Uzayda canlı var mı?

Mülk süresinde Allah (cc) Kur-an’ı Keriminde “…dünya semasını kandillerle süsledik ..”buyuruyor. Allah (cc) hikmetsiz iş yapmaz, yarattığı her şeyde bir fayda, bir mana, bir gaye vardır ve her şey tam yerinde olması gereken zamanda olması gerektiği gibidir. Havanın içindeki azot, oksijen, karbondioksit gibi maddelerin miktarı, doğan yavrunun annesinin memelerindeki sütünün zamanı, dünyanın ve diğer gezegenlerin büyüklüğünün ölçüsü ve birbirleri arasındaki mesafe, aslanın pençesi, yılanın zehri, arının balı, balığın yüzgeci, kuşun kanadı daha niceleri tam yerinde ne eksik ne fazla, bu bize Allah(cc) abes iş yapmaz, yarattığı sineklerin adedi bile bir hikmete binaen dedirtiyor.

Allah’ın hikmetsiz iş yapmayacağını bilen Müslüman şöyle düşünüyor;
Zeminde, yeryüzünde, dünyamızda bu kadar işler görülüyorsa ki, kâinattaki yeri sahildeki bir kum tanesi kadar bile yer tutmayan dünyamızda böylesi harika, akılların idrakinden aciz kaldığı işler oluyorsa, diğer gezegenlerde, yaşadığımız arzımızda milyonlarca kat büyük yıldızlarda, semavatta, uzayda oralara münasip uygun sakinler oralarda ikamet edenler vardır. Dini litaratürde bunlar “ecnas-ı muhtelife”(değişik cinsler) melek ve ruhaniyet gibi isimlendiriliyor.

Açıkça ifade etmek gerekirse Âdem (as)’dan dan bu yana dünyaya gönderilmiş insanların sayısına bakınca doğanlar, ölenler, hayvanlar, nebatat hepsini birden düşününce, o muhteşem yıldızlardaki Sakinler de Allah’ın yarattıklarını, kâinat kitabını seyrediyorlar. Hatta oradaki Sakinler de kendine göre rızıklandırılıyor, zinetlendiriliyor, terbiye ediliyor, ömür veriliyor, verilen vazifeleri ifa ediyorlar.
Had ve hesaba gelmeyecek kadar sanatlı yapılan şeyler birilerinin bakması için yapılır, bu kadar gıda birilerinin yemesi için sunulur, bu kadar nizam intizam birilerinin istifadesi için yaratılılır.
Bazı rivayetlere göre yıldızlar, gezegenler, hatta her bir yağmur damlası bazı meleklerin binekleridir Allah’ın izniyle binerler ve âlemi seyrederler.

Hadisi şerifte” tuyurun hudrun”diye tabir edilen yeşil kuşlar cennetliklerin ruhlarını taşımaktalar, sinekler dahi bazı ruhların tayyareleridir. Üstad Bediüzzaman” Onlar, bunların içine emr-i Hak ile girerler, âlem-i cismâniyâtı seyran edip o cesetlerdeki hasselerin pencereleriyle cismânî mucizât-ı fıtratı temâşâ ederler.”Buyuruyor.

Katı topraktan, bulanık sudan hoş güzel düşünen varlıklar yaradan Allah, uzayda da denizde de hatta güneşte bile nurdan, sudan, ateşten varlıklar yaratabilir ve yaratmıştır. Ayrıca yeryüzüyle gökyüzü arasında bir bağ bir irtibat var bir alaka var, yeryüzüne lazım olan ısı, ışık, yağmur hep gökyüzünden gelmekte, bütün dinler, vahiyler Allah’ın emir ve yasakları, peygamberimiz(sav)’e ve bütün peygamberlere gelenler Cebrail (as) vasıtasıyla semadan getirilmekte, hatta yeryüzüne inen her bir yağmur damlasını bir melek indirmekte.

Doğru bir sezgide şöyle dedirtiyor; Semadan yeryüzüne iniliyorsa yeryüzünden de semaya çıkılabilir. En azından aklımız, hayalimiz, nazarlarımız semaya çıkıyor. Bediüzzaman Hazretleri” Ağırlıklarını bırakan ervâh-ı enbiya ve evliya(peygamberlerin ve velilerin ruhları) veya cesetlerini çıkaran ervâh-ı emvat(ölülerin ruhları), izn-i İlâhî ile oraya giderler. “Diyerek bu fikre kuvvet vermektedir.

Yine bilinmelidir ki semada bulunan sakinler yeryüzündekiler gibi değildir, onlar Allah’ın emrine itaat ederler ve emre uyarlar, birbirleriyle itişip kakışmaz münakaşa etmez ve tartışmazlar böyle olmalarına sebep makamlarının sabit olmasıdır. Oysa dünyada, yeryüzünde iyilerle kötüler birbirlerine karışmış oldukları ve makamları sabit olmadıkları için münakaşa kaçınılmaz olmaktadır, ayrılıklar ızdıraplar meydana gelmektedir.

