Tecelliyle Çalışmak

“Şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden Esma-i Hüsnanın herbir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmî olmağa çalış.”  Sözler

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “nasıl esmada bir ism-i âzam var, o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır” buyurarak insanın bütün isimlere âyine olduğunu beyan eder.

İnsan, yaratılmış ve kendisine belli bir şekil verilmiş; bu yönüyle yıldızlarla, dağlarla, sahralarla arkadaş.

Hayat nimetine kavuşmuş; bu cephesiyle cansız varlıklardan ayrılmış…

Ve insan, akıl sahibi, kalp ve vicdan sahibi bir mahlûk olarak varlık sahasında boy göstermiş. İşte, insanı arza halife kılan da onun bu cephesidir. Cansız varlıklarda, bitki ve hayvan âlemlerinde tecelli etmeyen nice isimler insanın kalp âleminde, gönül dünyasında, çekirdekler hâlinde tecelli etmekte. İnsana düşen vazife, o çekirdekleri geliştirmek ve birer ağaç hâline getirmek.

“Bir şey mutlak zikredilince kemâline sarfolunur” yâni “ona kâmil mânâda mazhar olan fert anlaşılır” kaidesince, insan denilince de Resûlûllah Efendimiz(a.s.m.) hatıra gelir. Bütün isimlere en ileri mertebede ayna olan ancak O zâttır (a.s.m.). Diğer peygamberler ve bütün evliya ve asfiya ancak belli isimlere kemâliyle mazhar olmuşlardır; bu kemal noktası da Allah Resûlündeki (a.s.m.) tecellinin çok gerilerinde kalır.

İnsan, Allah Resûlüne (a.s.m.) her yönüyle benzemeye çalıştığı takdirde “mazhar-ı câmî” olma yolunda demektir.Bu yüksek gayeye hangi sahalarda, ne kadar erişebilse kârdır.

Bahsimize konu olan hikmetli cümlede önemli bir kelime geçiyor: Çalış!

Bir arı sadece bal yapmayı bilir, örümcek de ağ örmeyi. Balı da, ağı da yaratan Allah’dır. Onlar bu İlâhî sanatın icrasında birer sebep olarak vazife almışlar ve bu sayede kendileri de bir değer kazanmışlardır. Ama onların artık çalışarak yeni bir sanat icra etme imkânları yoktur ki, ayrı bir kemâle ersin, ayrı bir güzelliğe kavuşsunlar. Ama insan öyle değil. Kitap ve sünnetin her bir emrine uymakla, ayrı bir sahada derinleşme ve zenginleşme imkânına sahip. İşte Üstadın vecizesinde geçen “çalış” ifadesi böyle bir gayretin içine girme emri, yahut tavsiyesidir.

İnsanın bir mahlûk olarak gerek bedeninde, gerek ruhunda tecelli eden esma ile kazandığı kemâlin ötesinde bir kemal ve cemal sahası daha var. İşte bu saha onun iradesine bırakılmış. Çalışırsa bu tecellilerden nasiplenir, çalışmazsa mahrum kalır.

İnsanoğlu fen ve teknik sahasında gösterdiği takdire şayan gayretleriyle, bu kâinat kitabının gizli mânâlarını arayıp bulmuş, ondaki ince sırları keşfetmiş ve böylece kendisine daha rahat, daha aydınlık, daha müreffeh bir dünya hayatı hazırlamıştır. İşte bu gayretin bir benzerini de ruh âleminin, kalp dünyasının inkişafı için sarfetse aklı daha kâmil, kalbi daha ulvî, ruhu daha zengin olacaktır.

Bütün güzellikler esma-i hüsnanın tecellileriyle meydana geldiğine göre, insan bu yeni dünyasında daha fazla isme, daha ileri mânâda mazhar olmuş demektir. İşte Kur’an’ın her bir hükmü ve sünnet-i Nebeviyenin her bir esası, insan için ayrı bir terakki ve ayrı bir güzellik vesilesidir. İnsan onlara uymakla o fiillerle ilgili isimlerden feyiz alabilir.

Birkaç misal vermeye çalışalım:

İnsan ilimle dokunmuştur.Her azası, her hücresi İlâhî ilimden haber verirler. İnsan bu yönüyle, Cenâb-ı Hakk’ın “Âlim” ismine bir mazhar, bir âyine olur. Bir de insanın çalışarak ilim tahsil etmesi var ki, onu diğer insanlardan üstün kılan da bu cihetidir. Ancak, bu ilmin Kur’an ve sünnet dairesinde, yâni Allah ve Resûlünün rızasına uygun biçimde kullanılması şarttır.

Mühendislik bilgisini ve maharetini meyhane yapmakta kullanan bir insanın bu ilmi, onun ancak azabını arttırır, çöküşünü hızlandırır. Ama, bu ilmini müsbet sahada kullanırsa, Cenâb-ı Hakk’ın “Âlim” ve “Mukaddir” isimlerinden feyiz alır ve nice hayırlı işler başarır, cennetine nice köşkler ilave eder.

İlmini ve san’atını insan sağlığının hizmetine sunan ve kalbi merhamet ve şefkatle dolu olan bir doktor, “Şâfî” isminin tecellisine mazhar olur ve bu isimden ayrı bir feyiz alır.

