Risale-i Nur Işığında Son Hadiselere Bakış

Beşeri dalalatten hidayete, zulümattan nura çıkaran, insanların nefislerini tezkiye eden, akıllarına muallim, ruhlarına mürebbi, gönüllerine kandil olan, milyonlarca insanı evliya, asfiya, mürşid ve müceddid makamına çıkaran Kur’an-ı Azimüşşan hakkında binlerce tefsir yazıldı.

Risale-i Nur da Kur’an’ın manevi bir tefsiridir. Ondaki ulvi hakikatler, iman, marifet, ahlak, edep ve irfan sahasında büyük fütuhat yapmış, başta Arapça ve İngilizce olmak üzere elliden fazla dile çevrilmiş, hamiyetli ve gayretli insanlar tarafından Avrupa, Amerika, Afrika ve Asya kıtalarına kadar ulaştırılmıştır. Şimdi dünyanın her tarafından gelen ses Bediüüzaman’ın sesidir.

Cenab-ı Hak, lütuf ve kereminin icabı olarak ahir zamanda Peygamber Efendimizin (sav.) büyük bir varisi ve asrın müceddidi olan Bediüzzaman gibi mümtaz bir şahsiyeti insanlığın imdadına gönderdi.

Ben imanın cereyanındayım, karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alakam yok.” buyuran Bediüzzaman Hazretleri, altı bin sayfalık bir marifet hazinesi olan Risale-i Nurlarla; bir taraftan iman ve Kur’an hakikatlerini mukni delillerle izah ve ispat ederek gençleri her türlü menfi cereyanlardan, batıl itikatlardan, sefahat ateşinden muhafaza etmiş, diğer taraftan neşrettiği lahikalarla Nur talebelerinin hadiselere, dünya cereyanlarına ve siyasete bakış açılarını ortaya koymuştur.

Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserinde şöyle buyurur:

“Sakın dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın, karşınızda ittihad etmiş dalâlet fırkalarına karşı sizi perişan etmesin. “Elhubbu Fillâh” “Velbuğzu Fillâh” düstur-u Rahmânî yerine -el’iyâzü billâh- “Elhubbu fissiyaseti velbuğzu lissiyaseti” düstur-u şeytanî hükmederek, melek gibi bir hakikat kardeşine adavet ve “el-hannâs” gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdarlıkla zulmüne rıza gösterip cinayetine mânen şerik eylemesin.


Üstad Hazretleri; Vazifeleri Hakaik-i imaniye ve Kur’aniyeyi neşretmek olan Risale Nur talebeleri”nin; “garazkâr, tarafgir, adavetkâr, inatçı ve menfaatperest özellikler” taşıyan siyasî ve ideolojik cereyanlardan titizlikle kaçınmalarını ikaz etmiştir.

Üstad Hazretleri başka bir eserinde de şöyle buyurur:

“Risale-i Nur şakirdlerinin, mümkün olduğu kadar,  siyasete ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasileridir. Çünkü halisane hizmeti Kur’aniye nur talebelerine her şeye bedel kâfi geliyor’ Ahiretin ve dünyanın saadetine en büyük vesile olan bir hizmet; değil siyasetin, her şeyin fevkindedir. Hiçbir şeye alet edilemez. Risale-i Nur ve şakirdlerinin meşgul oldukları vazife, rûy-i zemindeki bütün muazzam mesailden daha büyüktür. Elimizde nur var siyaset topuzu yok. Yüz elimiz de olsa ancak nura kâfi gelir.’’

Buna binaen Üstadımızın; “siyaseti ve maddi mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak” prensibini bütün Nur Talebelerinin emir telakki edip hayatlarına  tatbik etmeleri ihlas ve sadakatin bir gereği ve vicdani vazifeleridir. Ancak bir Nur Talebesi siyaset yoluyla dine ve vatana hizmet etmeyi istiyorsa, cemaat adına değil, kendi namına siyasete girebilir.

