Sandalyede namaz (3)

Din görevlilerimiz, dinî tebliğ ve irşad mükellefiyeti bahis konusu olduğunda bazen;

“- Herkes, kendi mesleği neyse onunla meşgul olsun. Nedense, dinî tebliğ ve irşad meselesine karışmak isteyen çok oluyor.”

tarzında şikayet edasıyla konuşmaktadırlar.

Bu sözlerinin haklı tarafı, dinî mevzularda bilgisi yetersiz olan ve usulüne göre tebliği yap(a)mayacak kişilerin bu mevzularda konuşmaması gerektiğidir. Haksız tarafı ise; “Bizden başka hiç kimse dinî meselelerde konuşmasın” tarzındaki bir inhisarcılık ve meslekî taassubta bulunmalarıdır.

Halbuki, dinî meselelerde irşadda bulunmak, sair mesleklerle kıyaslanamaz. Kur’an’da Âl-i İmrân Sûresi-3 ve diğer bazı âyetler, hakkı tebliğ vazifesinin lüzumundan ve öneminden bahsetmektedir. Hadiste de belirtildiği gibi, İslâmiyet’te “ruhbanlık” yoktur, yani “hakkı tebliğ” sadece din görevlilerinin yetkisi, vazifesi ve sorumluluğuyla ilgili bir mevzu değildir. Her Müslüman, İslâm’ı şer’î kaynaklarından iyi öğrenip yaşamak ve en yakınlarından başlayarak başkalarına da usulüyle anlatıp onların da yaşamasını temine çalışmakla mükelleftir. Ancak, dinî mevzularda şer’î kaynaklarla uyumlu olmayan cahilce ve yanlış şekilde konuşmamak şarttır!

İslâm dinini tebliğin, şer’î delillerine uygun ve usulüyle olmak şartıyla, bu zamanda ve bu ülkede yapmak, bugünün Türkiye’sinde sadece Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosundakilere mahsus bir vazife olmadığı, Risale-i Nur Külliyâtı’nın Hutbe-i Şâmiye ve Emirdağ Lâhikası adlı eserlerinde de, bu zamanın cihadının “cihad-ı manevî” olduğu, “cihad-ı manevî”nin ise bu zamanda “farz-ı kifaye” bir mükellefiyet olmaktan çıkmış; onu usulüyle yapabilecek tüm Müslümanlar için “farz-ı ayn” dinî bir mükellefiyet olduğu belirtilmektedir.

Dinî irşad görevlilerimiz bunu haksız olarak kabul etmezlerse, 80 milyon nüfuslu Türkiye’de bu hizmetin gereği gibi ve yeterli şekilde yapılmasının mesuliyetini de kendi üzerlerine alıyorlar demektir! O vazifeleri mevzuunda da, içinde bulunulan âhir zamanda “manevî bir seferliği” gerektiren Türkiye’deki şartlarda Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosundakiler olarak;

 “-Acaba ülkemizdeki manevî tehlikelerle mücadele ve o tehlikeleri gidermek mesuliyetini tam olarak ifa edebiliyor muyuz, bunun için gerekli dinî irşad için kendimizi tamamen yeterli görüyor muyuz, bunun tüm mesuliyetini üzerimize alabiliyor muyuz?”

sorularını bir nefis muhasebesi ile kendilerine sormaları ve doğru cevabını aramaları gerekir.

Halbuki, Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilâtındaki dinî irşad görevlilerimiz, bazı mevzularda dinî irşad ile ilgili olarak söylemeleri gereken her şeyi söyleyememekte, yapmaları gereken her örnek davranışı da yapamamaktadırlar.

“Sandalyede namaz” mevzuunda “Din İşleri Yüksek  Kurulu”, fetvasını altı buçuk yıl önce yayınlamış ve o  fetvasına da internet ortamında kolayca ulaşılabilmesine rağmen, “hakikî mazereti” olmadan ve bu mevzuda yapılan haklı ikazlara uymayan, hattâ tepki bile göstererek bazen kendine has “yetkisizce fetva” vermeye çalışanların çok olması, bu mevzuda hem din görevlilerinin ve hem de diğer Müslümanların, usulüne göre “hakkı tebliğle cihad-ı manevî” vazifesini ihmal etmemelerini ve yapmalarını icab ettirmektedir. Yukarıda linki verilen “Din İşleri Yüksek  Kurulu”nun “Sandalyede Namaz” mevzuunda yedi yıl önce  28.4.2011’de yayınlamış olduğu fetvasının tam metnini dikkatle okuyup, hem ona uymak ve hem de başkalarına ona uymayı tavsiye etmek lâzımdır:

Prof. Dr. Mustafa Nutku

Din İşleri Yüksek Kurulu’nun bu mevzuda yedi yıl önceki fetvası şöyleydi:

“SANDALYEDE NAMAZ

28.4.2011

​            Namaz, kulun Allah’a en çok yakınlık kazandığı bir ibadettir. Bu niteliğinden dolayı Hz. Peygamber (s.a.v) bu ibadeti “en hayırlı amel” (İbn Mâce, Taharet, 4) olarak tanımlamış, kıyamet gününde hesabı sorulacak ilk amelin namaz olacağını bildirmiştir. (Tirmîzî, Salât, 188) Bu sebeple namazın terk edilmesine izin verilmemiş; ima ile de olsa mutlaka kılınması istenmiştir. Hz. Peygamber “Kim namazı kasten terk ederse, Allah’ın himayesi ondan uzak olur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI. 421) buyurmuştur. 

