Şefaat ile Alay Eden Abdülaziz Bayındır’a İlmi Bir Tokat

Şah-ı Nakşibend, Mevlânâ Celâleddin Ve Bediüzzaman Hazretlerine Hakaretler Ederek Şefâ’at İle Alay Eden Abdülaziz Bayındır’a İlmî Bir Tokat

Hz. Resûlüllah’ın ilmini kötüye kullanan ulemâ’-i sû’ hakkında kırka yakın hadis-i şerifleri vardır. Herhalde bu tiplerin % 80’i bu asırda gelmiş gibi görünüyor. Halbuki Şems-i Hidayet olan Resûlüllah her asırda çiçek açmış; Ebu Hanife, İmam Şafiî, Bayezid-i Bistamî, Şah-ı Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Mevlânâ Celâleddin ve Bediüzzaman gibi milyonlar münevver meyveler vermiştir. (Sözler, 240). Asrımızın ulemâ-i sû’ grubunda yer alan Abdülaziz Bayındır, bu büyük zatlara dil uzatmakla yetinmemekte ve bir de Ehl-i Sünnetin kabul ettiği şefâ’at kavramına da dil uzatmaktadır. Özellikle de başta Peygamberler olmak üzere belli gruplara tanınan şefâ’at hakkı ile, yardımcı olma ve lehinde şehâdet etme manasında genel şefâ’at hakkını da birbirine karıştırmaktadır.

Burada iki meseleyi açıklamakta yarar vardır. Halbuki bu sözleriyle Kur’an’a hürmetsizlik ettiğinin farkında değildir.

BİRİNCİ MESELE; Kur’an ve sünnet varken bu âlimlere ve mürşidlere ne ihtiyaç var diyecek kadar ileri gitmektedir. Halbuki Kur’an-ı Kerim açık âyetleriyle iki şeyi anlatmaktadır: 

Birincisi, İslam’ı doğru yaşamak için bize Resûlüllah’ı  hayatını örnek almamızı emretmektedir: “Andolsun ki; sizin için Resulullah’ta güzel bir örnek vardır. Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için.” Her gün namazda kırk defa okuduğumuz Fâtiha’da ise kimlerin hayat yolunu istikamet yolu olarak alacağımızı bize dua olarak öğretmektedir:

“6-Bizi dosdoğru yola hidâyet eyle! 7-Kendilerine ni‘met verdiğin kimselerin yoluna; gazab edilmiş olanların ve dalâlete düşenlerin (yoluna) değil!” Âdem (as) zamânından beri, beşeriyette iki büyük cereyan birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikāmet yolunu (doğru yolu) ta‘kīb ile ni‘met ve saâdet-i dâreyne (dünya ve âhiret saâdetine) mazhar olan ehl-i nübüvvet ve salâhat ve îmandır (peygamberler, sâlihler ve mü’minlerdir). İkinci cereyan, istikāmeti bırakıp ifrât ve tefrît ile (aşırı giderek veya çok geri kalarak) aklı, bir vesîle-i azaba ve elemler toplayıcı bir âlete çevirenlerdir. (Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 579).

İkincisi, bunların kim olduğunu da Kur’an-ı Kerim Nisâ Suresinde açıklamaktadır:

69-O hâlde kim Allah’a ve Resûl’e itâat ederse, işte onlar; Allah’ın kendilerine ni‘met verdiği peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlih kimselerle berâberdirler. Hem işte onlar, ne güzel arkadaştırlar!”

Kur’an’ın bu açık beyânları karşısında, bize örnek teşkil edecek ve rehber olacak maneviyât erlerine dil uzatmak, hamakatten başka bir şey değildir. “Dinle, bu ney neler hikâyet eder, 

ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.” Diyerek Allah’dan ayrı düşmenin sıkıntısını dile getiren Mevlânâ’ya dil uzatmek, maneviyatttan anlamamaktır. “Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.” (Mektubat, 473).

İKİNCİ MESELE: Hayvanların ibâdetlerini ve şefâ’atlerini alaya alan Bayındır yine Kur’an âyetlerine muhâlefet etmektedir. “İsrâ 44-Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. Ve O’na, hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbihlerini anlamazsınız. Şübhesiz ki O, Halîm (azabda hiç acele etmeyen)dir, Gafûr (çok bağışlayan)dır.”