Hayatı boyunca iman ve Kur’an hizmetini herşeyin fevkinde gören, davasından hiçbir  taviz vermeyen, akıl almaz zulüm ve işkencelere maruz kaldığı halde, hayatı boyunca  daima müsbet hareket metodunu uygulayıp bedduayı bile menfi hareket sayan, kendisine hapishanelerde yer hazırlayıp zulmedenlere bile hakkını helal eden ve talebelerine de sabrı ve müspet hareketi tavsiye eden Bediüzzaman Hazretleri’nin vefatından kısa bir zaman önce, umum Nur Talebelerine vermiş olduğu, kendisinin de hayatı boyunca titizlikle tatbik ettiği en son dersi ‘Müsbet Hareket’ olmuştur. Üstad Hazretleri bu mektubun bir yerinde: “Benim Nur âhiret kardeşlerim, ehven-üş şerr deyip bazı bîçare yanlışçıların hatalarına hücum etmesinler. Daima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil. Çünki dâhilde hareket menfîce olmaz.” buyurarak Nur Talebeleri’nin her türlü menfi cereyanlardan şiddetle kaçınmalarını tavsiye etmiştir.

 “Hakaik-i imaniye, her şeyden evvel bu zamanda en birinci maksad olmak ve sair şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmak ve Risale-i Nur’la onlara hizmet etmek en birinci vazife ve medar-ı merak ve maksud-u bizzât olmak lâzım[1] diyen Bediüzaman Hazretleri, kendisine yapılan dayanılmaz eza ve cefalara aldırmadan, bütün hayatını iman ve Kur’an hizmetine vakfetmiştir.

Üstad Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder: “Siyaset-i dünya ile hiç alâkadar değilim; yalnız bütün vaktimi ve hayatımı, hakaik-i imaniye ve Kur’aniyeye hasr ve vakfetmişim.”

Risalelerdeki o ulvi hakikatlerin ve harika düsturların en mühimlerinden birisi de yukarıda da ifade ettiğimiz gibi hükümetin icraatlarına karışmamaktır. “Zira hikmet-i hükümeti bilmiyoruz.”

 

Bediüzzaman Hazretleri “Mesleğim haktır veya daha güzeldir, demeye hakkın var. Yalnız hak benim mesleğimdir, demeye hakkın yoktur.”

Meşreplerde ittifak mümkün olmadığı gibi lazım da değildir.” buyurarak, diğer cemaatlere mensup hamiyetli insanların hizmetlerini de hep takdir etmiştir.

Üstadımız’ın en fedakâr talebelerinden biri olan Zübeyir Ağabey, bir sohbetimizde bana Üstad Hazretleri’nin şu sözünü nakletmişti:Kim saçının teli kadar İslamiyet’e hizmet ederse, onu kucaklayın ve takdir edin.”

Şunu da ifade edelim ki, bir mümin kardeşinin kusurlarına ve eksiklerine bakarak, ona kin ve adavet besleyen kişi, gerçekten insafsızlık etmiş olur. Hâlbuki insanların birbirini sevmesi için birçok sebep vardır. Evet, her insanın noksan tarafları, zafiyet noktaları ve bazı hoş olmayan hareketleri olabilir. Asıl kemal, insanın kendi kusurları görmesi, onların izalesine çalışması ve kalbindeki kin, nefret ve adavet gibi hisleriyle mücadele edip ıslah etmesi ve yerlerine muhabbet ve uhuvveti yerleştirmesidir. Mümin kardeşlerinin güzel taraflarına bakmamak, onların sadece kusurlarını ve noksan taraflarını görmek şeytanın en büyük bir oyunudur.

“İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü’minin bir tek seyyiesiyle, bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, mü’mine adavet ederler. Halbuki  Cenab-ı Hak haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a’mal-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler.    …

 

Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez. Öyle de insan garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur; mü’min kardeşine adavet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesad âleti olur.[2]

Bir insana yakışan hareket kardeşinin, dostunun veya akrabasının kusurlarının izalesine çalışmak ve onları kusurlarıyla sevmektir. Bir doktorun hastasına değil, hastalığa düşman olup, onun tedavisine çalışması gibi, insanlar ve özellikle aynı gayeye hizmet eden müminler de birbirlerinin kusurlarının izalesine ve ıslahına çalışmalıdırlar.

