Risale-i Nur’un Sadeleştirilmesi Tasvip Edilebilir mi?

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Risale-i Nur’un sadeleştirilemeyeceğini söyledi. Prof. Akgündüz’ün açıklaması şöyle:

1- SADELEŞTİRME OLAYI RİSALE-İ NURA ÂŞIK OLANLAR ARASINDA İHTİLAFA YOL AÇMAMALI!

Son zamanlarda konu ile alakalı ciddi bir münakaşa ve televizyon tartışmaları yaşandı ve bize kadar da yansıdı. Ancak gördüğüm manzara bir kısım ehl-i dalaletin iki taife-i ehl-i hakkı birbirine düşürerek sonra da uzaktan seyredip gülmeleri idi ki, imanı olan ve Bediüzzaman’ı seven hiç kimse bu manzarayı görmekten hoşlanamazdı. Ağabeylerin tepkisi yerindeydi ve tarihî bir görevdi. Zira bu kapı açılırsa çok farklı yaklaşımlar gelebilirdi. Yıllardır Elmalı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili adlı muhteşem tefsirini sadeleştirerek soyulmuş portakal gibi çürümeye terk eden meslektaşlarıma içimden itiraz ederdim, aynı duyguları elbetteki Bediüzzzaman’ın eserlerine yapılan muamele de bende aynı itiraz duygularını depreştirdi.

Ben bu yazımda birilerini tenkit etmek yerine, neden sadeleştirmenin Risalelere yakışmadığını Üstad’ın tesbitleri ve ilmî kaideler ışığında açıklamaya çalışacağım. Yapılanlar Nur’lara hizmet gayesiyle yapıldığından kimseyi tahkir ve tezyif etmeyi de uygun görmüyorum. Zira bu sadeleştirmeyi yapan arkadaşlara hatırlatmalıyım ki, Hocaefendi’nin Hitap Çiçekleri ve Kalbin Zümrüt Tepelerinde isimli eserleri çoğu yerlerde Üstad’ın eserlerinden daha zor anlaşılır haldedir.

Önemle hatırlatalım ki, Mehmed Şemseddin Yeşil bu meselede ilk yanlışlığı yapan ve hatta intihal denecek noktada Risaleleri sadeleştirerek kendi eseriymiş gibi neşreden insan olmasına ve Üstadımız razı olmamasına rağmen, milletin istifadesi ve de fitneye sebep olmamak için müdahale etmemiştir. Halbuki İnsanî Hakikatlar ve Zirve-i Tevhîd gibi eserleri Risalelerden muktebes sadeleştirilmiş metinler halindedir.

2-İLMÎ ESERLER ÜÇ ÇEŞİT ÜSLUP İLE YAZILIR VE BUNLARDAN ÜSLÛB-U ÂLÎ KISMI SADELEŞTİRMEYE GELMEZ

Üslup, usûl, tarz, oluş, yapış tarzı, anlatım yolu manalarına gelir. Edebiyatta yazarların kendilerine mahsus ifade tarzlarına denir. Her yazarın duygu, düşünce ve hayallerini sözlü veya yazılı olarak ifade ediş tarzı diğerlerinden farklılık gösterir. Bu farklılık, o yazarın üslûbunu ortaya çıkarır. Yazar olmanın en belirgin şartlarından biri, başkalarından farklı bir ifade tarzına, yani üslûba sahip olmaktır.

Bediüzzaman Hazretleri Muhâkemat adlı eserinde bu meseleyi açıklamaktadır ve biz bazı kelime ilaveleri ve misallerle bu tespiti aktarmaya çalışacağız:

Kelâmın selâmet ve rendeçlenmesi ve itidal-i mizacı ise, her kaydın istihkak ve istidadına göre inayeti taksim ve üslûb elbisesini tevzi’ ve giydirmektir. Hem de hikâyette olursa mütekellim kendini hikâye ettiği şeyin yerinde farz etmek gerektir. Şöyle: Eğer başkasının hissiyat ve efkârının tasvirinde ise hikâye ettiği şeye hulûl etmek ve onun kalbinde misafir olmak ve lisanıyla tekellüm etmek gerektir. Eğer kendi malında tasarruf etse, alâmet-i kıymet olan itibar ve ihtimamın taksiminde her kaydın istihkak ve istidad ve rütbesini nazara almak ile taksiminde adalet ve üslûblarda istidadın kametine göre kesmektir. Tâ her bir maksad onun münasibinde olan üslûbdan cilveger olabilsin. Zira üslûbun esasları üçtür:

Birincisi: Üslûb-u mücerreddir. Buna sade üslup da denir. Genellikle talebeye yönelik ders kitapları böyle kaleme alınmaktadır. Buna Seyyid Şerif’in ve Nasıruddin-i Tûsî’nin sade olan ma’rez-i kelâmları gibi… Bediüzzaman Hazretleri 19. Mektup’ta Peygamberimizin mu’cizelerini anlatırken bu üslubu kullanmıştır. Zaten sadeleştirmeye ihtiyaç yoktur. Ancak sadeleştirme mümkündür.

Eğer günlük muamelelerinde, insanlar arası konuşmalarda ve âlet olan ilimlerde isen; vefa (manayı ifadeye yetecek kadar kelime kullanma), ihtisar (en kısa yolu seçme) ve selâmet ve selaset ve tabiîliği tekeffül eden ve sadeliği ile aslında anlatılan konunun güzelliğini gösteren üslûb-u mücerrede yetinmelisin. Biraz önce dediğimiz gibi ders kitaplarında veya günlük konuşmalarda mutlaka bu kullanılmalıdır.

İkincisi: Üslûb-u müzeyyendir. Süslü ve bezekli üsluptur. Bunun sahibi mananın aktarılmasından ziyade muhatabı coşturmayı ve bütün edebi san’atları kullanmayı hedefler. Fethullah Hoca Efendi’nin Hitap Çiçekleri ve Kalbin Zümrüt Tepelerinde adlı eserleri; Necip Fazıl’ın hemen hemen bütün nesir kitapları; Sezai Karakoç’un kitapları bu guruba girebilecek muasır eserlerdir. Abdülkahir Cürcani’nin “Delail-ülİ’caz” ve “Esrar-ül Belâga”sında, Sekkâkî’nin Miftah’ul-Ulûm adlı eserlerindeki şa’şaalı ve parlak kelâmları eski eserlerden verilebilecek en güzel misallerdir. Burada sadeleştirme ahengi bozar.