“Evet nasıl ki semâ, güneşler, yıldızlar denilen nur saçan kelimeleriyle, hikmet ve intizâmıyla, onu takdîs ediyor. Öyle de zemin (yeryüzü), hayvanât ve nebâtât ve mevcûdât (varlıklar) denilen hayatdar (canlı) kelimâtıyla celâl sâhibi yaratıcısını tesbîh ve tevhîd etmekle kusursuzluğunu ve birliğini söylemekle) berâber, herbir ağacı, yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimâtıyla yine tesbîh edip, birliğine şehâdet eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 53-54).

Peki bu Bayındır Efendi, ayın, güneşin, yıldızların ve bütün varlıkların Allah’a secde ettiklerini açıktan beyan eden âyetleri de mi inkâr edecektir? “Hacc 18-Görmedin mi, şübhesiz Allah (O Rabbinizdir ki), göklerde olan ve yerde bulunan herkes, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, (yeryüzünde) hareketli olan (bütün) canlılar ile insanlardan birçoğu O’na secde eder.”

“Kur’ân-ı Hakîm tasrîh ediyor (açıklıyor) ki, arştan ferşe, (gökten yere) yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere (balıklara), seyyârâttan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakk’a secde ve ibâdet ve hamd ve tesbîh eder. Fakat ibâdetleri, mazhar oldukları esmâlara (isimlere) ve kābiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir.” (Sözler, 24. Söz, 140)

“Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Ya Cemil, Ya Cemil, Ya Rahîm, Ya Rahîm” diyecekler.

Hattâ bir gün kedilere baktım. Yalnız yemeklerini yediler, oynadılar, yattılar. Hatırıma geldi: “Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübarek denilir?” Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi. Sarih bir surette “Ya Rahîm, Ya Rahîm, Ya Rahîm, Ya Rahîm” diyerek güya hatırıma gelen itirazı ve tahkiri, taifesi namına reddedip yüzüme çarptı. Aklıma geldi: “Acaba şu zikir bu ferde mi mahsustur, yoksa taifesine mi âmmdır? Ve işitmek yalnız benim gibi haksız bir muterize mi münhasırdır, yoksa herkes dikkat etse bir derece işitebilir mi?” Sonra sabahleyin başka kedileri dinledim. Çendan onun gibi sarih değil, fakat mütefavit derecede aynı zikri tekrar ediyorlar. Bidayette hırhırları arkasında “Ya Rahîm” farkedilir. Git gide hırhırları, mırmırları, aynı “Ya Rahîm” olur. Mahreçsiz, fasih bir zikr-i hazîn olur. Ağzını kapar, güzel “Ya Rahîm” çeker.” (Sözler, 334)

 

İşte hayvanların ve diğer varlıkların ibâdetleri farklı farklı olduğu gibi şefâ’atleri de farklı farklıdır. Hacer’ül-Esved’in bile şefâ’at hakkı olacağını beyan edn Resûlüllah, hayvanların şefâ’atine de işaret eylemiştir. Ancak elbetteki bu şefâ’atlerinin, farklı farklı olması da bir hakikattir. (Ahmed bin Hanbel, El-Müsned, 2511).

 

“Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında…” (Tekvir, 81/5) ayeti, hayvanların da mahşer meydanına çıkarılacaklarını haber vermektedir. Bir hadiste Peygamber Efendimiz (asm), “Her hak sahibine hakkını vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan kısas suretiyle hakkı alınacaktır.” (bk. Müslim, Birr 15, 60; Tirmizî, Kıyâmet 2; R. Salihın, 204.)

İşte şefâ’at de tıpkı vahiy gibi iki kısma ayrılmaktadır.