           “Mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. .”[3]

 

Hepimiz bir vücudun azalarıyız. Vücudumuzdaki herhangi bir organın rahatsızlanmasıyla bütün vücut rahatsız olduğu gibi, yaşanan bu hadiselerden dolayı da bizler son derece üzüntü duymaktayız. Elbetteki, iktiza-yı beşer olarak kardeşler arasında zaman zaman ihtilaflar ve anlaşmazlıklar olabilir. Nitekim sahabe-i kiram efendilerimizin arasında bile ihtilaflar olmuştur. Bize düşen aramızdaki ihtilafları yumuşak dille halletmek ve kardeşler arasındaki kırgınlıkları gidermektir. Zira bu Cenab-ı Hakk’ın bir emridir. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur:

  “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki rahmete eresiniz.”[4]

Bugün maalesef, yukarıda izah edilen içtimaî kaidelere muhalif olarak Müslümanlar arasında bazı üzücü hadiselerin yaşandığına şahit oluyoruz. Son günlerde Hoca Efendi Cemaati ile Hükümet Erkânı arasında meydana gelen kırgınlıklar ve üzücü hadiseler, milletimizi hususen ehl-i hamiyeti derinden yaralamış, bazı kardeşlerimizi meyus edip gelecek adına ümitsizliğe sevk etmiştir. Hizmetlerini çok takdir ettiğim ve kendilerine duacı olduğum bu iki tarafın bugün karşı karşıya gelmiş olmaları bütün ehl-i iman gibi beni de fevkalade rahatsız ve müteellim etmiştir. Ehl-i iman arasına sokulmaya çalışılan, gıybet, su-i zan ve fitneye sebep olan bu elim hadiseyle şiddetli bir imtihan geçiriyoruz.

Bediüzzaman Hazretleri’nin şu ikazlarına kulak verelim:

         “İşte ey mü’minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Her birisine karşı tesanüd ederek, el-ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârane tarafgirlik ve adavetkârane inad; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı? O düşman daireler ehl-i dalalet ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehval ve mesaibine kadar birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var. Ehl-i ilhadın iki taife-i ehl-i hakikatın mâbeynindeki husumetten istifade ederek birinin silâhiyle, itiraziyle ötekini cerhedip, ötekinin delilleriyle berikini çürütüp ikisini de yere vurmak ve çürütmekten içtinaben memleket ve milletimizin selameti namına elbette gayet cüz’î ve geçici ve ehemmiyetsiz hissiyatınızı feda etmeğe mükellefsiniz.”

 

Üstad Hazretleri aşağıdaki harika ifadeleriyle de bütün ehl-i imanı şöyle ikaz etmektedir:

        “Malûmdur ki; iki kahraman birbiriyle boğuşurken; bir çocuk, ikisini de döğebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı müvazenede bulunsa; bir küçük taş, müvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârane tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebilirsiniz.”[5]

Bediüzzaman Hazretleri’nin uhuvvetin ehemmiyetini ifade eden şu harika ifadelerini de nazara vermek istiyorum:

“Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hürmetine ve alâka-i Kur’aniyenizin hakkına ve Nurlar ile yirmi sene zarfında imana hizmetiniz şerefine, çabuk bu dehşetli, zahiren küçücük fakat vaziyetimizin nezaketine binaen pek elîm ve feci’ ve bizi mahva çalışan gizli münafıklara büyük bir yardım olan birbirinden küsmekten ve baruta ateş atmak hükmündeki gücenmekten vazgeçiniz ve geçiriniz.” [6]

