Risale-i Nurun Tahrifat İddialarına Bediüzzamanın Talebelerinden Cevap

                            بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

                             اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ 

 Aziz Sıddık Kardeşlerim,

abilerMübarek Ramazan-ı Şerifinizi bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak bu Ramazan-ı Şerifin Leyle-i Kadrini umumunuza bin aydan hayırlı eylesin, Âmin. Ve seksen sene bir ömr-ü makbul hükmünde hakkınızda kabul eylesin, âmin. Said Nursî

***

… Ders-i Nuriyedeki hizmet düsturları ve Hz. Üstadımızın vasiyet ve tavsiyelerini hatırlatma ve hizmete müteallik bazı harekât ve ef’allerine bir nebze bakabilmek maksadıyla, hem de bazıların, Nur neşriyatına ait YANLIŞ İSNADLARIN da cevab olarak bu mektubu takdim ediyoruz.

Başta SÖZLER Mecmuası olarak külliyat, ilk defa Ankara’da tab’a başlandı. Rahmetli Atıf Ural, Tahsin Tola (Rhm.A.) Said Özdemir, Seyyid Salih Özcan ve Mustafa Türkmenoğlu gibi kardeşlerin bizatihi gayretleriyle ve genç üniversitelilerden bazı fedakâr talebelerin de yardımıyla Sözler, Mektubat, Lem’alar, İşarat-ül İ’câz, Sikke-i Tasdik-i Gaybi mecmuaları ve küçük risaleler tab edildi.

İstanbul’da  da Mesnevi-i Nuriye, Şualar, Arabî Mesnevi-i Nuriye, Asâ-yı Musa mecmuaları gibi eserler neşredildi. Hz. Üstad 1952 Gençlik Rehberi mahkemesi dolayısıyla İstanbul’a teşrif ettiklerinde başta Ziya, Ahmed Aytimur, Abdülmuhsin olarak bazı fedakâr gençler, hizmet-i Nuriyeyi omuzladılar. Ankara’yı müteakip yine Hz. Üstadın izni ile İstanbul’da da Nurların neşrine matbu olarak başladılar. Gerek Ankara gerek İstanbul’da Nur Talebeleri hizmet-i Nuriyede muhtelif alâkaları ile sa’y ü gayrette bulundular. O zaman, Samsun’da ve Antalya’da da bazı küçük risaleler neşredilmişti.

Sözler Mecmuasının sonuna konferansın ilavesi, Hz. Üstadın emriyledir. O konferans, Hz. Üstadın hizmetinde bulunan talebelerine muhtelif vesilelerle yaptığı dersler ve sohbetlerin neticesinde kaleme alınmış ve Ankara Ziraat Fakültesi mescidinde üniversite talebeleri ve bazı Meb’uslar huzurunda konferans olarak takdim edilmiştir.

Manzum Lemaat Risalesini 1951’de Üstad Hz.leri Emirdağ’ında hizmetinde bulunan talebelere ders olarak vermiş, Sözler’in sonuna ilavesi için hizmetinde bulunan bir talebesi vasıtasıyla Isparta’ya göndermiştir. “Tevhidin İki Bürhan-ı Muazzamı” başlığını taşıyan bahis, manzum Lemaatın ortasındayken Hz. Üstad en başa almış ve Lemaatın bazı kısımlarını da çıkartarak, teksirle basılacak olan Sözler’in âhirine ilhak edilmek üzere Hüsrev Ağabeye göndermiş ve öylece Üstadımızın tensibi üzere teksir edilmiştir.

Hz. Üstad sonra yeni yazı Sözler’in sonuna aynı Lemaatın ilavesini tensip buyurarak bazı kısımları tekrar çıkarmışlardır. Bu itibarla yeni harf Sözler’deki manzum Lemaat, hatt-ı Kur’an ile olan Lemaattan biraz daha noksandır.

Risale-i Nur’un Diyanet İşleri Müşavere kurulunun yapılan inceleme sonundaki mufassal müsbet raporu üzerine Afyon Ağır Ceza Mahkemesi, bütün risaleler hakkında beraet ve iade kararı vermiştir. Bunun üzerine Ankara’da resmen tab’ına başlanacağı zaman Hz. Üstad, hizmetinde bulunan talebelerinden Rahmetli Tahirî ve Ceylân’ı Ankara’ya yardıma göndermiş ve tab masrafının ilk sermayesine de bizzat kendileri iştirak etmişlerdir.