Birincisi, genel manada şefâ’attir ki, şefaat kelime olarak; birinden, başkası adına bir ricada bulunma, kusurlarının bağışlanmasını dileme, bir suçlu veya ihtiyaç sahibinin af ve iyiliğe kavuşması için diğeri tarafından vâsıtalık etme, kayırma, iltimas ve yardım isteme mânâlarına gelmektedir. Bu geniş manayı esas aldığımızda, hayvanlara eziyet edenlerden onların hakkı alınacağı gibi, onlara iyilik edenlere de hayvanların âhirette hüsn-ü şehâdet edecekleri inkâr edilemez. Yoksa hayvanların şefâ’atini terim olarak, Peygamberlere, Kur’an’a, şehidlere ve Melâikeye ait olan şefâ’at ile aynı manada almak kimsenin maksadı değildir. Şefâ’at kelimesinin manasını tıpkı vahiy kelimesi gibi düşünmek gerekmektedir. Vahyin hakiki manada vahiy manası bulunduğu gibi, ilham manasında arılara vahiy ve yer küresine vahiy de Kur’an-ı Kerimde kullanılmıştır. Şefâ’at de öyledir. Hayvanların, Hacer’ül-Esved’in şefâ’ati demek, onların lehde şahadetleri ve böylece bir kula yardımcı olmaları manasındadır.

Bunun en güzel misali şudur ve Bayındır bu hadisi de mi inkâr edecektir:

“Bir adam yolda, yürürken susadı ve susuzluğu arttı. Derken bir kuyuya rastladı. İçine inip usuzluğunu giderdi. Çıkınca susuzluktan soluyup toprağı yemekte olan bir köpek gördü. Adam kendi kendine: ‘Bu köpük de benim gibi susamış.’ deyip tekrar kuyuya inip, mestini su ile doldurup ağzıyla tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı. Allah onun bu davranışından memnun kaldı ve günahlarını affetti.”

Resûlullah’ın yanındakilerden bazıları: “Ey Allah’ın Resûlü! Yani bize hayvanlar (a yaptığımız iyilikler) için de ücret mi var?” dediler. Aleyhissalâtu vesselâm: “Evet! Her ‘yaş ciğer’ (sahibi) için bir ücret vardır.” buyurdu.” [Buhârî, Şirb 9, Vudû 33, Mezâlim 23, Edeb 27; Müslim, Selâm 153, (2244); Muvatta, Sıfatu’n Nebi 23, (2, 929-930); Ebû Dâvud, Cihâd 47, (2550)]

İkincisi ise, dar anlam ve İslâmî ilimler ıstılâhında ise şefâat, buna ehil olan bir zâtın, Allah Teâlâ’dan, günahkâr bir mü’minin affını niyaz etmesi demektir.  Ehl-i Sünnet inancına göre, büyük günah sahipleri hakkında peygamberlerin (aleyhimüsselâm) ve hayırlı mü’minlerin şefaatta bulunma selahiyetleri/yetkileri vardır. Bu husus meşhur hadislerle sabittir. Istılâhî manada şefâ’ati kimse inkâr edemez ve kimlere bu selahiyet verildiği Kelam kitaplarında açıklanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de de, “(Ey Muhammed!) Hem kendinin hem de mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların günahının bağışlanmasını dile.” (Muhammed suresi, 19/47) buyurulmuştur.

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (rh.) hazretlerinin ifadeleriyle, başta Resûlüllah Efendimiz olmak üzere bütün peygamberlerin (A.S.) ve Allâh’ın izniyle sâlih kulların, evliyâullâhın, şehitlerin bazı günahkâr mü’minlere, cezayı hak eden büyük günah sahibi kişilere şefâat edecekleri haktır, âyet ve hadislerle sâbittir. Bu görüş, hiç şüphesiz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mensuplarının görüşünü temsil etmektedir. (Taftazanî, Şerhu’l-Akaid, 53).

İşte Osman Nuri Topbaş Hocamızın “BİR TESTİ SU” adlı kitabında Şah-ı Nakşibend Hazretleri yoluyla büyük veliyyullah Emir Külal Hazretlerinden naklettiği “köpeklerin de şefâ’at hali” tazında ifade edilen durum, geniş manada şefâ’attir. Yani köpek bile o iyilik eden kulun lehinde tezkiyeci ve ona yardımcı manasında şefaatçi olur manasındadır.