Dinimiz içtimai nizamın temeli olan uhuvvet ve muhabbet üzerine bina edilmiştir. Hayatın devamı, lezzeti ve huzuru; ancak muhabbet ve uhuvvet ile kaimdir. Bizim yolumuz muhabbet, birlik ve beraberlik yoludur. Bizler muhabbet fedaileriyiz husumete vaktimiz yoktur.” Eğer bir ailede ve bir toplumda uhuvvet ve muhabbet gibi ulvi hisler kaybolursa, orada nifak, kin, ihtilaf ve adavet tohumları yeşerir. Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizaçkârâne  ittihad gittiği vakit, mânevî hayat da gider.  Bu noktada çok dikkatli olmamız ve Cenab-ı Hakk’ın şu fermanına kulak vermemiz gerekir:

“Ayrıca Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. Ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Sabırlı olun, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.[7]

Her iki tarafın da bu ilahi ferman uyarınca fedakârlık yapıp, kırgınlıkları unutmalarını, birbirlerinin noksanlarını ikmal etmelerini, kusurlarını örtmelerini, şu kritik dönemde birbirlerine muavenet etmelerini can u gönülden arzu etmekteyim.

Bu kırgınlıkların giderilmemesi halinde vatandaşlarımızın bir kısmının Hoca Efendiye karşı çıkması, diğer kısmının da hükümete düşman olması gibi hiç arzu etmediğimiz bir durum meydana gelecektir. Bu da vatanımıza ve milletimize telafisi mümkün olmayan zararlar verecek, bundan ancak dış mihraklar ve düşmanlarımız memnun kalacaklardır. Türkiye’nin maddi ve manevi terakkisini istemeyen bu şer odaklarını sevindirmek gibi acı bir neticeye her iki tarafın da razı olmayacağına kuvvetle inanıyorum. Hükümet ile Hoca Efendi Cemaati arasında meydana gelen üzücü hadiselerin ve kırgınlıkların bir an evvel sulhla neticelenmesi,  birlik ve beraberliğimizin devamı için sürekli dua ediyorum.

Ne Hoca Efendi’nin, özelikle eğitim sahasındaki hizmetleri görmezlikten gelinebilir, ne de hükümetimizin bugüne kadar emsali görülmemiş cesur kararları ve faydalı icraatları hiçe sayılabilir. Her iki hal de, en azından, bir vefasızlık ve kadir bilmezlik olur.  Bu sebeple ifrat ve tefritten sakınmak için her iki kesimin de icra ettikleri büyük hizmetleri özetlemekte fayda görüyorum:

Muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin yapmış olduğu büyük hizmetleri takdir ediyoruz. Kur’an’ın manevi bir tefsiri olan Risale-i Nurdaki ulvi hakikatleri kendine rehber edinen ve o hakikatleri muhtaç gönüllere ulaştırmak için azami gayret sarfeden, iman, marifet, ahlak, edep ve irfan sahasında büyük fütuhat yaptığı gibi, hem eğitim ve öğretim alanında, hem medya sahasında ve yayın dünyasında büyük hizmetler başaran Hoca Efendi’nin ve onun muhip ve mensuplarının yapmış oldukları hizmetleri insaf ve vicdanın gereği olarak takdir ediyoruz. 1955 yılından beri yakinen tanıdığım, senelerce beraber hizmet ettiğim, beraber kaldığım, son derece mütevazı ve hoşgörü timsali, hitabetindeki cezalet ile kalblere sürur bahşeden, nice gençlerin fazilet ve irfanına vesile bir şahsiyet olan Hoca Efendi’nin hizmetlerini takdir edip, kendisine ve muhiplerine her zaman dua ediyorum. Kendisi hakkında kaleme aldığım küçük risalemde ve Hayatım ve Hatıratım adlı eserimde belirttiğim gibi, dünyanın yedi kıtasında bayrağımızı dalgalandırıp ülkemizi temsil eden, sahabe gibi i’la-yı kelimetullah için yardan ve serden geçen, fedakâr, hamiyetli, âlicenap altın bir nesil yetişmesine vesile olan Hoca Efendiyi ve hizmetlerini gönülden takdir ediyoruz. Hoca Efendi’nin bu muazzam hizmetleri, fedakâr, metin, hamiyetli ve gayretli dava arkadaşları ve talebeleri sayesinde Avrupa, Amerika, Afrika ve Asya kıtalarına kadar ulaştı. Dünyanın en ücra köşelerinde bile açılan bu okullar, hem İslamiyet’i hem de Türkiye’yi bütün dünyaya tanıtmaya vesile oldu. Hiç şüphe yok ki, Hoca Efendi’nin dünya çapındaki bu hizmetlerinde Risale-i Nurların büyük bir rolü olmuştur. Zaman zaman düşünüyor ve ziyaretime gelen kişilere hep şunu nazara veriyorum:

 

“Risale-i Nur olmasa idi bu gençlere nasıl bir yön verecektik? Onlara nasıl bir hedef gösterecektik? Onları anarşiden, terör belasından, menfi ideolojilerden, asrın en büyük tehlikesi olan sefahat ateşinden acaba nasıl muhafaza edecektik? Risale-i Nur’lar hem dünyamızı hem de ahiretimizi aydınlatan ve kucaklayan bir nur oldu. Bizi bir akraba haline getirdi. Eğer Risale-i Nur hizmeti olmasa idi biz hayatımızı ne ile ve nasıl değerlendirecektik.”

 

İşte Risale-i Nurdan tefeyyüz eden o hamiyetli, fedakâr, âlihimmet ve âlicenap insanlar; ülkemizin ve milletimizin dış devletlerdeki kültür elçiliği misyonunu bihakkın eda etmişlerdir.

Hükümet ve erkânına bakışımız:

Risale-i Nur Talebeleri olarak bizlerin hükümetlere ve onların icraatlarına bakışımız bugüne kadar hep aynı çizgide devam etmiştir ve bundan sonra da böyle devam edecektir.  Bizler, sevad-ı azama tabi olarak,  milletin maddi ve manevi terakkisine vesile olacağına inandığımız bir partiyi hiçbir menfaat ve karşılık beklemeden destekleriz. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri de “Siyasi bir parti” kurarak iktidara talip olma manasındaki bir siyaset anlayışından şiddetle kaçınmış ve talebelerini de kaçındırmıştır. 1957 seçimlerinin yapıldığı 27 Ekim günü talebesi Zübeyir Gündüzalp’la beraber Isparta’da bulunan Bey Camiinde bizzat sandık başına gitmiş, “Benim reyim ehemmiyetlidir diyerek Demokrat Parti’ye rey vermiştir.

 

Bu hakikatlere binaen hükümet icraatlarına bu pencereden bakıp diyoruz ki:

 

Tanzimat’tan bugüne kadar böyle maharetli bir kadro ilk defa gelmiştir. Rahmetli Adnan Menderes ile Merhum Turgut Özal’ın bu milletin maddi ve manevi terakkisi için yapmış oldukları hizmetlerini şükranla yad ediyoruz. Ancak onların böyle yeteri kadar maharetli bir kadroları yoktu. Şimdi ise Sayın Başvekil ve hükümet erkânının on bir yıla sığdırdıkları azim hizmetlerini nazara alınca, böyle kaliteli ve maharetli bir kadronun varlığına ilk defa şahit oluyoruz. Hükümetimizin on bir yıllık icraatları arasında; resmi dairelerde başörtüsünün serbest olması, Kuran-ı Kerimin ve siyerin ders kitabı olarak okullarda okutulmaya başlanması, duble yolların, tünellerin, hava alanlarının, hızlı trenlerin yapılması, IMF’ye olan borcun ödenmesiyle Batılı güçlerin tahakkümünden kurtularak ekonomik bağımsızlık kazanılması, 153 yıllık rüya olan tarihi Marmaray projesinin hayata geçirilmesi, Kanal İstanbul gibi dev bir projenin hazırlanması, başta Savunma Sanayi olmak üzere dış devletlerden alınan birçok araç ve gerecin memleketimizde üretilmeye başlanması gibi daha sayamayacağımız birçok olağanüstü hizmetlerin yapılması başta Avrupa olmak üzere dünyanın nazar-ı dikkatini ülkemize celbetmiştir. Bu hizmetleri görmezlikten gelmek herhalde hakşinaslık değildir. Başvekilimizin, Türkiye’nin itibarına itibar katarak dünya nazarında ülkemizi, hatırı sayılır bir konuma getirmesindeki gayreti takdire şayandır. Davostaki kararlılığı ve dik duruşu, milletinin derdiyle dertlenmesi, dünyadaki muhtaçların yardımına koşması, gerek memleketimizde gerek muhtelif ülkelerdeki ecdadımızın imar ettiği tarihi dokuyu gün yüzüne çıkarmasındaki mahareti, yurdumuzun en ücra köşelerine kadar götürülen sağlık hizmetlerindeki başarısı, Suriyeli ve Filistinli kardeşlerimize en zor günlerinde sahip çıkarak milletimiz namına şefkat kucağını açması ve daha nice nice hizmetlerini hayret ve takdir ile müşahede etmekteyiz.