MEKTÛBAT: “Vehhabiler” bahsini Hz. Üstad koydurmamıştır. Mektûbat’ın sonuna “İŞARAT-I GAYBİYE Hakkında bir TAKRİZ” “HAKİKAT ÇEKİRDEKLERİ” ve en nihayetteki “HAKİKAT IŞIKLARI” manzumesi, yine Hz. Üstadımız tarafından ilhak edilmiştir.

LEM’ALAR: 8,9 ve 18’nci Lem’alar ve 26’ncı Lem’anın zeyli ve 27’nci Lem’a, Lem’alarda yoktur ve 28’nci Lem’anın da bir kısmı vardır. 29’ncu Arabî Lem’adan yalnız Allahu Ekber bahsi vardır. Bu da Hz. Üstadımızın tensibiyledir. Ve aynı şekilde tab ve neşredilmiştir. Hatta 3’ncü Şua olan Münacat Risalesinin Lem’alar mecmuasının sonuna ilhakı, yine Hz. Üstadımızın tensibiyledir.

ŞUÂLAR: Birinci Şuâ olan İşarât-ı Kur’aniye risalesi ve Beşinci Şua ve 8’nci Şua, Hz. Üstad’ın emriyle Şuaların sonuna konmuş ve İman ve Tevhid bahsine dair 2’nci Şuâ risalesi, Şuâlar’ın başında yer almıştır. 29’ncu Arabî Lem’anın ELHAMDULİLLÂH babının Abdülmecid Efendi tarafından yapılan tercümesi de, Şuâların en nihayetine yine Hz. Üstadımızın emir ve iradesiyle konulmuştur.

ASÂ-YI MÛSA: Hatt-ı Kur’anla yazılan ve neşredilen Asâ-yı Mûsa’nın sonundaki takriz ve lügatçe, yeni harfle tab edilen Asâ-yı Mûsada yoktur. Hz. Üstadın tensibi iledir. Bizzat Hz. Üstad, Ahmed Aytimura “Asa-yı Musa’nın birinci cildini neşret” diye emretmiştir.

İŞÂRÂT-ÜL İ’CAZ: Münafıklar hakkındaki 12 ayetin tercümesi de bizzat Hz. Üstadımızın emri icabı neşredilmemiştir. Hz. Üstadımız Said Özdemir’e de ayrıca münafıklar bahsini koymamasını ihtar etmişlerdir. Halbuki Hatt-ı Kur’an ile olan da vardır.

Kitabın nihayetinde konulan Garp feylesoflarının İslâmiyet hakkındaki müsbet beyanatları ve Mehmed Kayalar’ın müdâfaası da Hz. Üstadımızın tensibiyledir.

SİKKE-İ TASDİK-İ GAYBİ: Hatt-ı Kur’an’la vaktiyle neşredilen Sikke-i Tasdik-ı Gaybî risalesinde bulunan 18 ve 28’nci Lem’alar yeni harfle neşredilende yoktur. Hatta 8’nci Lem’anın bazı kısımlarını dahi yine Hz. Üstad koydurmamıştır.

MESNEVİ-İ NURİYE: Hz. Üstadımızın biraderi tarafından yapılan tercümesidir. Hz. Üstad’a yanında bulunan hizmetkârları okumuşlar ve Hz. Üstadımızın emriyle, tensibiyle neşredilmiştir.

LÂHİKALAR: İlk Barla Lâhikası : Hz. Üstadımızın zamanında İstanbul’da teksirle basılan kısım, Isparta’dan Hz. Üstadın tensib ettiği şekilde İstanbul’a gönderilmiş ve tab’edilmiştir.

Yine Hz. Üstadımız elyazma Barla Lâhikalarını vaktiyle tashih ettiklerinde ehemmiyetli gördükleri mektubları işaretlemişler ve o işaretleri müvacehesinde seneler sonra daha geniş olarak Barla Lâhikası basılmıştır. Tashih edilen ayrı ayrı nüshalardan 3 ayrı yerde basıldığı ve Hulûsi ve Re’fet Ağabey’lere Hz. Üstadımızın gönderdikleri bazı güzel mektubları da ilave edildiği için, birkaç mektub fazla veya eksiği var suretinde tezahür etmiştir.