Namaz ibadetinin rükünlerinin neler olduğu Kur’an ve Sünnette belirtilmiş ve nasıl uygulanacağı da bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından sözlü ve pratik olarak ortaya konulmuştur. Bu rükünleriftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rüku, secde ve ka’de-i âhiredir. Allah Teala “Gönülden boyun eğerek Allah için namaza kalkın” (Bakara, 2/238) Ey iman edenler, rükû edin, secde edin, rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.” (Hac, 22/77) buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) de; namaz kılmayı öğrettiği bir sahabiye, sonunda nasıl teşehhüd yapacağını gösterdikten sonra “Bunu da yaptığında namazın tamam olur” buyurmuştur. (Tirmîzî, Sünen, Ebvabü’s-Salât, 226)
            Bu rükünlerden her hangi birinin mazeretsiz olarak terk edilmesi halinde namaz sahih olmaz. Ancak dinimizde sorumluluklar, kulun gücüne göre belirlenmiş (Bakara, 2/286); gücü aşan durumlar için kolaylaştırma ilkesi getirilmiştir. (Bakara, 2/185) Namazın rükünlerinden herhangi birini yerine getirmeye engel olan rahatsızlıklar da kolaylaştırma sebebi sayılmıştır. Buna göre;

Namazı normal şekli ile ayakta kılmaya gücü yetmeyen kimse için asıl olan, namazını oturarak kılmaktır. Böyle bir kişi namazını kendi durumuna göre diz çökerek veya bağdaş kurarak yahut ayaklarını yana ya da kıbleye doğru uzatarak kılar. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) nasıl namaz kılacağını soran hasta bir sahabiye Namazını ayakta kıl. Eğer gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yan üzere kıl.” (Buhari, Taksiru’As-Salat, 19) buyurmuştur. 
           Ayakta durabilen ve yere oturabildiği halde secde edemeyen kimse namaza ayakta başlar, rükûdan sonra yere oturarak secdeleri ima ile yapar.

           Ayakta durabildiği halde oturduktan sonra ayağa kalkamayan kişi namaza ayakta başlar, secdeden sonra namazını oturarak tamamlar.

          Ayakta durmaya ve rükû yapmaya gücü yettiği halde yere oturamayan kimse, namaza ayakta başlar; rükudan sonra secdeyi tabure ve benzeri bir şey üzerine oturarak ima ile eda eder.

          Ayakta durmaya gücü yetmeyen, yere de oturamayan kimse namazı tabure, sandalye ve benzeri bir şey üzerine oturarak rükû ve secdeleri ima ile yerine getirir.

          Kul Rabbine ibadet ederken hem özde samimî olmalı hem de dinin belirlediği şekil şartlarını tam olarak yerine getirmeye özen göstermelidir. Özen ve hassasiyet eksikliğinden dolayı Rabbine karşı sorumlu olacağı bilincinde olmalıdır. Bu sebeple namazını tabure, sandalye ve benzeri şeyler üzerinde kılan mü’minin ileri sürdüğü mazeretleri kendisini vicdanen rahatlatacak boyutta olmalıdır. Namazı aslî şekline uygun olarak kılmaya engel olmayacak hafif bedeni rahatsızlıklar bu konuda meşru mazeret olarak görülmemelidir.

          Öte yandan dinî açıdan zorunlu ve meşru bir sebep bulunmadıkça camilerde sandalyede namaz kılmak, göze hoş gelmeyen bir görüntü ortaya çıkarmakta ve cemaat arasında tartışmalara sebep olmaktadır. Özellikle üzerinde namaz kılmak amacı ile camilerde sıralar halinde sabit oturakların yapılması, cami doku ve kültürüyle bağdaşmamaktadır. Bu sebeple hastalık ve özürlülük gibi herhangi bir rahatsızlığı bulunan kimselerin, zorunlu olmadıkça namazlarını sandalyede değil, yere oturarak kılmaları uygundur.​

Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı

(https://artvin.diyanet.gov.tr/savsat/Sayfalar/contentdetail.aspx?MenuCategory=Kurumsal&contentid=141)

Bu fetvada ve sonunda da defalarca tekrarlanıp vurgulamada bulunulduğu gibi, “hastalık ve özürlülük gibi herhangi bir rahatsızlığı bulunan kimselerin, zorunlu olmadıkça namazlarını sandalyede değil, yere oturarak kılmaları uygundur.”​ Buna rağmen, camilerimizde yere oturarak namaz kılan “yok” denebilecek kadar az; fakat sandalyede namaz kılanlar ise, ona nisbeten çoktur.