 

Cenab-ı Hak bizi geçmişteki o yokluktan, sefaletten kurtardı. Bu millet Kur’anın ve ezan okumanın yasak olduğu, Kur’ana ve imana hizmet eden kişilerin sürekli takip edilip hapislere atıldığı, ekmeğin karneyle alındığı, köylerde yol, elektrik ve telefonun olmadığı, vefat edenlere kefenin bulunmadığı günleri çok iyi bilir. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde rahmetli Menderes kahir bir ekseriyetle başa geldiğinde büyük fikir adamı Merhum Necip Fazıl Bey Büyük Doğu Mecmuasın’da;

 

Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes

Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es.

 

mısralarını başlık atarak milletin hissiyatına tercüman olmuştu. O karanlık günlerden bu aydınlık günlere pek kolay gelmedik, bu harika nimetlere kolay nail olmadık. Bunlara şükür lazımdır ki, devam etsin, elimizden çıkmasın.

 

İnşaallah bu üzücü hadiselerin arkasından da büyük hayırlar çıkacaktır.

Evet bizim hoşumuza gitmeyen hadiselerin arkasında büyük hayırlar olabilir. Ni­te­kim, bir ayette mealen şöy­le bu­yur­mak­ta­dır:  “İh­ti­mal ki, hoş­lan­ma­dı­ğı­nız bir şey si­zin iyi­li­ği­ni­ze­dir ve ih­ti­mal ki, sev­di­ği­niz bir­ şey si­zin kö­tü­lü­ğü­nü­ze­dir. Siz bil­mez­si­niz, Al­lah bi­lir.”[8]

Bediüzzaman Hazretleri;  “Rüyada Bir Hitabe”sinde her müsibetin altında bir saadetin olduğunu şöyle ifade eder:

“Musibet, şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri İ’lâ-yı Kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile, kendini yekvücut olan Âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, Âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira şu musibet, mâye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını harikulâde ta’cil etti.”[9]

Şunu da ifade edelim ki; hiç merak etmeyiniz her gelen gün, geçen günlerden daha iyi olacaktır. Üstad hazretlerinin  Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!…” müjdesi inşallah tahakkuk edecektir.

Memleketimizde Nur dairesinde hizmet eden kardeşlerimizin, Hoca Efendi ve mensuplarının, Süleyman Efendi’nin talebelerinin, tarikat yoluyla hizmet eden kardeşlerimizin, hülasa bütün cemaat ve cemiyet mensuplarının yapmış oldukları iman ve Kur’an hizmetleri, okunan Kur’anlar, cevşenler ve Risale-i Nur’lar memleketimiz üzerinde oynanmak istenen çirkin oyunların define inşallah vesile olacaklardır.

1955 Yılında Üstad Hazretlerini ziyarete gittiğim zaman şöyle buyurmuştu: “Bu memlekette Risale-i Nur okundukça Cenab-ı Hak Anadolu’ya gelen belaları kaldırıyor. Zira Risale-i Nur bir sadakadır.”Üstad daha sonra ellerini kaldırdı ses tonunu biraz daha yükselterek şöyle dedi:

“Burada Risale-i Nur ve Cevşenü’lKebir okundukça Rusya’da küfr-ü mutlak dağlar gibi yıkılıyor.”