KASTAMONU VE EMİRDAĞ LÂHİKASI: Hz. Üstadımız, Küçük Ali Rahmetullahi Aleyh’in hattı ile yazılan Lâhika mektublarını baştan nihayete tashih etmişler ve neşr için Sıddık Süleyman’ın refika-i muhteremeleri ile Ankara’ya 1959 yılında göndermişlerdi. Evvelâ Kastamonu Lâhikası bilâhare 1’inci Emirdağ ve seneler sonra 2’nci Emirdağ Lâhikaları tab ve neşredildi.

Yalnız Küçük Ali (R.H.) efendinin yazdığı Lâhikalar, 1953 senesine kadar yazılan ve neşredilen Lâhika mektublarıdır. Ondan sonraki son Isparta hayatında olanlar yoktur. Buna binâen son Isparta hayatında Hz. Üstadın yazdıkları mektublar ve beyanlar 2’nci Emirdağın sonuna Hz. Üstad’ın hizmetkârları tarafından ilhak edilmiştir. Zaten onların bir kısmı, Tarihçe-i Hayatta ve Konferansta neşredilmişti. Hatta bu Lâhikalar, yalnız Hz. Üstad’ın mektublarıdır. Küçük Ali (R.H.) efendi yalnız onları yazmış ve böylece neşredilmiştir.

TARİHÇE-İ HAYAT: Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hz.leri hakkında ilk tarihçe-i hayatı, biraderzâdeleri Merhum Abdurrahman efendi tarafından devr-i Meşrutiyette İstanbul’da neşredilmiş. 1950 senesinde İstanbul Üniversitesi talebeleri tarafından “Dünya ilim ve irfan sahasına Türkiye’den bir güneş doğuyor.” başlığı altında bir Tarihçe-i Hayat teksirle neşredildi. Ve arkasından Sebilürreşad sahibi rahmetli Eşref Edip bey de aynı şekilde bir Tarihçe-i Hayat neşretti.

Bilâhare Hz. Üstadın hizmetkârları, Nur hizmetlerini de ihtiva eden bir Tarihçe-i Hayat hazırladılar. Ve Hz. Üstad’a takdim ettiklerinde, Kastamonu Hayatına Âyet-ül Kübra ve Münacât Risalesi ve Denizli Hayatına da Denizli hapsinde te’lif edilen Meyve Risalesinin (Tevhid ve Haşre dair) 6 ve 7’nci meselesini Hz. Üstad ilave ettirdiler. Hattâ yalnız hizmete müteallik hususlar yazılsın diye, harika ahval ve etvarından bahsettirmediler.

Hz. Üstadın Âyet-ül Kübra ve Münacât gibi İman-ı Billah’a ve Tevhide dair risalelerini  Tarihçe-i Hayata koydurmaları çok mânidardır ki: Risale-i Nur hizmeti ve Bediüzzaman denildiği zaman ezelî ve ebedî hakikat olan İMAN’a nazarlar çevrilsin.İşte ben oyum ve yalnız onun için çalışıyorum gibi mânalar bilinsin için her halde; ve fakat öyle bir İMAN-I TAHKİKÎ dersi ki: Kâinat tabakalarını ve asırları kucaklayan ve o vüs’atta iman dersini veren ve o dersde, bütün hakaik-ı Kur’aniyeyi ve İslamiyeyi de derceden ve en küçük bir İslâmî mes’eleyi kabule akıl ve kalbi müheyya eden bir ders…

Hz. Üstad, Tarihçe-i Hayat için 20 mecmua kadar ehemmiyeti var derdi ve Barla hayatının müstakil neşrini kendileri emrettiler.

Nur mecmualarının neşri ve içinde bulunmayan bazı kısımların durumları bu arzettiğimiz tarzdadır. Yoksa bunları neşretmemek için Hz. Üstadımızın emri ve tensibine riayetten başka hiçbir sebeb yok. Madem Hz. Üstad bu şekilde tensib ettiler, bizler de o tanzim ve tensibe sadakat manasiyle aynı neşriyatı devam ettirdik. Hz. Üstadımızdan beri devam edegelen o tanzim bozulmasın ve istikbal nesillerine kadar devam etsin diye aynı tertibi muhafazaya çalıştık. 

Neşredilen küçük risalelerin çoğu yine Hz. Üstad zamanındadır. Umum kardeşler Hz. Üstadımızın tarzını devam ettirmeyi bir sadakat borcu bilmektedirler. 