Eğer hitabet ustalığını göstermek istiyorsan veya karşındaki muhatapları ikna etmek üzere va’z, irşad yahut siyasi konuşmalar yapmak istiyorsan, süs ve parlaklık ve tergib (teşvik) ve terhibi (korkutma) manalarını tazammun eden üslûb-u müzeyyeni elinden gelirse elden bırakma. Fakat gösteriş ve tasannu’ ve avam perestane nümayiş etmemek gerektir.

Üçüncüsü: Üslûb-u âlîdir. Yani yüksek üsluptur. Sekkakî ve Zemahşerî ve İbn-i Sina’nın bazı muhteşem kelâmları gibi… Benin kanaatim Elmalı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili adlı muhteşem tefsirinin bazı parçaları tamamaen üslûb-u âlî ile kaleme alınmıştır. Özellikle Allah’ın varlığını ispat ve Haşir ile alakalı meselelerde Elmalı üslûb-u âlîyi kullanmıştır. Zira anlatılan mevzuun ehemmiyeti ve ulviyeti bunu gerektirmektedir. Aynı şekilde Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatının önemli bir kısmı bu üslup ile kaleme alınmıştır. Zira anlatılan konuların yüceliği müellifi bu üslubu kullanma mecbur eylemiştir. Yoksa Bediüzzaman’ın da dediği gibi kendi san’atının tesiri cüz’îdir.

Eğer İlahiyat yani Allah’a iman (Âyet’ül-Kübra Risâlesi, 2. Şua ve 22. Söz gibi), ahirete iman (10. Ve 29. Sözler gibi) ve peygamberlikkurumu (19. Söz gibi) gibi konuları anlatacaksan yahut usûlüd’din yani kelam ilminin derin meselelerini yani mi’rac, meleklere iman ve benzeri konular gibi mevzuları araştırıyor ve bunları tasvir etmek istiyorsan, şiddet, kuvvet ve heybeti tazammun eden üslûb-u âlîden ayrılmamak gerektir. Elbetteki bakkaldan yumurta ve peynir isterken kullandığın üslup ile Bediüzzaman Hazretlerinin âlem-i vücub dediği Allah’ın zat, sıfat ve isimlerini anlatırken kullanacağın üslup bir olamaz. Ekonometri dersleri veren bir profesör, çocuklar anlamıyor diye ekonomi ve matematiğin en yüksek formüllerini kitabına yazmaktan vaz geçemez. (Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, sh. 109-111.)

Falih Rıfkı Atay şöyle anlatır:«Bizim lisenin edebiyat kitabında üslup üç türlüydü: Üslub-u sade, üslub-u müzeyyen, üslub-u âli. Sadesi belli: Ben senden vazgeçemem. Müzeyyeni: Gül bülbülsüz, bülbül nağmesiz olur, gönlüm sensiz olamaz. Âlisine gelince: Zemin çâk, asuman çakçâk olsa, tufan içinde tekne-i Nuh belirip onu bırak da sen yalnız gel dense, gitmem.

Biz üslup diye bu üçünü bilirdik. Muallim Naci sadesine, Recaizade müzeyyenine, Abdülhak Hâmid de âlisine meraklıydı. Sonra Meşrutiyet’te bir silah üslubu çıktı: Muhaliflerin ellerini kıymık kıymık edip kemiklerini havanda dövmedikçe hadlerini bilmeyecekler. Biz bunlara hürriyeti hangi dağdan indirmiş olduğumuzu göstermeliyiz.»

3-RİSALE-İ NUR’DA BEDİÜZZAMAN MÜ’ELLİF DEĞİL SADECE BİR TERCÜMANDIR; BU SEBEPLE SADELEŞTİRME MANEN ENGELLENMİŞTİR.

Bediüzzaman Hazretleri eserlerinin bir çok yerinde Risale-i Nur’un Kur’anın hakiki tefsiri olduğunu ve kendisinin ise sadece tercümanı bulunduğunu açıkça ifade etmiştir. Mustafa Sungur Ağabeyden duyduğuma göre Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikatını Üstad’ın binlerce defa okuduğunu ve 400 ayetten süzülen bir manevi reçete olduğunu ifade etmiştir.

Bu sebepledir ki, değil sadeleştirme, Risale-i Nur’un kendi içinde farklı tasnifi ve tanzimi bile Üstadın ifadesiyle izin verilecek bir mesele değildir. Geliniz bu tespiti Üstad’dan aynen dinleyelim:

‘’Dört ayrı ayrı mebhastır. Bu dört mes’ele birbirinden uzak olduğundan, bu mektub perişan görünüyor. Bu perişan mektub münasebetiyle kardeşlerime ihtar ediyorum ki:

Bu küçük mektupları hususî bir surette, hususî bazı kardeşlerime yazmıştım. Büyük mektuplar meydana çıktıktan sonra, küçükler de umumun nazarına gösterilmesi lâzım geldi. Halbuki tanzimsiz, müşevveş bir surette idiler. Onlar ne hal ile yazılmış ise, öyle kalması lâzım geliyordu. Sonradan tashih v etanzim etmeye me’zun değiliz! İşte bu Onbirinci Mektub, perişan bir surette, birbirinden çok uzak [dört mes’ele] den ibarettir. Hem müşevveş, hem perişandır. Fakat şâirlerin ve ehli aşkın, zülf-i perişanî sevdikleri ve istihsan ettikleri nev’inden,bu mektub da zülf-i perişan tarzında soğuk tasannu’ karışmadan, hararet ve halâvet-i asliyesini muhafaza etmek niyetiyle kendi halinde bırakılmıştır.’’(Bediüzzaman Said Nursi, Fihrist, sh. 38-39.)

