavi bütün dinlerde bulunan bir ibadet olan oruç, nefs-i emmâreye çok ağır gelir. Çünkü nefsin muhtaçlığını bütün âleme ve kendine gösterir. Bu yüzden nefis, oruçta çok sinirlenir. Oruç emrini verene ve o emri Ondan getirene karşı kin tutar.

Semavi bütün dinlerde farz kılınan namaz ise enâniyete çok ağır gelir. Çünkü onun hür olmadığını, tabir caizse, onun yularının 5 vakit bir el tarafından çekildiğini, onun bağımsız ve hür olmadığını herkese ve ona gösterir. Namazın ömür boyu ve sürekli oluşu bu manada enâniyetin bozuk algısını yıktığı için o da içten içe kin güder. Bu duygusunu göstermek için:

* Namaza kerhen kalkar;

* İstemeye istemeye kılar;

* Ettiği duaların aynen istediği gibi verilmesini ister; verilmez ise küser;

* Canının istediği zaman namaz kılmak ister;

* Canı istemediği zaman namazı bırakır.

Bu açıdan namaz ve oruç, insan ve cinlerin hayatına tevhidi yerleştiren; insanları ve cinleri diğer yaratılmışlardan üstte şuurlu ve iradeli bir tevhid mührü, aynası ve askeri kılan birer manevi reaksiyondurlar. İnsan ve cinlerden Allah’ın istediği, onların tevhidin dili, hayatı ve sembolü olmalarıdır. Bu manada Kur’an der: “ Allemehu’l-beyan ” ( Rahman olan Allah, insana beyanı yani hakkı açıkça ifade edebilme özelliğini öğretti ).1

Tevhidin Mertebeleri ve Hayat

Tevhidin Esma-yı Hüsna ve hakikatler sayısınca tecellileri ve kişinin iç dünyasında yerleşme seviyeleri vardır. Mesela Mu’ti (Veren), O’dur.

* Ondan başka hiç kimse bir insana bir safa ve nimet veremez.

* Hayatı veren O olduğu gibi, hayatı besleyecek ve devam ettirecek şeyleri veren de O’dur.

* Ondan başka hiç kimse bir insana cefa ve musibet veremez.

* İnsana ebedi hayatı getiren imanı, islamı, ilmi ve muhabbet veren de O’dur.

* Bu konuda elçisine elçi görevi veren,

* Elçisine fermanı olan Kur’anı veren,

* Elçisini insanlığa bir nimet ve ikram, ayna ve rehber olarak veren yine O’dur.

Bu açıdan Cevşen’de Hz. Peygamber (ASM) Allah’a şöyle seslenir: “ Yâ Mu’tiye’l-mes’ûlât ” ( Ey Kendisinden dilenilen ve istenilen her şeyi kullarına veren ve bahşeden Zât-ı Mu’ti-yi Mutlak! )2 Bu konudaki tevhid, insanın dünyasına yerleşirse kullar üzerinden ona gelen acı-tatlı her şey Allah’ın Mu’ti ismiyle verdiği bir imtihan unsurudur, der. Fazla korkmaz, fazla üzülmez. Çok terakki ederse gün gelir hiç korkmaz ve üzülmez bir seviyeye yükselebilir. Acının, mes’ulü kendinin olduğunu; verenin O olduğunu fark eder ferah duyar; lezzetin muhtacı ve dilencisi kendisi olduğunu, verenin O olduğunu hisseder sevinç ve minnet duyar. Kişilere, onların bozuk niyetlerine takılmaz; her şeyi Allah’tan görür ve hisseder. O kötü niyetli kişiye de böyle zavallı bir hale düştü diye acır. Fakat bir daha aynı delikten ısırılmamak için de temkinli olmayı ders alır. Bu manada Cevşen duasındaki uzun cümlelerin her biri Esma-yı Hüsna’nın Hz. Peygamber (ASM) tarafından kısaca izah edilmesidir. Cevşenü’l-Kebîr duasında bu özellikte 750 tane izahlı isim bulunuyor.

Tevhidin sonsuz mertebeleri bulunuyor. Yazdığı Külliyat, Kur’anın tefsiri, Cevşenü’l-Kebîr’in bir şerhi ve marifetullah konusunda eşsiz boyutta olan Bediüzzaman Said Nursi 7. Şua isimli Âyetü’l-Kübra Risalesini tamamen tevhide ve mertebelerine ayırmış; tevhidini 33 ana mertebesini yazmıştır. Ayrıca tevhidin hakikat ve sırlarının ne olduğunu 22. Söz’de, 2 makamda incelemiştir. 33. Söz olan Pencereler Risalesi ile, her şeyi Allah’ın güneş gibi aydınlık tecellilerinin göründüğü birer pencereye çeviren bir tevhid dersini vermiştir. Ki Cemil Meriç bu Risaleyi her dinlediğinde “ Bütün Avrupa’ya meydan okuyor ” diyerek oturduğu yerden ayağa kalkmıştır. 16. Söz isimli eser ise, Allah’ın ve Onun icraatlarının en kök boyutlarını ve tecelli çeşitlerini bize bildiren, Vahdet-Vâhidiyet-Ehadiyet-Vahdaniyet sırlarını temsillerle işleyen ana tevhid dersleridir. 2. Şua Risalesi ise doğrudan doğruya tevhid sırlarını Mutlakiyet, Sonsuzluk, Sınırsızlık, Kuşatıcılık hakikatleri çerçevesiyle işleyen muazzam bir eser ve mutlak tevhid dersidir. 3. Şua Risalesi ise, kâinatı âlem âlem bir sayfa gibi okutarak tevhidi gözlere gösterecek surette ders veren bir hakikat hazinesidir. 20. ve 24. Mektublar ise Marifetullahtan Muhabbetullaha; 32. Söz ise Muhabbetullahtan “ Ruhani Lezzetlere ” doğru kişiye yolculuk yaptırır. Fikirden hisse, histen şuur ve bilince doğru yükselen ve yükselten birer miraç merdivenidirler.

1Rahman suresi, 4.

2Cevşenü’l-Kebîr, 2. Bab, 9. Ukde.

Sende yorum yazabilirsin