Ve Hz. Üstadımızı seven herkes, onun hayatının gaye-i asliyesi ve esası olan Risale-i Nur hakkında istikamet-i fikir ve hüsn-ü zannını muhafaza etmelidir. Öyle ulu orta, bilmeden, araştırmadan dilini ve kalemini hareket ettirmemelidir. Çünkü, vâkıa mutabık olamayan bir söz, hilaf-ı hakikat bir mana ve yanlış zan ve onların getireceği manevî tahribatın mes’uliyeti, sahiplerini dünya ve ahirette manen, maddeten perişan eder.

Nur risaleleri, çok ağır şartlar ve dehşetli hadiseler içinde, Lillâhilhâmd asliyetini tam muhafaza içinde defalarca neşredilmiş, dahil ve haricte yayılmasıyla Nur-u İslâmiyetin Âlemde yeniden ihyasına Kur’an namına vasıta olmuştur. Hz. Üstadımızın bir talebesinin vaktiyle Fihriste Risalesine bazı kelimeler ilavesine karşı : “Titremeliydiniz… Ben dahi kalem karıştıramıyorum.” İhtar ve ikazına yakinen şahid olan telebeleri, hiç ihtimal var mıdır ki, böyle en küçük bir tağyir ve tebdile rıza göstersinler veya teşebbüs etsinler.

Çok cüz-i olan nüsha farkları : Malum olduğu üzere: R. Nurun ilk telifi, 1926-1934 seneleri arasındadır. Sözler, Mektubat, 15. Lem’a dahil, Hz. Üstadın ikamete memur edildiği Barla nahiyesinde te’lif edilmiştir. 15. Lem’a Fihrist Risalesi olarak Barla’da son te’lifidir. Ondan sonra Isparta’da ikamet  ettiği dokuz aylık zaman içinde 16-26. Lem’aya kadar te’lif etmiştir. (Bunların bir kısmı daha önce te’lif ettiği kısımlar olup isim olarak Lem’alara dahil olmuştur.)

Sonra Eskişehir Mahkemesine sevk edilmiş ve hapiste 27-28-29-30. Lem’aları ve 2. Şuâ olan tevhide dair risaleyi te’lif etmiştir. 27. Lem’a Eskişehir müdafaasıdır. 1936 da Eskişehir hapsini müteakip Kastamonu’ya sevk edilen Hz. Üstad, orada Onuncu Şuâ’ya kadar olan risaleleri te’lif etmiştir. 11. Şuâ olan Meyve Risalesi ise, Denizli Hapsinde te’lif edilmiş ve Denizli Hapsinin bir meyvesi addedilmiştir.

Denizli Ağır Ceza Mahkemesinde yetmiş talebesiyle beraber beraet eden ve temyiz mahkemesince beraeti ve bütün Risalelerinin iadesi tasdik edilen Hz. Üstad, Denizli’den sonra Emirdağ’ına nefy edilmiştir. 1948 senesi başına kadar Emirdağ’ında ikamet etmiştir. Burada Meyve Risalesinin 10 ve 11. mes’elelerini te’lif etmiştir. 20 ay mahpus kaldığı Afyon cezaevinde ise 15. şuâ olan Elhüccetüzzehra Risalesini te’lif etmiştir.

12-13. Şuâlar Denizli Müdafaası ve mektubları ve 14. Şuâ da Afyon müdafaası ve mektubları olarak Hz. Üstadın emriyle Şuâlarda yerini almışlardır.

Teksir makinesiyle ilk önce 1947 de Zülfikar Mecmuası ve Asa-yı Musa mecmuası, Siracin-Nur, Tılsımlar ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, (hatt-ı Kur’an ile) neşredilmiştir. Bilahare küçük Isparta ünvanını alan İnebolu’da, Hatt-ı Kur’an’la Zülfikar ve Asa-yı Musa’yı neşretmiştir. İnebolu aynı zamanda yeni harfle Asa-yı Musa’yı da neşretmiştir. Emirdağı Lahikasında Hz. Üstad, bu hizmetlerden sitayişle bahsetmektedirler. Bütün bu zikrettiklerimiz, lahikalarda mevcuttur.