Bazıları şişman oluşlarının hakikî bir mazeret olduğuna kendilerini inandırmış gibi, şişman oldukları için sandalyede namaz kılmaktadırlar. İhtiyarlıktan başka, her hastalığın devasının bulunduğu hadiste bildirilmiş olduğuna göre, şişmanlığının devasını araştırıp uygulamadan onu sandalyede namaz kılmak için “hakikî mazeret” gibi zannetmemeleri herhalde isabetli olur.

“Hakikî zaruret” halleri olmadan sandalyede namaz kılmakta israr ile devam eden mü’minlere  “Namaz mü’minin miracıdır” hadisinden de bahsedilmelidir; Namaz kılan bir insan, kendisini “Allah’ın huzuruna çıkmış” olarak düşünmeli ve namazının rükünlerini hakkını vererek ifa etmelidir.

Âlemlerin Rabbi Allah’ın (c.c.) huzurunda, “hakikî bir mazereti” olmadığı halde namazının rükünlerini yapmaması, onun bu dünyadaki asıl vazifesi olan “Allah’a kulluğu” ile bağdaştırılabilir mi?

3 tane yorum yapılmış

  1. Ediz SÖZÜER dedi ki:

    Hocam şu cümlelerin de altının çizilmesi gerekiyor:

    “Ayakta durmaya ve rükû yapmaya gücü yettiği halde yere oturamayan kimse, namaza ayakta başlar; rükudan sonra secdeyi tabure ve benzeri bir şey üzerine oturarak ima ile eda eder.

    Ayakta durmaya gücü yetmeyen, yere de oturamayan kimse namazı tabure, sandalye ve benzeri bir şey üzerine oturarak rükû ve secdeleri ima ile yerine getirir.”

    Bizim sürekli üzerinde durduğumuz işte bu nokta. Ayakta durmaya ve rükû yapmaya gücü yeten kimsenin, namazın aslına en yakın şekil bu olduğu için, oturarak değil, tabure veya sandalyede namazını ifa etmesi daha uygun olduğu açıkça anlaşılıyor. Meselenin bu boyutuna hiç vurgu yapılmamasını hiç doğru bulmuyoruz.

    Namazını aslına daha yakın şekilde ifa etmeye gücü yeten bir kimseyi de lütfen çok rica ederiz, (görüntü kirliliğinizin hatırı için) yere oturmaya mecbur edip de sevabını azaltmayınız!

  2. Ali KILIÇ dedi ki:

    Hocam Allah razı olsun. Güzel bir konuyu işliyorsunuz.Allah yar ve yardımcınız olsun.

  3. Mustafa NUTKU dedi ki:

    Devam ettiğim cami cemaatından bilhassa dikkatimi çeken sandalyede namaz kılan birkaç kişi var. Bunlar, camiye uzak sayılabilecek yerdeki evlerinden yardımcısız yürüyerek gelip caminin yirmi basamak merdivenini de çıkıyorlar, camiye girince bir sandalyeye oturuyorlar ve namazlarını sürekli olarak sandalyede kılıyorlar. Onlardan biri de emekli imam! Bazen onu imamet makamına geçirdikleri oluyor; imamlık yaparken namazı diğer cemaat gibi aslına uygun olarak kılıyor! İmamlık yaparken aslına uygun olarak kılabiliyorsa, imamlık yapmadığı zaman niçin aslına uygun olarak kılmıyor? Bilhassa onun durumu beni üzüyor. “Namazı aslına uygun olarak kılmak”, sadece imamlık yaparken mi gereklidir? Sadece imamlık yaparken namazı aslına uygun olarak kılacaksa, imamlık yapmadan cemaat içinde kılmak için camiye gelmese belki daha iyi olur diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Çünkü halk dilinde “İmam bir şey yaparsa, cemaat daha kötüsünü yapar” (Asıl şeklini burada aynen yazmam uygun değil) manâsında bir söz çok yaygındır. Bahsettiğim o birkaç kişiden diğer biri namazı sandalyede kıldıktan sonra, cami kapanıp sandalye bulunmayan son cemaat mahalline geldiğinde, yere oturarak arkadaşlarıyla sohbet ediyor! Arkadaşlarıyla son cemaat mahallinde sohbetini (sandalye olmadığı için) yere oturarak yapabiliyorsa, namazını da sandalyede değil de yere oturarak kılması, dizlerini tam bükerek yere oturamıyorsa yerde dizüstü durarak namazını kılması gerekmez mi? Diğerlerinin her birinin durumundan bahis uzun sürebilir. Dizlerinde protez olduğu için sandalyede namaz kılanlar dizlerini tam bükmeden, dik açı şeklinde bükerek yere dizüstünde durarak namaz kılamazlar mı? Usulü vechile hakkı söylemek sadece din görevlilerinin değil; tüm Müslümanların vazifesidir. Bediüzzaman, “Bu zamanın cihadı, cihad-ı manevîdir ve o da farz-ı kifaye olmaktan çıkıp farz-ı ayn olmuştur” demiştir. “Taşları yerli yerine koymak gerekir.”

Sende yorum yazabilirsin