Üstad Hazretleri bunu söylediği zaman dünyanın ekserisi komünizmin tesirinde idi. Aklımız Rusya’nın yıkılacağını bir türlü almıyordu, ama Üstad Hazretleri müjdelediği için de bunun mutlaka olacağına kesin olarak inanıyorduk. Nihayet Üstadımızın  verdiği bütün müjdeler gibi o müjdesi de tahakkuk etti.

Son olarak,  Allah Resulünden (sav.) , Sıddık-ı Ekberden (ra.) ve Üstad hazretlerinden üç ibret levhası sunmak istiyorum:

Allah Resûlü (sav.)  İslâm dinini tebliğ etmek  için Zeyd Bin Harise ile beraber Taif’e gitmişti. Hz. Peygamber (sav.) orada bulunan Sakif Kabilesinin büyüklerini İslâm dinine davet etti. Onlar, Allah Resûlünün davetine icabet etmedikleri gibi, kendisine çirkin sözler söylediler, alay ettiler ve O’nu taş yağmuruna tuttular. Allah Resulünün mübarek bedeni kanlar içinde kaldı. Bu vaziyette bir bağa sığındı.

Maruz kaldığı o çirkin muameleden dolayı Resulünü teselli etmek için Cenab-ı Hak bağ sahibinin kölesi Ninovalı Hıristiyan Addas’ı orada hidayete erdirdi. Addas’ın Müslüman olmasıyla Allah Resûlü (sav.) Taif’te çekmiş olduğu o elim hadiseyi adeta unuttu ve  ellerini kaldırıp şöyle dua etti: “Allah’ım! Eğer bu insanların neslinden seneler sonra İslâmiyet’i kabul eden kimseler olursa, ben onlara hakkımı helal ediyorum. Eğer onlar Müslüman olurlarsa ben bu sıkıntıları çekmeğe razıyım.”

Allah Resulünün yar-ı vefadarı, Cenab-ı Hakk’ın sadık dostu ve Sıddık-ı Ekber olan Hz. Ebubekir de (ra.) “Ya Rabbi vücudumu öyle büyüt ki, cehennemde hiç kimseye yer kalmasın” buyurmuştur.

Rahim ve Hakim isimlerine mazhar olan Asrın müceddidi Bediüzzaman Hazretleri de şöyle buyurur: “Bu hizmete, yani ehl-i imanı dalalet-i mutlakadan kurtarmağa -lüzum olsa- dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da feda etmek bir saadet bilirim; binler dostlarım ve kardeşlerimin Cennet’e girmeleri için Cehennem’i kabul ederim.” [10]

Üstad Hazretleri başka bir eserinde ise şöyle buyurmuştur;

           “Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım.   Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistan olur.”[11]

Evet, Hz. Peygamber’in gerçek varisi olan âlimler, Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olan evliyalar, insanlara karşı son derece şefkatli ve merhametlidirler. Onlardaki bu hisler fıtridir. İnsanların isyanlarından dolayı cehenneme gitmelerinden son derece  üzüntü duyarlar. Müminler  arasında meydana gelen ihtilafların ve kırgınlıkların giderilmesi için de azami gayret gösterirler. Zira, “ahkâmların en hayırlısı sulhtur.

Mehmed Kırkıncı


[1] Nursî, B.S Kastamonu Lahikası

[2] Nursî, B.S Lem’alar (13. Lem’a)

[3]Nursî, B.S Mektubat

[4]Hucurat Suresi 49/10

[5] Nursî, B.S Mektubat

[6]  Nursi, On dördüncü şua

[7]Enfal Suresi 8/46

[8] Bakara Suresi 2/216

[9] Nursî, B.S Tarihçe-i Hayat

[10] Nursî, B.S Emirdağ Lahikası

[11] Nursî, B.S Tarihçe-i Hayat

Sende yorum yazabilirsin