Bu yüzden ağabeyler, Söz Neşriyatın yeniden tanzim edilen şekline dahi soğuk bakmışlardır; ancak asliyetine halel gelmediğinden sonradan müdahale edilmemiştir.

4-NUR TALEBELERİNE DÜŞEN VAZİFE: İZAH, TEFSİR VE TANZİMDİR

Bütün bu söylenenlerden sonra anlaşılıyor ki, Nur Talebelerine ve Bediüzzaman’ı gönülden sevenlere düşen vazife, yine Üstad’ın ifade ettiği ve izin verdiği izah, tefsir ve tanzimdir.

Nitekim Üstad Hazretleri bu meseleyi şu şekilde açıklamaktadır:

“Bu dürûs-u Kur’aniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri -ulûm-u imaniye cihetinde- yalnız yazılan şu Sözler’in şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünki çok emarelerle anlamışız ki: Bu ulûm-u imaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enaniyet-i ilmiyeden aldığı bir his ile şerh ve izah haricinde bir şey yazsa; soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklidcilik hükmüne geçer. Çünki çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nur eczaları, Kur’anın tereşşuhatıdır; bizler, taksim-üla’mal kaidesiyle, her birimiz bir vazife deruhde edip, o âb-ı hayat tereşşuhatını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!..” ( Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, sh. 426.)

‘’Evet Risalet-ün Nur, size mükemmel bir me’haz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin herbirisine, meselâ Kur’an’ın Kelâmullah olduğuna ve i’cazî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı bürhanlarcem’edilse ve hâkeza..mükemmel bir izah ve bir haşiye ve bir şerh olabilir.

Zannederim ki, hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazan izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor.

Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşâallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşr ve talim ile belki Yirmibeşinci ve Otuzikinci mektubları te’lif ile ve Dokuzuncu Şua’ın Dokuz Makamını tekmil ile ve Risale-i Nur’u tanzim ve tertib ve tefsir ve tashih ile devam edecek. Risale-i Nur’un samimî, hâlis şakirtlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlasından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı manevî, bâki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.’’ ( Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, sh. 371-372; Kastamonu Lahikası, sh. 56-57.)

Bu açık beyanlar ve abilerin naklettiği Ahmed Fevzi Ağabeye Üstadın söylediği ‘’Eğer sadeleştirirsen o senin eserin olur’’ hatırasıyla mesele iyice anlaşılmış oluyor.

Bir Nur Talebesi, Risale-i Nurları atıf vermek şartıyla Nurlardan iktibas ederek izahlar yapabilir. Dipnotta kaynakları göstermek şartıyla kendi üslubuyla Nurlarda açıklanan bir meseleyi kendi üslubuyla açıklayabilir. Risale-i Nura dayalı mastır ve doktora tezleri ile müstakil araştırma eserleri yayınlayabilir. Risale-i Nuru istifade amaçlı tanzim ve yeniden tasnif edebilir. Ama Üstad’ın bile bize manen izin verilmedi dediği tarzda sadeleştirmeye yahut Risale-i Nur’un tamamını farklı tanzimlerle tab’ etmeye kimsenin hakkı yoktur.

Kaynak: Risale Haber

19 tane yorum yapılmış

  1. Nabi dedi ki:

    Akgündüz Hocam, biz de “hizmet gayesiyle” yapıldıgı söylenen bu girişimin faillerini tahkir ve tezyif etmeyi uygun görmüyoruz; ancak 15 yıl önce başlayan ve belli aralıklarla -her defasında şiddetli tepki verildiği halde- bunu gündeme getirenler, onlar hakkındaki hüsn-ü zannımızı zorla kırıyorlar.. Verilen tepkilere ragmen bu edebe mugayir girişimlerine devam etmekle, bizleri zor duruma koyuyorlar.
    Nur hizmetindeki bir düstur 15 yıl önce neyse şimdi de odur; değişmez ki o zaman red edilen birşey şimdi kabul görsün. Bu nazik zamanda hepimizin iman hizmetinde “nahnü” olması gerekirken, böyle ihtilaflara kapı açan zararlı girişimler ile ehl-i dalaleti sevindirmek hiçbir akl-ı selimin karı değil.

    • mahir kadem dedi ki:

      ”Kıtalar aşan sesi, kendi evimize mi hapsettik” herkesin vicdan muhasebesi yapması gerekir.türkiye de 74 milyon, dünya 7 milyar insan.ne kadarı risale i nurlardaki hakikatlerden haberdar. dünyanın ölümü yaklaşmış,sadeleştirme tartışmalarıyla gıybete gireceğimize, herkes kendi kulvarında delice hizmet etsin. nurların diriltici iksirlerini buluştursun, ona muştak ve susamış gönüllere

      • mahir kadem dedi ki:

        Kıtalar aşan sesi, kendi evimize mi hapsettik.
        bu cümleyi ramazan balcı abinin; http://www.risalehaber.com/author_article_detail.php?id=12618 buradakı yazısından aldım

        • Nabi dedi ki:

          1- Ramazan Balcı Ağabeyin noktai nazarına A.Badıllı ağabeyin cevabı: http://www.risalehaber.com/news_detail.php?id=136492
          2- Her tartışma veya gıyaben söylenen eleştiri sözü gıybet kapsamına girmiyor; bu hizmetin bekçileri elbette “Risalei nur hizmeti namına” yapılan girişimlerin uygunlugunu irdeleyen beyanatta bulunacaktır. Söz konusu şahsi değil umumi hukuktur, bu asırda dava-yı Kur’aniyenin hukukudur. Onun zayi edilmesi topyekün manevi çöküşümüz demektir, o zaman da ne hizmet kalır, ne hakiki hizmetkar, Allah muhafaza.
          3- Ustad Hz(RA) 26.mektubda: “Talebeliğin hassası ve şartı şudur ki: Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin.” diyor.
          Öyleyse her nur talebesi: “Risaleler benim kitabım ve telifimdir ve onun hizmeti en mühim vazifei hayatımdır. Bana sormadan kimse onda tasarruf edemez.” der ve demelidir.
          4- Bu girişimi yapanlar, istişare ortamında Risalei nur hizmetini manen temsil eden abilerimize danışsaydı, o zaman bizim namımıza o abilerimiz konuşmuş oldugu için biz de susardık. ama madem ki sorulmamış, danışılmamış o zaman onlara gıyaben cevap vermekle nurlardan aldığımız fikrimizi beyan etmek hakkımızdır, nur hizmetinde yer alan her kardeşin de ayrı ayrı cevap verme hakkı vardır; çünkü bize sorulmadı, bizim namımıza “Bu da Risale hizmetidir” diye hareket edilmemesi gerekirdi.
          5- İşaret buyurduğunuz nokta çok kıymetli: “herkes kendi kulvarında delice hizmet etsin. nurların diriltici iksirlerini buluştursun, ona muştak ve susamış gönüllere”
          Risalei nuru muhafaza edelim ki onun tadını bilmeyenler de tatsın, müştak olsun..

      • tolga cetiner dedi ki:

        Allah razı olsun. güzel anlatım.
        ben alacağım dersi aldım.
        selametle…

        Ahmet akgündüz ağabeydende Rabbim razı olsun inşallah..

        • mahir kadem dedi ki:

          yayıncı kurumun avukatlığını yapmak gibi bi niyetim yok.ufuk yayınları niçin sadeleştirme yaptıklarını 3 madde de belirtmişler.

          ” bu çalışmanın üç temel hedefi var:
          1. Özellikle televizyon ve internetten beslenen yeni neslin de anlayabileceği bir metin oluşturmak ve bu metin üzerinden asıl ve orijinal metinlere geçiş imkânı sağlamak,
          2. Türkçe’nin dünya dili olma yolunda ilerlediği bu dönemde dilimizi yeni öğrenenlerin Risale-i Nur Külliyatı’na daha kolay ulaşıp Üstad’la daha erken tanışmasını sağlamak,
          3. Ülkemiz dışında doğup büyüyen ve diyar-ı gurbette yaşayan, tabii olarak da Risale-i Nur’un yazıldığı dile aşina olmayan genç kuşakların Nur’ların mesajına daha kolay ulaşmasına yardımcı olmak.”

          bunlar sadeleştirme yapılması için çok manıklı sebepler olarak geliyor bana. nabi abi, sizce mantıklı değilmi bu sebepler. mesela ilk madde de amacın;özellikle internet nesli olan gençlik için asıl ve orijinal metinlere geçiş imkânı sağlamak olduğu belirtiliyor ki ülkemizde 15 milyondan fazla ilköğretim ve lise öğrencisi var.
          2. madde de yabancı olup türkçe öğrenenlere hitap ettiği söyleniyor ki benim şahsi tahminin yılda elli bin kişi türkçe öğreniyordur.
          3. madde de ise gurbetçilerin hedef alındığı belirtiliyor ki bu sayı en az 5 milyon civarıdır.

          • Nabi dedi ki:

            Mahir kardeşim dayandığınız sebepler -aynı yayın evininki gibi- Kur’an nuruyla yeterince aydınlanmamış, arzi ölçülerin çizdiği, dünyevi, dar ve kısıtlı bir bakış açısının mahsulü olan maslahatlar. Bunlar defalarca çürütüldü, elle tutulur bir yanları olmadığı izah edildi. Bediüzzaman Hz(RA)’ın hayatında ondan nur hizmetinin meslek ve meşrebini almaya muvaffak olmuş abilerimizin ve hemen onların arkasında Akgündüz Ağabey gibi nura vakf-ı hayat etmiş, ihtisas ve hakiki ilim sahibi abilerimizin beyanatları ortada. Bunları akl-ı selim ile tekrar okumanızı tavsiye ederim. Ve hala sadeleştirmenin tahrib ve cinayet olduğuna dair içinizde şüphe kalıyorsa ciddi bir şekilde: yazarak ve hergun 15-20 sf. okuyarak HİZMET REHBERİNİ okumanızı, ve çok sık İhlas Risalesi okumanızı, kendinizi İhlas düsturlarına riayet ediyor muyum diye ciddi bir cendereye almanızı tavsiye ederim. Zira bu tavsiyeleri hastalıklarıma binaen bir kardeşimden aldım, tatbik ettim, etmeye çalışıyorum, çok faydasını gördüm, görüyorum elhamdülillah. Bunlar sizde: bu hizmetin kudsiyetine ve asıl hizmeti götürenin “manevi dinamikler” olduğuna dair bir anlayış ve inşallah kalbi bir intibah uyandıracak. O zaman meseleye hem nurlanmış bir akıl hem de kalb ile bakmayı başaracak ve şu anki nazarınızı tashih edeceksiniz inşallah.
            Bu kadar vazıh bir mesele hakkında, hem de işin erbabı her ciheti ortaya koymuşken, daha fazla yazmak israf-ı kelam olacagından bu inşallah son notum. Anlayana sivrisinek saz..
            Allah cümlemizi ihlas ve sadakatta muvaffak etsin.

  2. Necati Doğrusöz dedi ki:

    Ramazan Balcı Bey de maalesef “Sadeleştirme” adı altında yapılan malum yanlışın savunucuları arasına girmiş. Yazılı basındkı diğer savunucular gibi o da “hem nalına hem mıhına” bazı cümleler kurarak söyledıklerini kabul ettirebilmek gayretine girerken düştüğü tezatlar ve hakkındaki husnuzanlarıkırmak gayretleriyle üzüntü veriyor. Yazdıkları maalesef haddinid aşmak sayılan bazı cümleler de ihtiva edyor. O sözlerini kendisisnisn de tefrik ve tavzih ile geri almasını bekliyoruz.