Risale-i Nur’un te’lifinden ta 1956’ ya kadar uzun bir devrede Hz. Üstad, tashihat hizmetiyle meşgul olmuştur. Barla’da te’lif edilen 29’uncu Mektubun başında Hz. Üstad, bu hizmet hakkında şöyle demektedir: “Kardeşim, bu sene Elhamdülillah Risaleleri yazanlar pek çoğalmış. İkinci tashih bana geliyor. Sabahtan akşama kadar sür’atli bir tarzda meşgul oluyorum. Çok mühim işlerim de geri kalıyor. Ve bu vazifeyi daha azim görüyorum. Hususan Şaban ve Ramazan da akıldan ziyade kalb hissedardır, ruh hareket eder. Şu mes’eleyi azimeyi başka vakte talik edip, ne vakit Cenab-ı Hakk’ın Rahmetinden kalbe sünuhat gelse, tedricen size yazılır.”

Risaleleri yazanlar, Hz. Üstada gönderirler. Hz. Üstad da mütemadiyen tashihat vazifelerinde iştigal ederler. Anadolu’ya yayılan el yazması risale ve mecmuaların çoğunda Hz. Üstadın mübarek hattı ile bu tashihler göze çarpar. Ve bugün böyle Hz. Üstadın kalemiyle tashih buyurdukları nüshalar ellerde mevcuddur…

Ankara’da 1956 da matbaalarda tab edileceği zamanda Hatt-ı Kur’an ile yazılmış olan risaleleri daktilo ile yeni Türkçeye Rahmetli Binbaşı Hayri Bey yazmıştı. Ve cemaat halinde neşriyata yardım edilmişti. Risaleler forma forma basıldıkça Hz. Üstada gönderiliyor ve bu formalar Hz. Üstadımızın huzurunda Risalelerle karşılaştırılıyor, okunuyor, tashih edilip geri gönderiliyor ve böylece tab ve neşriyat yapılıyordu. Lillâhilhamd Ankara ve İstanbul’da neşriyat bu şekilde yapıldı. Yani her forma mutlaka, Isparta veya Emirdağı’na gönderilir. Hz. Üstad, yanındaki hizmetkarları ile beraber okurlar, mukabele ederler. Hz. Üstad ya dinler veya hatt-ı Kur’an ile olan nüshadan takip eder, tekrar basılan yere iade edilirdi. Bittabi o zaman en büyük mes’ele, Nur mecmualarının neşri idi.

Ve Hz. Üstad o günler için “Şimdi Risale-i Nur’un bayramıdır.” derdi… Sözler tab’a başlayınca, Hz. Üstad “Benim artık vazifem bitti Sözler’i bekliyorum” derdi. Sözler bitince de Mektubatı, Lem’aları, ta Sikke-i Tasdik-i Gaybi ve Şuâlara kadar o mecmuaların herbirisi için “Neşrini bekliyorum, vazifem artık bitti” buyururdu. Ve bu mecmuaların her biri için “On ordu kadar, bu vatana millete faydası var.” diye ehemmiyetini, faydalarını, defalarca her vesileye zikrederdi.

Tarihçe-i Hayatın neşri için “20 mecmua kadar kıymettardır.” diye beyanda bulundu. Barla hayatının müstakil bir Risale halinde neşrini de bizzat kendileri emretmişlerdir. Mecmualar forma forma okunduğu gibi, ciltlenip geldiğinde de baştan nihayete kadar defalarca okunmuştur.

Yukarıda zikredildiği üzere, Risale-i Nur’un te’liflerinden, ta matbaalarda neşredildiği tarihe kadar bir uzun devrede Risaleler hatt-ı Kur’an ile el yazması halinde çoğaltılırdı. Hz. Üstad, birer birer Risaleleri tashih etmişlerdir. Bu tashihatları hususunda lahikalarda çok yerde beyanları vardır. El yazısı ile olan Risalelerde, bizzat kendi kalemiyle tashihatta bulunduğu bazı kelimeler ve nadiren cümlecikler göze çarpmaktadır. Hz. Üstad, tashih yaparken başka bir Risale ile karşılaştırmaz, hafızasından yapar. Bazen kendi mübarek kalemiyle tashihat içinde, manayı daha da kuvvetlendirmek için midir, her ne hikmetse, kelimeler ilave etmiştir. Sonraki neşriyatlarda da bu kelimeler, Hz. Üstadın bizzat kendi hattı ile tashihidir diye ve mânayı daha da kuvvetlendiriyor niyetiyle neşredilmiş. Ve ayrıca ilk baskılarda, kelimelerin okunmasında veya terkiblerdeki noksanlarda sonradan düzeltmeler yapılmış. Bu sebepten nüsha farkları çok cüz’i de olsa meydana gelmiş…

Yoksa Nur talebeleri bir kelimeyi kasden değiştirmeyi en büyük ihanet telakki ederler. Ve Nur Talebeliği ile asla kabil-i tevfik olmayan manevi bir sukut bilirler ki, Elhamdülillâh, asla değiştirmek gibi sadakatle kabil-i tevfik olmayan bir şey vâki olmamıştır.

