Şirk’e sponsor olmak

2013 Mart’ında Son Devir’de yayınlanan bu yazı, Allah’ın mülkünü onun yaratıklarına peşkeş çeken kökü dışarıda bir firmanın bizim tarafımızdan desteklenmesini konu alıyordu. Uzun süre tepkilere karşı direnen firma, her ne kadar daha sonra tepkilere boyun eğmek zorunda kaldıysa da, bizim bu tür rezaletlere sponsorluğumuz çeşitli şekillerde devam edip duruyor. ABD ve dolar vesilesiyle yine gündeme gelmiş bulunan “boykot” düşüncesi, aşağıdaki notlarımızı bir kere daha bize hatırlattı.

Aşağıdaki ifadeler hiçbirimize yabancı gelmeyecek; bu, en muhafazakârları da dahil olmak üzere, marketlerimizin neredeyse tamamının raflarında itinayla dizilmiş yüzlerce meyve suyu kutusu üzerinde okuyabileceğimiz bir metinden başkası değildir:

“Bu üründeki meyve suyu, cömert meyve ağaçlarının, o ağaçlara kucak açan toprağın, su veren yağmurun ve onlara yaşam veren güneşin sayesinde üretildi. Doğa, ona hak ettiği saygıyı göstermenin, emek harcamanın ve onu sabırla beklemenin karşılığını bize birbirinden güzel, birbirinden olgun, birbirinden tatlı meyvelerini sunarak verdi. Cappy’nin lezzetinin kaynağı olan doğaya sonsuz teşekkürlerimizle.”

Dikkatle inceleyenler, bunun rasgele yazılmış bir metin olmadığını görmekte zorlanmayacaklardır. Bir meyvenin yaratılışında rol oynayan İlâhî fiiller burada tek tek sayılmış ve her biri Allah’ın yarattıklarından birisine yakıştırılmıştır. Buna göre, türlü renkler ve tatlarla bezenip kokulara bürünmüş şekilde bize sunulan meyvelerde kendisini apaçık gösteren cömertlik meyve ağaçlarının özelliğidir; suyu veren yağmur, hayatı veren güneş, bütün bu meyveleri bize bağışlayan ise doğadır! Kur’ân’ın başından sonuna kadar lânetleyip durduğu en büyük ve affedilmez zulüm olan şirk eğer buna denmiyorsa, dünyada şirk denen bir hadise vuku bulmamış demektir.

Üstelik bu metin, gördüğü onca tepkiye rağmen, yıllardır Müslüman halka satılan meyve suyu kutularının üzerinde aynen yer almaya devam ediyor. Bu durum ise, mâhut ürünü böyle bir metin eşliğinde satışa sunanlarda milyonda bir ihtimalle bulunabilecek bir “kasıtsızlık” şıkkını bütünüyle devre dışı bırakıyor. Fakat konunun asıl can alıcı, daha doğrusu can acıtıcı noktası bundan ibaret değildir.

“Herkes seciyesine göre hareket eder” (İsrâ, 17:84) kaidesine göre, bu milletin inançlarıyla problemi olanlar, tabiatlarının gereğini yapacaklardır. İnsanlara yedirip içirdikleri zıkkımın geliriyle İslâm ülkelerinde mâsum halkın üzerine bomba yağdıranlar bizim ülkemizde uslu uslu oturacak değiller ya; bizim bombardımandan nasibimiz de inançlarımızın üzerine yağıyor. Fakat bizi asıl düşündürmesi gereken şey, tabiatının gereğini yapmayanlarındurumudur:

Okuyup durduğu kitap, üzerine Allah’tan başkasının adı anılan şeylerin yenmesini açıkça yasaklamışken (Mâide, 5:3; En’âm, 6:121), kendisine “doğa” adına sunulmuş birşeyi para verip satın almak ve gövdeye indirmek, bir Müslüman için domuz eti yiyip şarap içmekten ehven bir iş midir?

Daha da ötesi, dünyanın gelip geçici menfaati uğruna bu uğursuz malları alıp satmak hangi Müslüman vicdanına sığar?

***

Bir mü’minin gözünde imana ait en küçük bir mesele, dünya ve içindeki herşeyden daha fazla ciddîye alınması gereken bir meseledir—yahut öyle olması gerekir. Çünkü bütün dünya bir araya gelse, imanda ortaya çıkan bir ârızayı tamir edemez. Ve insan bunun fiyatını ebedî bir âlemde büyük pişmanlıklar içinde öder.

Fakat dünya hayatının cazibesi, bizim gözümüzde imana ait meseleleri listenin sonlarına bile değil, dışına atmış bulunuyor. Öyle olmasaydı, imanımızı tam cepheden hedef alan bir saldırıyı, ağzımızın bir dakikalık en cüz’î bir keyfi uğruna hoş görmezdik, göremezdik.

Konu siyasete gelip dayanınca mangalda kül bırakmayan tüccarlarımızın bu cephede sergiledikleri tutum ise, umursamazlığın çok ötesindedir. İlâhî nimetleri doğa’nın adını anarak bize sunan ürünler, dindar bildiğimiz insanların marketlerinde gelip bizi buluyor. Bu dostlarımıza “Sizi yerden ve gökten rızıklandıran kim?” diye soracak olsanız, hiç şüphesiz “Allah” diye cevap verirler. Fakat marketleri onları doğrulamıyor. Raflarından belli markalar eksildiği takdirde rızıklarının noksanlaşacağı korkusu, onları sözlerinin arkasında durmaktan alıkoyuyor. Sözler ve fiiller çatıştığında siz hangisine itibar edersiniz? Ya Mahkeme-i Kübrâda hangisine itibar olunur?

***

Rızık verenin Allah olduğuna inanmanın bir gereği de, bu dünyadaki nimetlerin hiçbiri üzerinde bizim peşin olarak bir hakkımızın bulunmadığını bilmektir. O izin vermedikçe biz ne bir hayvanı kesebiliriz, ne bir elmayı dalından koparabiliriz. Besmelenin anlamı zaten budur; “Ben bunu ancak Allah’ın verdiği izinle alıyorum” demektir.

Bir de bunun tersini düşünün: Allah’ın nimetini ağacın, toprağın, yağmurun, güneşin adıyla almak ve doğaya şükürler sunmak neyi ifade eder ve insanı kimlere arkadaş yapar?

Meselenin vahameti hakkında şüphe duyanlar ve bu konuda tartışmaya istekli olanlar varsa, böyle birşeye teşebbüs etmeden önce şu âyeti okumaları ve özellikle son iki cümleye dikkat etmeleri hararetle tavsiye olunur:

“Üzerine Allah’ın adı anılmayan şeylerden yemeyin; çünkü bu Allah’a itaatten çıkmak olur. Şeytanlar ise, dostlarına, sizinle tartışmalarını telkin ederler. Onlara itaat ederseniz siz de müşrik olursunuz.” (En’âm, 6:121.)

ÜMİT ŞİMŞEK

1 tane yorum yapılmış

  1. metin dedi ki:

    Ağaçların cömert, güneşin hayat sahibi ve doğanın (tabiatın) yaratıcı özelliğe sahip olduğu söyleniyor.
    Ağaç bizi tanimaz, güneş hidrojen ve oksijenden bir ibarettir. Kendisinde hayat yoktur ki versin. Bu vasiflar sonsuz kudret ilim ve ikram sahibi “Allah’a” aittir.

    “Tabiat ilahi bir sanattır sani (usta, yaratıcı) olamaz.”

Sende yorum yazabilirsin