  3. mahir kadem dedi ki:

    nabi abi yorumunuzun sonundaki duanıza can-ı gönülden amin diyorum. tavsiye ettiğiniz şekilde hizmet rehberini ve ihlas risalesini okuyacağım inşallah. sadeleştirme konusunda ise düşüncem değişmedi.nur lardan habersiz milyonlara ulaşmak için gerekli görüyorum bu çalışmayı.son olarak da ramazan balcı abinin yazısından alıntı yapayım yine.

    Üstad “Risale-i Nur, bir daire değil; mutedahil daireler gibi tabakatı var” buyurmakla farklı hizmet alanlarının varlığına işaret etmiş, geniş bir ufuk çizmiştir. Her dairenin hükmü, hikmeti ve hizmeti farklıdır. Bir dairede farz olan öbür dairede adap mesabesinde olabilir. “Bir tek daire var, bir tek hizmet şekli var” türünden değerlendirmeler kendi darlığımızın ve sığlığımızın ifadesidir.
    Hayatın ve hizmetin geniş daireleri içerisinde henüz meyve yiyemeyen çocuklara kabuğunu soyup, özünden bir parça ağzına sürmek gerekse veya sadeleştirmeye böyle bakılsa cinayet mi işlenmiş olur?
    Yapılan sadeleştirme yüzde yüz hata bile olsa bunun için bir mümine kin ve adavet beslenir mi?
    “Kim olursa olsun, madem imanı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukabele edemeyiz. Çünkü, daha müthiş düşman ve yılanlar var.”
    Bu ibareyi sanırım çoğunuz ezberden bilirsiniz. Bu düsturu kabirde mi uygulamayı düşünüyoruz?

    bu paragrafta çok mantıklı geliyor bana.

    • emre dedi ki:

      mahir kardeşim,Allah diyor ki ben ilmi isteyen herkese veririm.şimdi sana soruyorum sen risaleleri ne kadar okudun da anlamadın. Yada şöyle sorayım anlamak için ne kader çaba gösterdinde anlamadın. En basitinden gördüğümüz bir dersi veya okuduğumuz bir şiiri anlamak için onça çaba sarf ediyoruzda, iman kakikatları olna ve bazen bir cümlesi onlarca anlam ifade eden risaleyi direk anlamak akıl kabul eder mi? Bir eseri değerli kılan onun derin manalarıdır.

  4. Necati Doğrusöz dedi ki:

    Sadeleştirme adı altında yapılan apaçık yanlışlığı. RNK’dan alıntılarla savunmağa çalışanların yaptıkları yanlışa yanlış katmaktan başka bir şey olmuyor. Meseleyi başka mecralara çekmeğe çalışmağa hiç lüzum yok. Mesele gayet açık ve net: Bir kitabın ismi ve yazarı ayni bırakılarak metni nasıl değiştirilebilir? Yapılan işleme “sadeleştirmedir” demek,savunma olabilır mi? Bu kadar basit bir hukukî konuyu anlamamakta ve kabul etmemekte dırenenlerin bu yanlış halleri “Müslüman kardeşlerimizdır, birşey demeyelim” mantığı ile hoşgörülse, o yanlışa iştirak edilmiç olur. Allah (C.C.) bu yanlışı yapanlara ze savunanlara adalet düygusu versin.

    • mahir kadem dedi ki:

      kitabın kapağını açtıktan sonraki sayfada, Risalei nurdan sadeleştirlmiştir ve yayına hazırlayanların isimleri yazıyor.muhtemelen yayıncı ikinci baskıda bu ifadeleri kitabın kapağınada yazacak.

  5. tolga cetiner dedi ki:

    Yorum yazan abilerin tüm yorumlarınıda okudum..
    Maşallah barekallah dedim içimden, hepside doğru sözler söylüyor.
    Ne güzel bir dinimiz, ne güzel bir meşrebimiz var Elhamdulillah…

  6. Nabi dedi ki:

    Geçen hafta külliyatı ilk defa okuyan bir kardeş, “Şualar’ı okuyayım mı, dili çok ağdalı mı?” diye sordu. Külliyattan epey kitap okumuş kardeşin sorusuna şaşırıp kaldım.. 1 senedir derslere gelen, geçen 3 hafta boyunca bize “ene bahsi”ni atıflı, şerhli (risalearastir ve sorularlarisaleden toparlamış) ders yapan, gayet de güzel anlayan, araştırmacı bir kardeşimiz böyle bir şey sordu. Risalei nuru anlayamama gibi bir problemi hiç yoktu. Lakin kardeşimizin kızı sadeleştirme yapılmasına taraftar grubun okul ve dersanesine devam ediyor ve oradan bir etkileşim haliyle olmuş. Kardeş tahrif edilmiş lemalar kitabını da edinmiş, nasılını sormadım.
    Eve gelince anladım ki o insanın Risalei nuru anlayabilirim, diye olan kanaati kırılmış, çıkan tahrifkar metinle: “Risalelerin dili ağdalı, onun için anlamazsınız, siz en iyisi bunu okuyun” denilmiş şuuraltına. Bu çok azim bir cinayettir! Bir de Risaleyi anlamak akli bir seviyeye indirilmiş, sanki sırf akılla anlaşılır eserler..
    Oysa Risaleyi anlayamamanın nedeni: samimi istememek, ihlaslı olmamaktır. Malumat edineyim diye bakarsa elbette sırf aklıyla muhatap oldugundan , kelimeler önüne dikilir geçit vermez. ama ihlasla, Allah’ı aramak kastıyla okusa o anlamadığı lafızların arkasındaki feyiz ve nur, kalp ruh ve latifelere nüfuz eder, kişi o cazibe ile okur. Biz senelerce böyle okuduk, her lafzı bildigimizden açılmadı ki hakikat..
    İnsanlar kendi aynasıyla görüyor alemi; kendi anlayamamış, lafza kabahat bulmuş; oysa müellifine itimad edip ihlası esas tutsaydı “Risalei nuru anlamanın” ne demek oldugunu anlayacak ve doğru hizmet kanalına gayretini yönlendirecekti. Kendine de bunca insanların Risalei nura intisabına zarar vermekle hepimze de zarar vermeyecekti.
    Bu mevzu şahsen benim dahil oldugum hizmet sahasına dokunmadı gibi gelmişti, ama gel gör ki oraya da darbesi gelmiş. Hakkımı mahkeme-i kübrada alınmak üzere, umum nur talebelerinin şahsı manevisinine bırakıyorum.
    Bu mevzuda yazıp çizmeyi bırakmıştım ama mevzu kapanmamış ve ummadığımız yerlerde menfi tesirine karşı hazırlıklı olmamız gerektiğini anladım. Allah yardımcımız olsun.

