Risale-i Nur ‘vehbî ilim’le mi yazıldı?

Arkadaş, Katre nâmındaki eserimde Kur’ân’dan ilhamen takip ettiğim yol ile ehl-i nazar ve  felsefenin takip ettikleri yol arasındaki fark şu:
(Mesnevi-i Nuriye, Katre’nin Zeyli)

Said Nursi, ortaya koyduğu eşsiz satırların ikram olduğunu hatırlamak adına, “Bana yazdırıldı!” der. Ne var ki, onun bu nezaketini anlamayan, hayatında bu nezakete yer vermeyen ya da ona bu nezaketi yakıştıramayan kimileri, ‘peygamberlik iddia ediyor!’ gibi sakil bir ithamda bulunuyor. Bu itham sahiplerinin Hazreti Peygamber’i [asm] Said Nursî nezaketinde ve derinliğinde anlamaları ve anlatmaları mümkün gözükmüyor. Her hecesiyle herkesin gözü önünde olan sözlerini okumak dururken, niyet okuması yapıp komplo teorileri kurmak, arkadan dolanıp ‘açık yakalamak’ muradında olanları kendi hallerine bırakalım.

İçeride neler oluyor peki?

Herkese açık bir Kur’ân okulu olan Risale-i Nur’a muhatap olan bizler, bu sakil iddiaya, bu tuhaf komploya malzeme veriyor olmayalım! Risale-i Nur’u özgünlüğü üzerinden değil de, okuyucularının söylemleri üzerinden değerlendirmeyi tercih eden taklitçi ruhların, tembel araştırmacıların ellerini taşarcasına dolduruyor olmayalım!

Mesela buyurun: “Risale-i Nur kesbî değil vehbî ilimle yazılmıştır.” Risale-i Nur’un hiçbir yerinde böyle bir kayıt yok… Sözler’in arkasına eklenmiş ‘Konferans’ metninde geçiyor ‘vehbî’ kelimesi; bu da Sözler’e dâhil değil. Konferans metnini oluşturan o günkü üniversite öğrencilerine ait. ‘Vehbî ilim’den neyi kastettikleri açıklamaya muhtaç…

Diğer ‘vehbî’ kayıtlarına bakalım.

İşârâtü’l İ’caz’da geçen ‘vehbî ilim’ ifadesi, Hazreti Peygambere (asm) matuftur… Bakara Suresi’nin 23-24. ayetlerinin işaret ettiği ‘nübüvvet’ bahsini tamamlıyor. Yirmi yedinci Söz’de ‘vehbî’ sıfatı, daha da sarih hale getiriliyor, detaylandırılıyor. Meşhur misaldir: Biz güneşe uzağızdır ama güneş bize gözbebeğimizden bile yakındır. Güneşe yaklaşmak isteyen bir sürü katmanı aşmak zorundadır; işte bu kisbî (ya da kesbî) bir çabadır. Ama güneş istediği an bizim gözbebeğimize girer; bu ise vehbî bir mazhariyettir. Peygamberliğin mazhar olduğu vahiy adına şu cümleler sarf edilir: “…sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizabdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir.”

Gelelim Üstad Said Nursi’nin eseri Risale-i Nur’un bu iki çabadan hangisine uyduğuna. Elbette ki en göze çarpan özellik Üstad’ın ifadelerindeki dolaysızlıktır. Kur’ân’ın insan fıtratının gizli seslerini ustalıkla duyar ve duyurur Üstad. Kur’ân’ın kâinatın tercümanı olduğunu iddiadan öte geçirir; seller sular gibi akan bir eylem ortaya koyar. (Bu konuda, hiç şakası yoktur Üstad’ın. Sadece Haşir Risalesi’nin Barla’nın bahar dallarındaki fısıltıları coşkuyla dillendirmesine bakalım. Olmadı, Otuzüçüncü Söz’ün zerrenin halinden yola çıkan geniş pencerelerine bir göz atalım.) Hiçbir bahsi, kâinatın şahitliğine başvurmadan anlatmaz Üstad. Gözünü eski kitap sayfalarından ayırmayan, demode mollalardan değildir; skolastik bataklıktan seslenen bir ezberci değildir. Klasik tefsir çizgisine düşen keskin bakışını İşârât’ül İ’caz’la ortaya koyan Üstad, Birinci Söz’le yeni bir usulün kapısını aralar. Kevnî ve kelâmî ayetlerle sıcak bir yüzleşmeye çağırır muhatabını. Tarifsiz bir aşkın akışına katar kalplerimizi. ‘Tefsir’ kelimesinin tanımlayamadığı bir çabadır bu.