İnsan, Kur’an’ın emirlerine uyma ve İlâhî yasaklardan kaçınmada göstereceği hassasiyet nisbetinde “Rahîm” isminden feyiz alır. Başkalarının imanını kurtarmaya çalıştığı ölçüde bu feyiz ziyadeleşir.

Allah’ın Kuddüs ismini hatırlayan bir mü’min, kâinatın baştan başa bu ismin tecellileriyle pırıl pırıl ve tertemiz olduğunu tefekkür etmekle bu isimden feyiz alır. Bu feyiz ile kendi iç âlemini de temiz tutmaya çalışır. Kusurdan mukaddes olan Rabbinin huzuruna günahsız olarak çıkmaya gayret eder. Ruhundaki kirlere, elbisesindeki lekelerden çok daha fazla önem verir.

Bir mü’min, Allah’ın Gaffar ismine mazhar olabilmek için günahlarına samimiyetle tövbe eder; Rabbine karşı mahçup  ve mahzun bir ruh hâletine girer. İşte bu hâl bir feyizdir. Bir de insanın kendisine karşı işlenen hataları affetmesi, müsamaha ile karşılaması var ki, bunu başarabildiği ölçüde Gaffar isminden aldığı feyiz de artar.

İnsan, kendisine ulaşan İlâhî nimetler için Rabbine şükretmekle Rahman ve Rezzak isimlerinden feyiz alır. Fakir ve muhtaç insanlara merhamet ettiği ve onların yardımına koştuğu nisbette bu feyiz ziyadeleşir.

Bir mü’min, Allah’ın azamet ve kibriyasını gösteren levhaları seyir ve tefekkür etmekle Azîm, Kebîr, Kadîr gibi celâlî isimlerinden feyiz alır. Bu feyiz ile kendi aczini, noksanını, fakrını daha çok hisseder.

“Çalışmak âdetim, tevekkül hâlimdir” hadis-i şerifine ittiba ederek, elinden gelen gayreti gösterdikten sonra Allah’a tevekkül eden ve kadere razı olan bir insan “Kâfî” isminin tecellisiyle ruhunda bir genişlik, bir rahatlık ve ulviyet kazanır.

Bir başka açıdan:

Cenâb-ı Hakk’ın en çok yâd ettiğimiz güzel isimlerinden birisi Rab ismidir. Rab; yâni her şeyi kademe kademe, safha safha terbiye ederek bir kemal noktasına eriştiren.

Güneş bir terbiyeden geçerek bu hâli aldığı gibi, ay da, dünya da, dünyadaki her nev’i varlık da ayrı terbiyelerden geçmişlerdir. Böylece kâinatta Rab isminin, tabiri câiz ise, şubeleri denilebilecek çok isimler tecelli etmiştir. Rabbü’l-âlemin, Rabbü’s-semâvat, Rabbü’l-arz,Rabbü’n-nâs, Rabbü’l-cennet, Rabbü’n-nâr gibi…

Bunları şunun için söyledim.Namaz kılmak, oruç tutmak, sadaka vermek gibi, her bir İlâhî emirde de Rab isminin ayrı bir tecellisi vardır. Bunların her biriyle insanın kalp ve ruh âlemi ayrı bir       terbiyeden geçer ve ayrı bir kemâle erer. Bu ibadetlerin de alt şubeleri var. Bunlardaki tecelliler de birbirinden farkı olsa gerek. Sabah namazıyla öğle namazı bir bakıma aynı şeyler değildir; her ikisinde de ruhun kazandığı farklı mertebeler, aldığı değişik feyizler vardır. Duha, yâni kuşluk namazı da öyledir. Cenâb-ı Hak, duha vaktine kasem ettiğine göre, o vakitte ayrı bir tecellisi var demektir. O halde, duha namazının feyzinde de bir başkalık olacaktır.

Kısacası, bütün ibadetlerin ayrı ayrı güzellikleri ve cennette ayrı ayrı neticeleri olduğu düşünüldüğünde şu hakikat ortaya çıkar:

Uyulan her İlâhî emir ve kaçınılan her İlâhî yasak insan için ayrı bir terakki vesilesidir. Her şey gibi bu terakkiler de İlâhî fiillerin icrasıyla meydana gelir. Ve insan o fiilin kaynağı olan isimden yahut isimlerden böylece feyzini alır.

Meseleye bu açıdan baktığımızda, Allah Resûlünün (a.s.m.) bütün esmaya en ileri derecede mazhariyetini şöyle de anlayabiliriz. O Rehber-i Ekmel (a.s.m.), Kur’an’ın emrettiği bütün ibadetleri en mükemmel mânâda yapmış, bütün yasaklardan hassasiyetle sakınmış, bütün güzel huyları mümkün olan en ileri seviyesiyle iç âlemine mâl etmiş ve kötü huyların hiçbirisi O’nun o pâk ruhunun semtine uğrayamamıştır.

“Şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkâmları”na uyduğumuz nisbette, Allah Resûlünde (a.s.m.) tecelli eden isimlerden, kabiliyetimize göre, biz de istifade edecek ve feyizleneceğiz.

Prof. Dr. Alaaddin Başar

Sende yorum yazabilirsin