  7. ömer dedi ki:

    insanların anlamayacağı dille konuşmanın dinen mekruh olduğunu hadislere dayandırarak söyleyenler var. google den aratın ” insanların anlayamayacağı şekilde konuşmak ” çıkan ilk sayfaya bakınız …

  8. gökhan dedi ki:

    sungur abinin duasına amin lanet olsun onlara ve destekçilerine onların eleri ve bacakları kırılsın inşallah

  9. ÖMER FARUK dedi ki:

    KONUŞMADA DİKKAT EDİLMESİ
    GEREKEN ÖZELLİKLER
    AĞZINI YAYARAK, KENDİNİ SANATLI KONUŞMAYA ZORLAYARAK, HALKIN ANLAYAMAYACAĞI KELİMELER KULLANARAK, DİL BİLİMİN İNCELİKLERİNDEN BAHSEDEREK KONUŞMANIN MEKRUH OLDUĞU
    Hadisler
    1740. İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem :
    “Sözde ve işte ince eleyip sık dokuyan, haddi aşan kimseler helâk oldular” buyurdu ve bu sözü üç defa tekrarladı.
    Müslim, İlim 7. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 5
    Açıklamalar
    Hadîs-i şerîf, sözlerinde ve işlerinde haddi aşan, ileri giden ve taşkınlık yapan kimselerin bu dünyada sıkıntıdan kurtulamayacaklarını, âhirette de cezayı hak edeceklerini göstermektedir. Hadiste kullanılan “mütenattiûn” tabirinin anlamı oldukça kapsamlıdır. Ondan nelerin anlaşıldığını özetlemeye çalışacağız. Ağzına ve aklına gelen her şeyi önünü ardını, ilerisini gerisini düşünmeden ve sorumluluk hissetmeden konuşan insanlar, dillerinin cezasını hem dünyada hem de âhirette çekeceklerdir. Kendilerini ilgilendirmeyen konulara girenler, akıllarının ermediği meselelere dalanlar, bilmedikleri konularda söz söyleyenler başkaları karşısında gülünç duruma düşerler. İnsanlara karşı büyüklük taslamak için ağızlarını doldurarak konuşan, lugat paralamaya kalkan, dinleyenlerin anlayamayacağı sözler veya günümüzde bazılarının yaptığı gibi yabancı kelime ve terimlerle konuşanlar, güzel konuşuyor dedirtmek için çalışanlar da bu hadisin kapsamına girerler. Tabiî konuşma şeklini ve seyrini değiştirerek, boğazını ve gırtlağını zorlamak suretiyle sesine başka şekiller ve tonlar vermeye çalışanlar ve bütün bunları insanlara karşı gösteri maksadıyla yapanlar da hoş görülmez, kınanırlar. İnsanlar, böyle kimseleri sevmez, onlar çok kere toplumdan dışlanırlar. Fakat böyleleri suçu kendilerinde arayacak yerde insanları suçlar ve onların kendilerini anlayacak seviyede olmadıklarını iddia ederler. Oysa sözün ve konuşmanın gayesi, kişinin düşüncelerini, duygularını, telkin ve tavsiyelerini karşısındakilere en güzel, en kolay ve en faydalı şekilde ulaştırmaktır.
    Sadece sözde ve konuşmada değil, her türlü hareket ve davranışta haddi aşmak ve taşkınlık yapmak dinimizde hoş karşılanmamıştır. İslâm, her işte itidali korumayı, ifrat ve tefritten sakınmayı tavsiye eder ve insana dengeli bir hayat sürmenin yollarını, prensiplerini öğretir. Hem fertlerin hem toplumun sağlıklı olması için bu esaslara riayet edilmesi büyük önem taşır. Dünyalık cezalar kişinin dışa akseden söz ve davranışlarına göre olduğu için, ölçüyü kaçıranlar, haddi aşıp taşkınlık yapmalarının cezasını ya toplumdan dışlanarak, ya hapishane köşelerinde veya daha başka bir şekilde hayatlarını zindana çevirerek çekerler.
    Hadisi daha önce 146 numara ile de okumuştuk.
    Hadisten Öğrendiklerimiz
    1. Sözde ve davranışta haddi aşmamak, taşkınlık yapmamak İslâm’ın temel prensiplerinden biridir.
    2. İnsanların anlayamayacakları tarzda, bilinmeyen kelimeler ve yabancı sözcüklerle konuşmak dinimizde mekruh kabul edilmiştir.
    3. Kişi ağzına ve aklına gelen her sözü konuşmamalı, iyice düşünüp taşınarak faydalı şeyleri, anlaşılacak tarzda konuşmalıdır.
    4. Dışa akseden sözlerimiz ve hareketlerimiz sebebiyle dünyalık cezalara çarptırılacağımızı unutmamak gerekir.

    1741. Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
    “Şüphesiz ki Allah Teâlâ, sığırın otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi, sözü ağzında evirip çevirerek lugat paralayan erkeklere buğz eder. ”
    Ebû Dâvûd, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 72
    Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.