Bu umulmadık sonucun, bu benzersiz tefekkür kayıtlarının açıklaması olarak, saf bir niyetle, anlaşılır bir hüsn-ü zanla “Risale-i Nur ‘vehbî ilim’le yazılmıştır” ifadesini kullanıyor olabiliriz. Belli ki, alışık olduğumuz yaklaşımla, yani ‘kisbî ilim’le yazılmamış olmalı bu eserler. Hazır, Üstad, “Bana yazdırıldı!” diyorsa, iyice ‘kapalı toplum’ haline gelmiş biz saf niyetliler, bu ifadelerin ‘dışarıdan’ nasıl duyulduğunu anlamadan, fikir suikastçılarının işine yarayabileceğini düşünmeden, kendi zihnî konforumuza yaslanırız. Sık sık, birbirimize böyle teşvik edici şeyler söyleriz. Dışarıya söylerken de, bir tür meydan okuma niyetiyle mızrağımızın ucuna asarız. Keyif vericidir. Rahatlatır bu yaklaşım.

İyi ama…

Muhataplarında taassup üretmek şöyle dursun, muvafık ve muhalif tüm insanları kucaklayan evrensel bir dil ve insanî bir yaklaşım oluşturmaya adanmış Risale-i Nur adına, bu ‘dışlayıcı’ dili benimsemek aklın alacağı şey değil.

Gelin, kesbî ilim ve vehbî ilim farklarını bir gözden geçirelim:

‘Vehbî ilim’ Vehhab olan Allah’ın kullarına karşılıksız verdiği nimetlere dâhildir. Meselâ kuru çubukların ucundaki lezzetli üzüm salkımları Vehhab’ın karşılıksız vehbidir. Meselâ, iki ateşin bir araya geldiği ‘iki hidrojen bir oksijen’de yudumladığımız su serinliği vehbîdir. Arıların hiç tanımadıkları çiçeklerden,  kıvamı, lezzeti, içeriği akıl almaz olan balı üretmeleri vehbîdir.

Böylece sıralanacak nice Vehhab tecellisi, illâ da sebeplerin bir araya gelmesiyle gerçekleşir. Vehhab, hasiyetli üzümleri ‘kuru çubuklar’ hazır olunca ve mevsimi gelince verir. Vehhab, su serinliğini üç atom bir araya gelince gerçekleştirir. Vehhab, balı da, arılar nice kilometre çırpınarak uçunca, çiçekler de özleriyle hazır olunca verir. Vehbî olanın altında ille de ‘kesbî” diyeceğimiz bir zemin vardır. ‘Esbab dairesi’nde başka türlü tecelli etmez vehhabiyet.

Vehhab’ın insanda tecelli etmesi, sağlam bir ‘sebep’ ister. Vehhab’ın verdiğini alabilmesi için insanın iradesini ortaya koyması, çaba göstermesi gerekir. İrade ortaya koymak, çaba göstermek ise kesbîdir; gayret ve yönlenme, odaklanma ve ter dökme gerektirir. Hazreti Peygamber’e (asm) vehbî olarak vahyedilen ayetlerin gelmesi için de, önce ‘Muhammed-i Emin’ olması beklenir. ‘Abd’ olarak ortaya koyduğu ‘kisb’le, özgür seçimiyle hak eder vahyin inişini. Kesben ‘abd’ olmayanın vehbî olarak ‘resul’ olması beklenemez.

Bir eserin vehbî olduğunu söylemek, müellifinin kesbini yok saymayı gerektirmez. Üstad’ın Risale-i Nur’u yazmadan önce ortaya koyduğu çaba, Tarihçe-i Hayat’ını okuyan herkesin malumudur. Küçük yaşlarda başlayan ağır medrese tahsili… Davası için savaş meydanlarına at sürmeler… Kamus’u gece gündüz tersinden ezberlemeler… Van’da Tahir Paşa’nın kütüphanesindeki eserleri yıllarca okumalar… Kızıl İ’caz, Muhakemât, Sünuhât, Mesnevi-i Nuriye gibi teorik eserler yazmalar…

Tüm bu ‘kisbî’ çabaları göz ardı edersek, Üstad’ın gayretsiz ve emeksiz yazdığını var sayarız. Üstad’ın Kur’ân’a muhatap olma çabasını yok sayınca da, Risale-i Nur’un Kur’ân’la sıcak temasını gözden kaçırırız. Böylece “Kur’ân yerine Risale okuyorlar!” suçlamasına bir güzel malzeme veriyoruz. Yüzünden okumakla yetindiğimiz Risale’nin, Kur’ân’ı yüreğinden okuyarak yazıldığını akla getirmeyince, Risale-i Nur’u Kur’ân’ın yüzünden yüreğine doğru yaptığı yolculukta adım atmayız. Böylece hem Risale’ye haksızlık eder hem Kur’ân’a haksızlık ederiz. Kur’ân’ı yüreğinden okutacak son joker eserin de hakkını vermeyerek kendimize haksızlık ederiz.

Ezcümle, Risale-i Nur, vehbî olan Kur’ân ayetlerini anlamak için ortaya konmuş yoğun bir kesbî eserdir. Bu kesbî gayrete ortak olursak, vehbî olan ilmi Vehhab’dan almayı hak ederiz.

Senai DEMİRCİ – risalehaber.com

Sende yorum yazabilirsin