Yukarıda arz ettiğimiz bir ağabeyimizin Fihrist Risalesine bazı kelimeler ilavesiyle mânayı bozduğunu görünce, Hz. Üstad Zübeyr, Ceylan, Sungur, Bayram’ın yanında hiddetle: “TİTREMELİ İDİNİZ, ben dahi kalem karıştıramıyorum” diyerek Sünuhat-ı Kur’aniye ve İlham-ı İlahi eseri olan Nurların te’lifindeki tarzın, asla değiştirilmemesi lüzumunu ihtar etmişlerdi. 

Fihrist Risalesi, Hz. Üstadımızın tashihi üzere teksirle neşredilmiştir. İbrahim Fakazlı Ağabey naklediyorki: Afyon Hapsinde Rahmetli Ahmed Feyzi Ağabeyin Gençlik Rehberini sadeleştirme tarzındaki niyetini arz ettiğinde, Hz. Üstad, razı olmayıp, “Ancak o zaman benim imzamı değil, kendi imzamı atarsın.” şeklinde manidar bir cevapta bulunmuştur. Hz. Üstad eski âsârından “Aşâire cevap” olan  Münazarat Risalesi ile “Divan-ı Harbi Örfi” risalesinde 1950 den sonraki neşri zamanında ehemmiyetli tashihatta bulunmuş ve ona göre neşredilmiştir. Hatta 1953 te tashih edip neşredildikten sonra Divan-ı Harb-i Örfi risalesini yeninden yine tashih etmiştir. Ve kitabın başına şu cümleyi yazmışlardır.

Yarım asır evvel tab edilen bu müdafayı şimdi bu asra daha muvafık gördük. Güya o zamandan elli sene sonra bir hissi kablel vuku ile bir nevi ihbarı gaybi olarak hayatı içtimaiyeyi alakadar eden çok hakikatlara temas ettiğinden neşredildi.”

Hem aynı kitabın içinde : “Ey paşalar, zabitler; bütün kuvvetimle derim ki:

Gazetelerde neşrettiğim umum makalâtımdaki umum hakaikta nihayet derecede musırrım. Şayet zaman-ı mazi canibinden, asr-ı saadet mahkemesinden adaletnâme-i Şeriatla dâvet olunsam, neşrettiğim hakaikı aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa, o zamanın ilcââtının modasına göre bir libas giydireceğim. Şayet müstakbel tarafından üçyüz sene sonraki tenkidât-ı ukala mahkemesinden tarih celbnâmesiyle celb olunsam, yine bu hakikatları tevessü ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim. Demek “Hakikat tahavvül etmez, hakikat haktır.” denilmektedir.

Meşrutiyette şarkta aşiretler arasında seyahatındaki derslerini veya Divan-ı Harb-i Örfi deki müdafasını, 1950 den sonraki zamanda Âlem-i İslâm’a ictimaî dersler manasında ibraz ederken, İslam kavimlerinin heyet-i umumiyesini muhatab ittihaz ettiğinden elbette bazı kelime libaslarında tashihat yapması kadar makul, münasip ne olabilir? Zaten o dersler için “O zamandan ziyade bu zamanın dersidir.” diye defaatle ifadede bulunmuştur.

1951 senesinde Hz. Üstada Van’dan gönderilen Arapça Hutbe-i Şamiye’sini Emirdağ’ında tercüme ederken, biraz daha genişletmiştirki, 1911 de söylediği bu hutbe, hem 1950, hem 1980 den sonraki zamanların ve bütün İslam milletlerinin taze bir dersi olarak ehemmiyetini daima devam ettiregelmektedir.