    1742. Câbir İbni Abdullah radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
    “İçinizde en çok sevdiğim ve kıyamet günü bana en yakın mesafede bulunacak kimseler güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor dedirtmek için uzun uzun konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire lafedenler ve bilgiçlik etmek için lugat paralayanlar ise en sevmediğim ve kıyamet günü bana en uzak mesafede bulunacak kimselerdir.”
    Tirmizî, Birr 71
    Açıklamalar
    1740 numaralı hadisin açıklamasında da işaret edildiği gibi, sözü ağızda evirip çevirerek, ne kadar güzel konuşuyor dedirtmek için lugat paralamak insanların anlayamayacağı tarzda konuşmak dinimizde hoş görülmemiş ve böyle davrananlar kınanmıştır. Peygamber Efendimiz onların bu halini sığırın ot yerken ağzını evirip çevirmesine benzeterek, bu gibi durumlara düşmekten bizleri sakındırmıştır.
    Güzel ahlâka, edep ve hayâya dinimizin verdiği önem bu kitabımızın ilgili bölümlerinde ve konuyla alâkalı hadislerin geçtiği her yerde ele alındı. Özellikle güzel ahlâk konusu 622-632 numaralı hadisler arasında genel anlamda açıklanmıştı.
    Güzel konuşmakla, yapmacık konuşmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Güzel konuşma, her şeyden önce muhatabın anlayabildiği, ahlâk ve edep kurallarına uygun, anlatılmak istenen konunun mümkün mertebe eksiksiz ortaya konulduğu, konuşulan dilin kâidelerine riayet edilerek yapılan konuşmadır. Bu yasaklanmış değil, bilakis teşvik edilmiştir. Özellikle insanlara dini öğretenlerin bu sayılan noktalara çok dikkat etmesi gerekir. Çünkü onlar inanan insanları Allah’ın dini konusunda bilgilendirmek, inanmayanları İslâm’a çağırmakla görevlidir. Tebliğlerini en güzel şekilde yapmaları gerekir. Bu konuda da yegane örneğimiz ve rehberimiz Resûl-i Ekrem Efendimizdir.
    Yapmacık konuşmalar, özentiler, insanların anlayamadıkları kelimelerle onlara hitap ederek kendini farklı gösterme gayretleri, başkalarına karşı bilgiçlik taslama gibi davranışlar İslâmî edebe aykırı kabul edilip yasaklanmıştır. Çünkü bunların her biri karşısındakine karşı saygısızlık anlamına gelir. Ayrıca, böyle davranan kişi kibir ve kendini başkalarından üstün görme duygusunu da yansıttığı için, Allah’ın hoşlanmadığı kötü huylarla vasıflanmış bir kişilik sahibi olduğunu ortaya koyar. Başkalarının hoşuna gidecek tarzda konuşanlar, bulundukları yere ve kendilerini dinleyenlere göre düşüncelerini değiştirir, gerektiğinde hakkı ve hakikati söylemekten uzaklaşırlar. Çünkü böylelerinin gayesi Allah’ın rızâsını kazanmak olmayıp, insanların hoşnutluğunu elde etmektir. Bu ise bir nevi münafıklıktır. İşte bu nitelikteki kötü huylu kimseler, kıyamet gününde Resûl-i Ekrem’in hiç sevmediği ve meclisinden en uzak mesafede bulunanlar olacaktır.
    1742 numaralı hadis daha önce 632 numara ile de geçmiştir.
    Hadislerden Öğrendiklerimiz
    1. Konuşma esnasında insanların anlama imkânı olmayan birtakım kelimeler, anlamsız sözler sarfetmek, ağzını doldurarak lugat paralamak, bilgiçlik taslamak yasaklanmış olup, bunlar Allah’ın kızgınlığına sebep olur.
    2. İnsanlara karşı büyüklük taslamak, ne güzel konuşuyor dedirtmek için bulunduğu yerin havasına kendini uydurmak suretiyle olduğundan başka görünmek câiz olmayıp, münafıklık alâmeti sayılır.
    3. Müslüman kimse konuşmasıyla da seçkinliğini göstermeli ve Allah’ın rızasına uygun hareket etmelidir.
    4. Güzel ahlâk ve iyi huylu olmak kıyamet gününde Resûl-i Ekrem’in sevgisine lâyık olmanın ve ona yakın bulunmanın vesilesi olduğu gibi, kötü ahlâk ve çirkin huylu olmak da ondan ve onun sevgisinden uzak kalmaya sebep olur.
    ALINTIDIR. SELAMETLE

    • ÖMER FARUK dedi ki:

      YUKARIDA ANLATMAK İSTEDİĞİM YANLIŞ ANLAŞILMASIN.
      Kimseye muhalefet etmek için yazmıyorum ancak Risale-i nurların Türkçe meallerini faydalı buluyorum. Zaten bu eserler Risalei nur diye değil Sadeleştirilmiş Risale diye anılıyor. Bazı kardeşler eğriyi doğruyu Kur’an ve sünnete göre değil de falan abi filan abiye göre değerlendirirse bunu da yanlış buluyorum. Halife Ömer (RADYALLAHU ANH) bile cuma hutbesinde cemaate üzerindeki elbisesinin nasıl kazanıldığının hesabının sorulmasına kızmamış onlara dua etmiştir. Yukarıdaki hadisleri ve muhaddislerin açıklamasına hiçbirşey eklemeden yazdım. Kendini sıkan anlamak istemeyen bilsin ki Allah açıklananı da gönüllerde gizleneni de bilir(وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ )

  10. Barış Öztürk dedi ki:

    Risale-i Nur’un Konu Başlıklarına Göre Tanzim – Tasnif – Tertibi Hakkındadır
    Risale- Nur Külliyatının ve Âsar-ı Nur’un hitam bulduğu ve tamama erdiğinin i’lâmı Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin “Benim vazifem bitti” ifadesi ile beyan edilmiş ve bu haber Kastamonu-Barla Lâhikalarında yazılı bir metin olarak gayet sarih ve anlaşılır bir üslûb ile vuzuha kavuşturulmuş-
    tur.Telifatın kemâle erişinin vasfı ve sıfatı Tûllab-ı Nur’a ihbar edilmiştir.
    Telifatla ilgili bidayeti müellifine bakan vazife tabirinin ve hemen akabindede aynı lafzın bir başka özelliği daha bulunmakta, bu hitap ile de vazife tabirinin şakirdlere bakan bir diğer veçhesi nazara verilmektedir.
    Evet telifat sonrasına ve istikbale matuf ve vasiyet mahiyetinde bir hizmete çağrı ve davet niteliği taşıyan bir husus Risale-i Nur Talebelerinin geneline yapılmış bir hitaptır.
    Talebelerine telifatın hitama erişinin hemen akabinde yapılmış olan vazife çağırısı muhteme-
    len ve bir hikmete binaen ve bir nevi sûnuhat ,ihtarat,zuhurat,ilhamat eseri ve gereği olabileceği gerçeğidir.
    Risale-i Nur’un konu başlıklarına göre tanzim,tasnif ,tertibi ile ilgili yapılan ve “Hülasatü’l Hülasa Hazain-i Nur Risale-i Nur” ismiyle neşrolunan hizmetin ve eserin menbağı ve kaynağı doğrudan Risale-i Nur Külliyatı olup bu tanzim ve tasnif ve tertibin bünyesine herhangi bir tek kelime ile dahi olsa, ne katibinin ve nede başka bir telif eserden bir alıntı ile müdahale edilmemiştir.Serapa ilk kelimesinden son kelimesine ve noktasına kadar müellifi Bediüzzaman Said-i Nursi (R.A) Hazretlerinin telifi olan Risale-i Nur’lardan “Vazife” lafzı ile nitelenmiş “Mükemmel” vasfı ile sıfatlandırılmış bu davetin bir ehemmiyetli manasıda şöyle ifade edilebilir.
    Evet bu davet ve çağrı ve hizmet Üstad Hazretlerinin kendisine bakan ve vazife beyanına tabi bir irade ve teveccühünün remzi olmaktadır.
    İşte Üstad Hazretlerinin teveccühüne hâiz ve cezbedici bir maksada ve maslahata yönelik iradesinin Lahikalardaki görüntüsü “müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa” mahreçli “Vazife” hakkındaki tevdi edilen görev ve bu görevin tatbiki ile ilgili tarzın tarifi olan “Herkes bu zamanda Risale-i Nur’a muhtaçtır,fakat umumunu elde edemez” ile başlayan yol gösterici telkinden alınan feyizle “Hülasatü’l Hülasa Hazain-i Nur Risale-i Nur’un Tanzim,Tasnif,Tertip”vazifesi yerine getirilmiştir.
    İşte bu çalışmanın medarı olan ve alınan derse ittibaen yerine getirilen hizmetin rehberi olan Risale-i Nur kaynaklı metinlere ait fıkralar şu satırlardaki beyanlardır.
    “Evet, Risale-i Nur, size mükemmel bir me’haz olabilir.Ve ondan erkan-ı imaniyenin herbirisine, mesela Kur’an’ın Kelâmullah olduğuna ve i’câzı nüktelerine dair, müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı bürhanlar cem’edilse ve hâkeza…mükemmel bir izah ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir.Zannederim ki hâkaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş,
    Başka yerlerde aramaya lüzum yok.Yalnız bazen izah ve tafsile muhtaç kalmış.Onun için vazifem bit-
    miş gibi,bana geliyor.Sizin vazifeniz devam ediyor”. (R.N.K- Kastamonu-Barla Lahikaları)
    Vazife ile birlikte uygulamaya müteallik ve yöntem muhtevalı bilgilerde şu veciz ifadelerle verilmektedir.
    “Herkes bu zamanda Risale-i Nur’a muhtaçtır.Fakat umumunu elde edemez.Elde etse de tamam okuyamaz.Fakat küçük bir Risale-i Nur hükmüne geçmiş bir Risale-i Câmiayı elde edebilir.Ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu meseleleri ondan okuyabilir ve gıda gibi her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi ,o da mütalaasını tekrar eder.” (R.N.K Kastamonu lahikası- Sikke-i Tasdik-i Gaybi)
    Üstad Bediüzzaman Said Nursi (R.A) Hazretleri “Hülasatü’l Hülasa Hazain-i Nur Risale-i Nur”isimli telif eserin mahiyeti,manevi hüviyeti ve Risale-i Nur Külliyatından lemaan eden teşvik gayretli böylesi bir tanzime bu zamanda herkesin muhtaç olabileceğini beyan ederek ihtiyaç halinde ekser vakitlerde okuyabilir diyerek küçük bir Risale-i Nur hükmündeki tarifi ile de bu çalışmaya sahip çıkmaktadır.Ve bu değerlendirmeyi veciz ifadelerle,yazılı metinler halinde dile getirmektedir.Bu tesbitler ve kabuller aynı zamanda Üstad Hazretlerinin manevi şahsiyeti ve kimliği ile de doğrudan alakadardır.
    Hususen ikinci hakikatin özündeki değer ölçüleri bu hakikatin mahiyeti içerisinde de mahfuz ve gizlidir.
    Böylesi bir tasnif,tanzim,tertibi Üstad Hazretleri dileseydi kendisi de yapabilirdi gibi farklı bir yaklaşım vaki olsa buna evvel emirde bizzat Üstad Hazretleri “Benim vazifem bitti,sizin vazifeniz devam ediyor” diye gayet sarih ve mülahazat hanesini kapayan bir ifade ile net bir şekilde cevap vermekte ve böyle bir tanzim ve tertibin kendisi tarafından yapılmamış olmasından haberdarı olduğunu ve bu vazifenin Tûllab-ı Nur’a yönelik bulunduğunuda ayrıca ve özellikle beyan etmektedir.
    Esasen “Hülasatü’l Hülasa” çalışması tanzim,tasnif ve tertib hizmeti ihtiyari ve şahsi bir tasarruf değildir.Re’sen kuvveden fiile dönüşmüş, katibine ait bir teşebbüs de değildir.Davete icabet,emre itaattir.Böyle bir istihdam ve ihsan ve izn-i ilahi ile gerçekleşmiş bir hizmettir.Bir maslahata ve maksada binaen vesile olunmuş,Risale-i Nur Cemaatini temsilen,şahs-ı maneviye mün-
    hasır bir ihsan-ı ilahidir.Tahdis-i nimettir.Elhamdülillah.

Sende yorum yazabilirsin