İmtihana tutulan beşer ve kullar bu sayede ala-i illiyine çıkar veya esfeli safiline düşer Hazreti Ebu Bekir(ra) ile Ebu Cehil’i ayıran bu imtihandır. Arzımızın kâinatta yaratılan gezegenlere nispeten küçük olması değersiz olduğu anlamına gelmez, bir ağaç düşünün gövdesi ve dalının yanında meyvesi küçük kalır ama o meyve o ağaçtan da daha büyüktür, hatta içinde binlerce meyve ve ağaç var desek yanılmış olmayız.

İnsanda ağacın meyvesi hükmündedir, bütün kâinat onun emrine verilmiştir, ikamet yeri küçük olabilir ama değer noktasında çok ehemmiyetli ve büyüktür.
Allahın sanatının en iyi sergilendiği yer, Allahın esmasının en iyi göründüğü yer, nebatatın ve hayvanatın çok olması, birçok şeyin yaratıldığı yer olması, ahiretin tarlası olması, her an her şeyin değişmesi ve terbiye edilmesi, Dünyamızı diğerlerine nazaran kâinatın kalbi mesabesine getirmiştir.

Bediüzzaman Hazretleri ;
“ Cenâb-ı Hak onu san’atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlûkat âlemlerine ölçek ve mazi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş” “semâvâta karşı muvazene et. Göreceksin ki, arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz.”. “ Daimî bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük denilebilir.” Buyurmuştur.

Tarih sayfalarında sıkça şahit olduğumuz gibi Bedir’de, Uhud’da yakın tarihimizde Çanakkale’de, Allah(cc) küffara karşı yapılan muharebelerde melekler ordusunu İslam ordusuna yardıma göndermiştir. Gözle görülmeyen mikroskobik bir hayvanın çok keskin duyguları var. Öyle keskin ve hassas duygular ki, arkadaşının sesini işitir, rızkını görür. Şu hayvanın bu hali gösterir ki, maddenin küçülüp incelmesi nisbetinde hayatın belirtileri, alametleri ve eserleri artıyor. Ruhun nuru şiddetleniyor. Sanki madde inceldikçe, bizim maddi âlemimizden uzaklaştıkça, ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi ruhun harareti, hayatın nuru daha da şiddetli kendini gösteriyor.

”Hiç mümkün müdür ki, madde perdesinde bu kadar hayat ve ruh ve şuurun belirtisi ve sızıntısı bulunsun da, madde perdesinin altında olan batın âlemi, melekût âlemi, ruhlar âlemi, ruh ve şuur sahibi varlıklarla, yani melaike ve ruhanilerle dolu olmasın?

Meşşaiyyun ekolünün felsefecileri, melaikenin manasını inkâr etmeyerek, “Her bir varlık türünün, içinde cismani yapısından farklı ruhani bir hakikat vardır.” demişlerdir. Gerçek o ki madde, yarılmaya, erimeye, yırtılmaya, bozulmaya, dağılmaya her an hazır bir ‘kabuk’, bir ‘köpük’, bir ‘suret’tir.” Balık, suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi o nurani sakinler bulunurlar. Uzaklık sebebiyle veya gözümüzün kabiliyetsizliği sebebiyle veya gizlenmelerinden dolayı onların gözükmemeleri, hiç bir vakit olmamalarına delil olamaz.

İnsanlık tarihinde meleklerden tek bir ferdin bile görülmesi, onların umumen varlığını ispat eder bir delildir. Bütün din mensupları, Âdem Aleyhisselam’dan şimdiye kadar, melaikelerin varlığında ittifak etmişler. 

Allah (cc) Kur-an’ı Keriminde;
“Arş’ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar (melekler) Rablerini hamd ederek tespih ederler….”Buyurmuştur.

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliğini ispat eden bütün deliller aynı zamanda meleklerin varlığını da ispat etmektedir.
Bütün bunlar bize Dünyada bulunanların dışında diğer gezegenlerde ve uzayda oralara mahsus varlıkların yaşadığını söylemektedir.

Çetin KILIÇ
Kaynaklar;
Kur-an’ı Kerim Meali
Hadisi Şerif Külliyatı
Risale-i Nur Külliyatı(15.söz den istifade edilmiştir.)
Sorularla İslamiyet

1 tane yorum yapılmış

  1. Ediz SÖZÜER dedi ki:

    Konuya merakı olanlara, daha önce ele alınmayan farklı bir yaklaşımla meselenin çözümlendiği “Kâinatta Yalnız Mıyız? (Bir ‘Yirmi Dokuzuncu Söz’ İzahı)” isimli kitap çalışmamızı ve özellikle aynı isimli giriş yazısını okumanızı tavsiye etmek istiyoruz. https://risaleinuregitimprogrami.com/2015/10/24/kainatta-yalniz-miyiz-bir-yirmi-dokuzuncu-soz-izahi/

Sende yorum yazabilirsin