Ey bu sözlerimi dinleyen bu camii emeviyedeki kardeşler ve 40-50 sene sonra Âlem-i İslam câmiindeki ihvân-ı Müslimin (kardeşlerim)…”

Ey bu Câmi-i Emevideki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonra Âlemi İslam Mescid-i Kebirindeki dortyüz milyon ehli iman olan ihvanımız.”   diye hayatı ictimaiye dersleri olan Hutbe-i Şamiye, Münazarat ve Divan-ı Harb-i Örfi gibi eserlerini , gelecek nesillerin nazar-ı dikkat ve irfanına arzetmektedir.

Hürriyetin başında Sultan Reşad’ın Rumeliye seyahatı münasebetiyle Şark vilayetleri namına refakat ettiği yolculuğunda, iki mektebli mütefennin arkadaşlarının sordukları:

-Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi daha kuvvetli, daha lâzım?”

Suallerine verdiği çok mühim ve acip cevabını ihtiva eden Hutbe-i Şamiye’nin Zeyli Risalesi’ni bu zamanın efkârına sunarken :

Ey bu hamiyet-i diniye ve milliyeden hangisine daha ziyade ehemmiyet vermek lâzım geldiğini soran bu şimendifer denilen medrese-i seyyarede ders arkadaşlarım ve şimdi zamanın şimendiferinde istikbal tarafına bizimle beraber giden bütün mektebliler!.. Size de derim ki…”

Diye dersini ve hitabını daha da umumileştirmiştir. Ve inayet-i İlahiye ile bugün Risale-i Nur dersleri ve hakikatları bütün İslâm alemine, hatta topyekûn insanlık câmiasına bir ders-i ahlâk ve fazilet istikamet ve muvaffakiyet düsturlarını neşretmektedir. Bu da, Hz. Üstadın beyaniyle:

Risale-i Nur’un, Kur’an-ı Hakim’in bu asrın fehmine ve anlayışına bir dersi olması mazhariyetidir.” Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd ü senalar olsun ki, bu dersler tesirlerini göstermişler ve Nur Talebeleri çok ağır şartlar altında inayet ve kerem-i İlâhî ile üstadlarının emir ve tavsiyelerine riayetle tevfik-i İlâhînin tecellisine nâil olmuşlardır.

Hz. Üstadın zamanından beri Nur’un dersinde, hizmetinde ve neşrinde bulunan kardeşlerin bir kısmı Lillâhilhâmd hayattadırlar. Ve hizmet-i Kur’aniyyeye ve Nuriyeye devam etmektedirler. Hz. Üstadın buyurduğu gibi, “Benim bir fâni dilime bedel, Risale-i Nurun yüzbin nüshalarının bâki dilleri susmaz, konuşur. Ve hâlis talebeleri, binler kuvvetli lisanlarla o kudsî ve küllî vazife-i Nuriyeyi şimdiye kadar olduğu gibi kıyamete kadar devam ettirecekler. ”

Lillahilhamd hizmet-i Kur’aniye ve İmaniye’de Cenab-ı Hak rahmetiyle öyle kardeşleri bana vermiş ki, vefatım ile, o hizmet bir merkezde yapıldığına bedel, çok merkezlerde yapılacak. Benim dilim ölüm ile susturulsa, pek çok kuvvetli diller benim dilime bedel konuşacaklar, o hizmeti idame ederler. Hatta diyebilirim : “Nasıl ki, bir tane tohum toprak altına girip ölmesiyle bir sünbül hayatını netice verir, bir taneye bedel, yüz tane vazife başına geçer. Öyle de; mevtim, hayatımdan fazla o hizmete vâsıta olur ümidini besliyorum!.. ” demektedir.

Hz. Üstad, bu ümit ve ricasının bir mektubunda, “Hiçbir mahviyet ve tevazu niyetiyle olmayarak bütün kanaatimle ilân ediyorum ki; Benim hizmetim ve sergüzeşte-i hayatım, bir nevi çekirdek hükmüne geçmiş. İnayet-i İlâhiye ile bu zamanda ehemmiyetli bir hizmet-i imaniyeye mebde’ olmak için “Kur’an’dan gelen ve meyvedar bir şecere-i âliye olan Nur Risalelerini ihsan etmiş” diyerek kabul olunduğunu dile getirmiş, hayatının son senelerinde bizzat müşahede ederek tahdis-i nimet suretiyle ifade ve beyanda bulunmuştur.

                          Hz. Üstadın hizmetkârlarından     Sungur – Hüsnü – Bayram – Abdullah

www.NurNet.Org

Sende yorum yazabilirsin