Hayvanlarda da cüz’i irade vardır. Çünkü, siz bir hayvana güzel davrandığınız zaman size korkmadan yaklaşır; kötü davranıp dövdüğünüz zaman sizi gördüğünde sizden kaçar. Buradan da anlıyoruz ki, hayvanların cüz’i iradesi vardır. Fakat teklifi iktiza edecek kadar değildir. Yani insanların taşıdığı “ibadet ve Allah’a itaat hususunda isterse yapar istemezse yapmaz” iradesi cinsinden değildir. (Osman Nuri Topbaş, Bir Desti Su,, Erkam yayınları, 2015, sh. 71 vd.)

“Kıyamet gününde hakları mutlaka sahiplerine vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan hakkını alacaktır” buyurmuştur. Elbette ki hayvanlara iyi muamele etmek ve bakmak sadaka olduğundan bunun da bir karşılığı olacak ve kendilerine iyilik edenler lehine şahitlik edeceklerdir. Buna genel manada şefaat demekte asla mahzur bulunmamaktadır. (İbn-i Cerir, c. 12, sh. 459).

Bu geniş manada şefâ’at kavramını bir de Bediüzzaman’dan dinleyelim:

“Namaz kıldığım o Bayezid Câmiindeki cemaatle iştirakimi ve herbiri benim bir nevi şefaatçim hükmüne ve kıraatımda izhar ettiğim hükümlere ve davalara birer şahid ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubudiyetimi, o cemaatin büyük ve kesretli ibadatı içinde dergâh-ı İlahiyeye takdime cesaret geldi. Birden bir perde daha inkişaf etti: Yani İstanbul’un bütün mescidleri ittisal peyda etti. O şehir, o Bayezid Câmii hükmüne geçti. Birden, onların dualarına ve tasdiklerine manen bir nevi mazhariyet hissettim. Onda dahi; rûy-i zemin mescidinde, Kâ’be-i Mükerreme etrafında dairevî saflar içinde kendimi gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ dedim. Benim bu kadar şefaatçilerim var; benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar. Madem hayalen bu perde açıldı; Kâ’be-i Mükerreme mihrab hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek o safları işhad edip, tahiyyatta getirdiğim, اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ olan imanın tercümanını mübarek Hacer-ül Esved’e tevdi’ edip emanet bırakıyorum.” (Mektubat, 393).

“Mü’minler ibadetlerinde, dualarında birbirine dayanarak cemaatle kıldıkları namaz ve sair ibadetlerinde büyük bir sır vardır ki; her bir ferd, kendi ibadetinden kazandığı miktardan pek fazla bir sevab cemaatten kazanıyor. Ve her bir ferd ötekilere duacı olur, şefaatçi olur, tezkiyeci olur, bilhâssa Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma… Ve keza her bir ferd arkadaşlarının saadetinden zevk alır ve Hallak-ı kâinata ubudiyet etmeye ve saadet-i ebediyeye namzed olur.” (Mesnevi-i Nuriye, 239)

Emir Külâl Hazretleri gibi bir zatin hatırasına, konuyu anlamadan dil uzatanlara söylenecek tek söz vardır: “Her üren köpeğe bir taş atacak olursanız, yer yüzünde taş kalmaz.” Burada belli bir şahsı kasdetmiyorum.

Erzurum Müftülerinden Yunus Kaya Hocamız şunu anlatmıştı. Bir gün Oltu’dan Erzurum’a bir köylü grubu gelir. Mevsim güzdür ve soğuktur. Alış-verişlerini yapıp dönüş yoluna girince akşamın karanlığı çöker. Önlerinde geçilmesi gereken bir çay vardır. Karar verirler. Çayın suyuna bakacaklar; soğuksa yakınlarındaki köyde gece misafir kalacaklar; yoksa çayı geçip gidecekler. Normalde bir gencin bakması gereken bu işe, en yaşlıları olan bir ihtiyar koşarak gider ve asasını nehre batırır ve bağırır: “Çok soğukmuş, geçemeyiz” der. İşte maneviyatta behresi olmayanların manevi meselelerdeki sözleri sopayı suya batırıp soğuk olduğunu söyleyen ihtiyar gibidir.           

Prof.Dr.Ahmed Akgündüz

Sende yorum yazabilirsin